bugün
- en sevdiğiniz sözlük yazarı8
- ciddi ciddi voleybol maçı izleyen insan olması7
- sözlükte psikolojik delilerin olması10
- namazlarınızın yaradan için hiçbir kıymeti yok11
- 6 eylül 2026 türkiye italya voleybol maçı18
- islam'ın hak dini olması6
- uludağ sözlük benim için ancak mezarda biter5
- ikinci defa askere gitmek4
- namazın amacı6
- hoşlanılan kıza atılan mesajın sevgiliye gitmesi3
- claudian clouds20
- bu koyden olsam ne olacak ve sarı şeker12
- sözlüğün en hamarat yazarı8
- filenin sultanlarının avrupa şampiyonu olması6
- demokrasinin meşruiyet sorunu5
- friedrich hegel la bi cay icek12
- melissa vargas7
- 20342
- kendinle ilgili bir özellik bırak4
- sözlük whatsapp grupları13
- filenin sultanları5
- sözlükteki kızlara çok mu yüz vermek3
- bir viski doldurup kızların final maçını izlemek12
- türk silahlı komikleri2
- iğrenme eşiği olmayan erkek9
- aslında italyanın kazanması4
- özbek kadınlar14
- libidosu olmasa true'nun aslında iyi insan olması6
- sarapci koala49
- özbek pilavına kaşık saplamak7
- kıraathanede masaya yumruk atıp isyan etmek3
- ağlıyorum sözlük4
- sözlüğün en tembel yazarı5
- kadını kurtarmak isterken bıçaklanan'u y2
- muslettin amca6
- insanlık kıyamete yakın dönemde azgınlaşacak2
- ithal oyuncularla turnuva kazanmak3
- yaradana tüm günahlarınızı itiraf edin saklamayın4
- true sözlüğün en namuslu ve ahlaklı yazarıdır5
- 9 eylül 2026 sporting lizbon galatasaray maçı17
- çok fazla dolandırıcı var3
- robert de niro3
- serhat kılıç14
- hepiniz maçı izleyeceksiniz5
- göğüs uçlarını birbirine değdirebilen kadın11
- zeytin sevmeyen insan3
- pipinin kalkmaması3
- iblis gece gündüz sizi kınıyor ve suçluyor3
- zeytinli poğaça3
- güzel ayak mevsiminin kapanmaya başlaması2
Sonuna kadar okumanız ve bilmeniz gereken mukaddes mi mukaddes bir aşk hikayesi yazıyorum...
Yine o belalı uhud'da sonsuzluk nebisi'nin bir dişi şehid edilmişti. Bunu duyan veysel karanî elini ağzına atarak:
- acaba benim efendim cenab-ı muhammed'in hangi dişini kırdılar? Bu mu, yoksa şu mu? Diyerek ağzındaki bütün dişlerini kendi eliyle kırıp döktü... ve annesinden izin alıp tâ yemen çöllerinden medine'nin yolunu tuttu...
Bitmek tükenmek bilmeyen kum denizini tek başına aşarak cenâb-ı mustafa'ya gidiyordu... gökte güneş, yerde fokur fokur kaynayan kumlar, sivri kayaların akrep dişleri, kuytularda canavar homurtular onu yıldırmıyordu...
Veysel karanî (r.a) kâbe mumu gibi yanıyor ve bir an önce peygamber şehri medine'ye varmak istiyordu...
Nihayet veysel karanî nûr yuvası medine'ye vasıl oldu. Işte şimdi sevgilinin diyarındaydı.
Garip bir manzarası vardı veysel karanî'nin... yanından gelip geçenler, durup ona bakıyorlardı.
Göğsü, bağrı açık, çölün bütün tozu toprağı sinmiş üstüne... ayakları çıplak ve kan revan içinde... yüzü güneşin hararetiyle iyice yanmış, alnında benek benek ter...
Ve tatlı bir koku... misk gibi bir şey...
-habib-i hüda'nın kokusu tâ sokaklara taşmış!...
Bir adım daha attı, mukaddes odanın kapı eşiğinin üzerine bakmaktan hayâ etti, öylece bir zaman ayakta kaldı...
Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Kapı açıldığı an cenab-ı mustafayla göz göze gelecekti.
Kapı aralandı...
Her tarafı örtüler içinde bir kadın...
Daldığı hayal aleminden hazreti aişe'nin sesiyle uyandı:
- ey allah'ın kulu, kimsin?
- bana karanlı üveys derler!
- neydi muradın?
- allah'ın resûlünü görmeye gelmiştim!
- ya üveys! Allah'ın resûlü seferdeler!
Veysel karani'nin yüreğine sanki yüzlerce mızrak saplanmıştı.
Hazreti aişe merakla sordu:
- niçin ağlıyorsun?
- ey annelerin en azizi! Ben, annemden bu kapıya kadar izin aldım.
- iyi ya işte! bir kaç gün bekle!
- beklemeye imkânım el vermez. Annemden bu kadarcık izin alabilmiştim!...
Hazreti aişe'nin de gözleri buğulandı... gözyaşlarını göstermemek için kapının arkasına gizlenme ihtiyacı duydu. O ân veysel karanî, tekrar koynundan, kırdığı dişleriyle yaptığı tesbihi çıkarıp uzattı:
- ey mübarek annem! Bunu da allah resûlüne ver!...
Hazreti aişe (r.anha) hayretle sordu:
- nedir o, yâ üveys?
- ne olduğu allah resûlüne malûmdur!
Hazreti aişe büsbütün irkildi ve dedi:
- peki, peki, ya üveys! Selamını ve emanetini resûl-i ekrem'e ulaştıracağım...
Ve saâdethanenin kapısını kapatıp içeri girdi...
Veysel karanî gözyaşları içinde yere eğildi, peygamber evinin kutlu eşiğini öptü, yüzünü gözünü iyice oraya sürdü. Sonra kalkıp istemeye istemeye yürümeye başladı... artık gidiyordu, fakat gönlü hep oradaydı... hicran arkına düşen bu gönül, ebediyen sevgilisine kavuşamayacaktı.
Yine o belalı uhud'da sonsuzluk nebisi'nin bir dişi şehid edilmişti. Bunu duyan veysel karanî elini ağzına atarak:
- acaba benim efendim cenab-ı muhammed'in hangi dişini kırdılar? Bu mu, yoksa şu mu? Diyerek ağzındaki bütün dişlerini kendi eliyle kırıp döktü... ve annesinden izin alıp tâ yemen çöllerinden medine'nin yolunu tuttu...
Bitmek tükenmek bilmeyen kum denizini tek başına aşarak cenâb-ı mustafa'ya gidiyordu... gökte güneş, yerde fokur fokur kaynayan kumlar, sivri kayaların akrep dişleri, kuytularda canavar homurtular onu yıldırmıyordu...
Veysel karanî (r.a) kâbe mumu gibi yanıyor ve bir an önce peygamber şehri medine'ye varmak istiyordu...
Nihayet veysel karanî nûr yuvası medine'ye vasıl oldu. Işte şimdi sevgilinin diyarındaydı.
Garip bir manzarası vardı veysel karanî'nin... yanından gelip geçenler, durup ona bakıyorlardı.
Göğsü, bağrı açık, çölün bütün tozu toprağı sinmiş üstüne... ayakları çıplak ve kan revan içinde... yüzü güneşin hararetiyle iyice yanmış, alnında benek benek ter...
Ve tatlı bir koku... misk gibi bir şey...
-habib-i hüda'nın kokusu tâ sokaklara taşmış!...
Bir adım daha attı, mukaddes odanın kapı eşiğinin üzerine bakmaktan hayâ etti, öylece bir zaman ayakta kaldı...
Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Kapı açıldığı an cenab-ı mustafayla göz göze gelecekti.
Kapı aralandı...
Her tarafı örtüler içinde bir kadın...
Daldığı hayal aleminden hazreti aişe'nin sesiyle uyandı:
- ey allah'ın kulu, kimsin?
- bana karanlı üveys derler!
- neydi muradın?
- allah'ın resûlünü görmeye gelmiştim!
- ya üveys! Allah'ın resûlü seferdeler!
Veysel karani'nin yüreğine sanki yüzlerce mızrak saplanmıştı.
Hazreti aişe merakla sordu:
- niçin ağlıyorsun?
- ey annelerin en azizi! Ben, annemden bu kapıya kadar izin aldım.
- iyi ya işte! bir kaç gün bekle!
- beklemeye imkânım el vermez. Annemden bu kadarcık izin alabilmiştim!...
Hazreti aişe'nin de gözleri buğulandı... gözyaşlarını göstermemek için kapının arkasına gizlenme ihtiyacı duydu. O ân veysel karanî, tekrar koynundan, kırdığı dişleriyle yaptığı tesbihi çıkarıp uzattı:
- ey mübarek annem! Bunu da allah resûlüne ver!...
Hazreti aişe (r.anha) hayretle sordu:
- nedir o, yâ üveys?
- ne olduğu allah resûlüne malûmdur!
Hazreti aişe büsbütün irkildi ve dedi:
- peki, peki, ya üveys! Selamını ve emanetini resûl-i ekrem'e ulaştıracağım...
Ve saâdethanenin kapısını kapatıp içeri girdi...
Veysel karanî gözyaşları içinde yere eğildi, peygamber evinin kutlu eşiğini öptü, yüzünü gözünü iyice oraya sürdü. Sonra kalkıp istemeye istemeye yürümeye başladı... artık gidiyordu, fakat gönlü hep oradaydı... hicran arkına düşen bu gönül, ebediyen sevgilisine kavuşamayacaktı.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar