bugün
- rafael leao24
- deniz göktaş5
- günün sözü20
- kendisine şiir yazılan kadın olmak ister miydiniz4
- sadece güzelliğe bakan erkek3
- sarapci koala69
- erkeklerin istediği tek şey17
- biraderlerin vurduyor olması12
- türkiye13
- akepe3
- üşümeyi özlemek4
- hiç erkeğe şiir yazan kadın olmaması2
- gram altın5
- gerçekliğin zihinle genişleyerek yaratılması9
- en son ne zaman namaz kıldın13
- erkeğin kalbine giden yol egosundan geçer3
- karı kıza para yedirir misiniz3
- galatasaray'ın çok ballı kura çekmesi22
- tanrı ile röportajlar3
- 28 ağustos 2026 türkiye polonya voleybol maçı4
- sarapci diye nick alan akpli17
- kütahya2
- sözlüğün en sevilen yazarı38
- biraderizm felsefesi3
- şarapçı koala ile viski içmek5
- uşak2
- karşı partiye oy veren arkadaşınıza küser misiniz13
- uyumanın muhteşem bir şey olması2
- fener balı15
- yeni tasarıma tek tıkla eskiye göt vererek geçmek9
- bir dinciyle tartışmak2
- iş yerinde sözlükte takılmak14
- burdur2
- arkadaşlar size küstüm2
- usualsuspect'e ayak atıp kaçmak6
- erecto birader nasıl gözüküyor2
- anderson talisca7
- biraderine de sana da yeter artık2
- manifest11
- gece yarısı çerokilerin tarihini okumak2
- hayden panettiere2
- biraderioz2
- 27 ağustos 2026 ferencvaros trabzonspor maçı8
- dayak yiyen kadının şikayetçi olmaması11
- sosyalizm her ülkede farklı tecelli eder6
- fenerbahçe vs galatasaray26
- game of thrones taki kel komplocu dayı2
- ayarını bozduğun kantar gün gelir seni tartar2
- yavşak koala5
- 26 ağustos 2026 olympique lyon fenerbahçe maçı50
Dün, bizim gazetenin magazin sayfasında Neslihan Yargıcı'nın bir açıklaması vardı. Zamanında Fransa'da yaşayan modacı, Türkiye'ye dönmesinin sebebini açıklamış yıllar sonra. Bana kalırsa magazin servisi bu haberi mizah gibi yazmış ama aslında son derece ilginç, haberin diline inat ciddiye alınması gereken bir açıklama.
''Fransa'da yeni çalışmalar yapıyordum. Ülke kaos içindeydi. Ama rahmetli Turgut Özal'ı çok tatlı buldum demiş Neslihan Yargıcı, ''Başbakan çıkmış elinde kalem bir şeyler anlatıyordu, çok hoşuma gitmişti. Ben de Türkiye'ye dönme zamanımın geldiğine inandım. Madem Türkiye bir yerlere geliyor, ben de bunun içinde olayım istedim.''
Habere bir de Özal'ın şortlu fotoğrafı iliştirilmiş ki, işte bunun simgesel değeri gerçekten büyük. O kare değişim Türkiye'sinin de özeti gibi... Kendi ülkenizden bezmiş, uzak kalmış, buranın kapalılığından sıtkınız sıyrılmış bir şekilde gönülllü sürgündeyseniz bir ülkenin liderinin şortla askeri birlik denetlediğini görmek Türkiye'yle ilgili algılarınızı da yeniden değerlendirmenize sebep olur...
Ancak sadece simgesel değişimler de yaşamadı Özal Türkiye'si. Mehmet Barlas'ın Soner Yalçın-Mehmet Ali Birand imzalı The Özal kitabına anlattıklarından dinleyelim:
''Renkli televizyon yoktu, yasaktı. (...) 1984'ten önce otomatik telefon yoktu. Şehirlerarası aramak isterseniz santrala yazdırırdınız, beklerdiniz bir saat-iki saat. (...) Özal'dan önce Türkiye'de karayolu kavramı yoktu. (...) Özal'dan önce bir dolar bulundurmak yasaktı. Özal'dan önce sigara, içki, bunların hepsi suç maddesiydi. (...) Yabanccı araba ithal etmek, imkansız derecede zordu. (...) Özal'dan önce bir Türk şirketinin dışarıdan borç alması mümkün değildi. (...) Özal, Avrupa insan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kabul ettiği için şu anda Türk yargıçları haksız karar verdikleri zaman Strasbourg'daki insan Hakları Mahkemesi'nde yargılanıyor.''
Bugün elinde kalemle televizyonda konuşan kimse yok. Şort da siyasi hayatımızdan çoktan çıktı. Şimdi devlet erkanının eşi tesettür defilelerinde türbanlarıyla boy gösteriyor. Artık içki yasak değil mesela, ama yüzde 200-300'e varan vergilerle almak herkesin harcı değil...
Türkiye elimizin altından kayıyor...
Bırakın yurtdışından buraya bakıp Bir şeyler değişiyor, parçası olmalıyım diye vatanına dönecekleri, içinde yaşayanlar bile derin bir umutsuzluğun pençesinde. Peki bugün Türkiye heyecan vermiyorsa, acaba bu ülkenin yarattığı sıkıntılarla boğuşmanın çözümü acaba gerçekten kaçmak mı?
Aslında kaçmak bu topraklarda yeni bir fikir yeni değil... Ta 1898'de bir grup aydın, Osmanlı’nın dünyadaki değişimlere adapte olamamasından bıkkın ve umutsuzdu. Kendilerine bir kurtuluş yolu arıyorlardı...
O dönem Servet-i Fünun dergisinde yazan Tevfik Fikret, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Hüseyin Kazım Kadri ve Dr. Esat'ın ortak özelliği Padişah'a muhalif olmalarıydı.
Soner Yalçın, 3 Haziran 2007'de Hürriyet'teki sayfasında beş aydının alıp başını gitme özlemini anlatıyor:
'Bir misafirlik günü... Mehmet Rauf elinde tuttuğu bir broşürle geldi. Bu broşür, konaktaki sohbetlerin seyrini değiştirecekti... Broşür ingilizce'ydi. Mehmet Rauf hem okuyor hem de Türkçe'ye çeviriyordu: Londra'da bir dernek varmış, Yeni Zelanda adalarına göçmen götürüyormuş. Göçmenlere yüzlerce dönüm parasız toprak veriliyormuş...
Önce Yeni Zelanda'nın nerede olduğunu konuştular. Ardından broşürün de yardımıyla, bu adanın iklimini, toprakların verimliliğini vs. öğrendiler. Ve: Tevfik Fikret, hep birlikte Yeni Zelanda’ya gitme teklifini ortaya attı. Heyecanlandılar.'
Sosyalist bir cemaat fikri ortaya atıldı, planlar yapıldı. Yeni Zelanda projesinin en ilginç tatışmalarından biri temelli mi gidileceği, yoksa II. Abdülhamid ölene kadar mı kalınacağıydı.
Tevfik Fikret bir daha dönmeme taraftarıydı, tartışmaya son noktayı da o koymuştu: 'Hele bir gidelim, o zaman düşünürüz...'
Ancak çeşitli sebeplerden dolayı bu ütopya gerçekleşmedi...
Dün, o küçücük magazin haberini okurken Yeni Zelanda ütopyasının günümüzde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini düşündüm. Malum, bugünkü Türkiye doğduğumuz, büyüdüğümüz, yaşadığımız ve hayal ettiğimiz bir ülke değil artık. Sığmakta güçlük çektiğimiz, istenmediğimiz de ortada...
Peki temelli mi, bir süreliğine mi?
oray eğin
''Fransa'da yeni çalışmalar yapıyordum. Ülke kaos içindeydi. Ama rahmetli Turgut Özal'ı çok tatlı buldum demiş Neslihan Yargıcı, ''Başbakan çıkmış elinde kalem bir şeyler anlatıyordu, çok hoşuma gitmişti. Ben de Türkiye'ye dönme zamanımın geldiğine inandım. Madem Türkiye bir yerlere geliyor, ben de bunun içinde olayım istedim.''
Habere bir de Özal'ın şortlu fotoğrafı iliştirilmiş ki, işte bunun simgesel değeri gerçekten büyük. O kare değişim Türkiye'sinin de özeti gibi... Kendi ülkenizden bezmiş, uzak kalmış, buranın kapalılığından sıtkınız sıyrılmış bir şekilde gönülllü sürgündeyseniz bir ülkenin liderinin şortla askeri birlik denetlediğini görmek Türkiye'yle ilgili algılarınızı da yeniden değerlendirmenize sebep olur...
Ancak sadece simgesel değişimler de yaşamadı Özal Türkiye'si. Mehmet Barlas'ın Soner Yalçın-Mehmet Ali Birand imzalı The Özal kitabına anlattıklarından dinleyelim:
''Renkli televizyon yoktu, yasaktı. (...) 1984'ten önce otomatik telefon yoktu. Şehirlerarası aramak isterseniz santrala yazdırırdınız, beklerdiniz bir saat-iki saat. (...) Özal'dan önce Türkiye'de karayolu kavramı yoktu. (...) Özal'dan önce bir dolar bulundurmak yasaktı. Özal'dan önce sigara, içki, bunların hepsi suç maddesiydi. (...) Yabanccı araba ithal etmek, imkansız derecede zordu. (...) Özal'dan önce bir Türk şirketinin dışarıdan borç alması mümkün değildi. (...) Özal, Avrupa insan Hakları Mahkemesi’ne bireysel başvuru hakkını kabul ettiği için şu anda Türk yargıçları haksız karar verdikleri zaman Strasbourg'daki insan Hakları Mahkemesi'nde yargılanıyor.''
Bugün elinde kalemle televizyonda konuşan kimse yok. Şort da siyasi hayatımızdan çoktan çıktı. Şimdi devlet erkanının eşi tesettür defilelerinde türbanlarıyla boy gösteriyor. Artık içki yasak değil mesela, ama yüzde 200-300'e varan vergilerle almak herkesin harcı değil...
Türkiye elimizin altından kayıyor...
Bırakın yurtdışından buraya bakıp Bir şeyler değişiyor, parçası olmalıyım diye vatanına dönecekleri, içinde yaşayanlar bile derin bir umutsuzluğun pençesinde. Peki bugün Türkiye heyecan vermiyorsa, acaba bu ülkenin yarattığı sıkıntılarla boğuşmanın çözümü acaba gerçekten kaçmak mı?
Aslında kaçmak bu topraklarda yeni bir fikir yeni değil... Ta 1898'de bir grup aydın, Osmanlı’nın dünyadaki değişimlere adapte olamamasından bıkkın ve umutsuzdu. Kendilerine bir kurtuluş yolu arıyorlardı...
O dönem Servet-i Fünun dergisinde yazan Tevfik Fikret, Mehmet Rauf, Hüseyin Cahit, Hüseyin Kazım Kadri ve Dr. Esat'ın ortak özelliği Padişah'a muhalif olmalarıydı.
Soner Yalçın, 3 Haziran 2007'de Hürriyet'teki sayfasında beş aydının alıp başını gitme özlemini anlatıyor:
'Bir misafirlik günü... Mehmet Rauf elinde tuttuğu bir broşürle geldi. Bu broşür, konaktaki sohbetlerin seyrini değiştirecekti... Broşür ingilizce'ydi. Mehmet Rauf hem okuyor hem de Türkçe'ye çeviriyordu: Londra'da bir dernek varmış, Yeni Zelanda adalarına göçmen götürüyormuş. Göçmenlere yüzlerce dönüm parasız toprak veriliyormuş...
Önce Yeni Zelanda'nın nerede olduğunu konuştular. Ardından broşürün de yardımıyla, bu adanın iklimini, toprakların verimliliğini vs. öğrendiler. Ve: Tevfik Fikret, hep birlikte Yeni Zelanda’ya gitme teklifini ortaya attı. Heyecanlandılar.'
Sosyalist bir cemaat fikri ortaya atıldı, planlar yapıldı. Yeni Zelanda projesinin en ilginç tatışmalarından biri temelli mi gidileceği, yoksa II. Abdülhamid ölene kadar mı kalınacağıydı.
Tevfik Fikret bir daha dönmeme taraftarıydı, tartışmaya son noktayı da o koymuştu: 'Hele bir gidelim, o zaman düşünürüz...'
Ancak çeşitli sebeplerden dolayı bu ütopya gerçekleşmedi...
Dün, o küçücük magazin haberini okurken Yeni Zelanda ütopyasının günümüzde gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini düşündüm. Malum, bugünkü Türkiye doğduğumuz, büyüdüğümüz, yaşadığımız ve hayal ettiğimiz bir ülke değil artık. Sığmakta güçlük çektiğimiz, istenmediğimiz de ortada...
Peki temelli mi, bir süreliğine mi?
oray eğin
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar