bugün
- 14 haziran 2026 avustralya türkiye maçı56
- milli maçı izlemeyen erkek23
- derinliğimizi anlayabilecek düzeyde kadın olmaması6
- mantı abartılmış balon bir yemektir3
- 19 haziran 2026 paraguay türkiye maçı5
- şirine hangi şirinle evlenirdi sorunsalı5
- byd türkiye fabrikasını askıya aldı7
- evlenmeyi başaramamış kadın2
- herkesin bir yerde yanlış olduğu2
- dinlerin geldiği günden beri kan dökmesi6
- vincenzo montella8
- 20 haziran 2026 türkiye paraguay maçı2
- hepinizin bana aşık olduğunu düşünüyorum2
- o kadar kadın varken neden onu beğendim sorusu4
- onu anlatsana biraz2
- ciddi ciddi maymundan geldiğine inanmak16
- avustralya7
- yunan adaları2
- yahudilerin bu kadar zengin olmasının nedeni8
- migros'ta şarap seçen yalnız ve hüzünlü kadınlar5
- bir kızı doyurmak7
- uzun zamandır aktif olmayan birinci nesil yazarlık5
- muşlettin geldi topu aldı vurdu goooooolll8
- anın görüntüsü20
- türkiye yapay zeka eylem planı2
- kadınlar neyden hoşlanır8
- fas3
- bir kadının aşkım prensim dediği erkek olmak3
- nakliyat2
- özel okulların dolup taştığı kriz ülkesi4
- uysaljakoben9
- türkiye10
- bir şeyler söyle9
- deniz şortunun içine boxer giyilir mi sorunsalı20
- avustralya 0 türkiye 75
- tanrıyı görmek için 12 yıldır oturmayan adam5
- avustralyalıların iri yarı olması5
- futbol3
- chp'nin hali ne olacak58
- kemalizm3
- en iyi antidepresan18
- 13 haziran 2026 katar isviçre maçı3
- türkiye nufusunun 3 ayda 104 530 kişi artması2
- milli takım şarkısının akp tarafından üretilmesi18
- uludagsözlük ilk yapay zeka moderasyon başarısı9
- zall yüzünden gol yememiz5
- kerkük türküleri2
- avustralya milli futbol takımı4
- türkiye'nin avustralya'ya 2 0 yenilmesi3
- nestory irankunda3
Biten bir mumun son ışığı gibi gönül alevleri sonsuza uzanan garip serüvenler yaşadım dün gece..
Geceler ki benim hiç bir arenada boynuzlarından tutup yere çökertemediğim ateş soluklu boğalarımdır.
Ne garip serüvenler yaşadım önceki gece..
Elbet Saddam bu tür serüvenleri yaşamayacak kadar kötü, ilkel, lezzetsiz ve zekasız bir zavallı liderlik ahmağıydı.
Bir küçük slayt karesi içinde hayatımı da borçlu olduğum Bülent Ecevit, hiç bir zaman adını anmadığı babası kadar kendisini de sevdiğimi bilir mi?
* * *
Başbakan olduğu günlerde herkesin yanında kendisine "Sayın başbakan" demek yerine, Bülent diyeceğimden korkmuştu..
Tablo tersine dönse, onun bana "Çetin" demesinden korkacak kadar başarılı bir vodvil aktörü olmaya, acaba tenezzül eder miydim?
Bülent'le bir daha karşılaşacağımı hiç sanmıyorum. Ama kazara karşılaşırsam inansın ki kendisine "Sayın Ecevit" diyeceğim.
Yazıyla yaşamaya kalkıp da kıvıramayınca Meclis'ten geçinmeye yumulmuş her yeteneksiz dostuma bir sadaka iltifatı sunar gibi...
* * *
"Takalar geçiyor allı yeşilli..."
Marx'dan hiç bir şey anlamış olmadığı halde solculuğu da benimseme kolaycılığına "kekah"lanmış sevgili gençlik dostum... Ona bir anlamda hayatımı borçluyum ama, biliyorum ki entellüktüel numarası yapmak, gerçekten kalemiyle geçinmekten daha zordur. En sevmediğim bir sözcüğü kullanarak kendisini "takdir" ediyorum..
* * *
Şimdi Sayın Ecevit gibi kamuflajlı bir ratelik vodvilciliğine yazının ikinci bölümünü de ayıracak değilim...
Saddam tipi bir ahmağı tuttuğundan çağrışımlandı o ilk giriş..
Saddam yine bir yığın ekmeksiz Arap tortusunu öldürtecek oralarda.
Ben aslında benim cennet papağanlarını yazacaktım.
7 yaş çocuklarının nüanssız renkler cümbüşündeki resimlerine benzeyen cennet papağanlarımı..
Şimdi her biri fasulye tanesi büyüklüğündeki yumurtaları üstünde yatıyor dişi. Kuluçka oldu. Kocası da ona hem bekçilik ediyor, hem de ağzına yem veriyor.
Kazara yavru çıkarmayı başarırsa, nerden tanıyacak yavrularını biliyor musunuz? Yavruların açılan gagaları içinden... Şayet bir yavru ağzını açabilecek gücü gösteremiyorsa ona mama vermeyecek. Doğa eleyecek o güçsüz doğmuş yavruyu.
Saddam da yakında elenecek. Her güçsüz gibi megalomanyaklığa sığındığından ötürü, Enver Paşa örneği..
* * *
Fransa'nın istanbul Başkonsolosu M. Eric Lebedel, bana yeniden beyinsel bahçelerin bir iki sözcükle fotoğraflaşmış boyutlarını gösteriverdi.
Kendisine "geleceğiniz sizin başarı tahtınız olacak" demeye benzer bir şeyler geveledim.
O da bana dedi ki:
"istanbul'da bulunmak meslek hayatımın doruğu sayılabilir"
Zerafetinde içtenlik dahi vardı.
* * *
Fransa Büyükelçilerinden bir Eric Rouleau vardı. Le Monde'un eski Ortadoğu muhabiri.. Benim de, gençliğimizde özel yaşamlarımızı dahi paylaştığımız alabildiğine "senli benli" bir dostum..
Türkiye'ye Büyükelçi olunca bana haber gönderdi, herkesin yanında bana "Eric" demesin.
Bir tanesi hariç, hiç bir davetine gitmedim. Ve ortak bir dost evinde kendisinin yeteneksiz bir Eric, ondan da beteri beceriksiz bir diplomat olmaya çalıştığını söyledim. O da benim dengesiz ve sakıncalı bir divane olduğumu yazdı gizli arşivlerine..
Sayesinde Fransız diplomasisinin kremasıyla aramız açıldı.
* * *
Tahsin Yücel'e Fransa'nın beyinsel yaratıcılığı da ödüllendirmeye dönük "Legion d'honneur" nişanı verileceği toplantıya gittim önceki akşam..
ilk kez gördüğüm Büyükelçi Daniel Leguertier bir yazılmış konuşma yaptı. Dört dörtlüktü.
Ne bir sözcük azaltabileceğin, ne bir sözcük ekleyebileceğin bir konuşmaydı.
Aklıma yine Güney Amerika'daki "Monte Avila" kitabevinin Paris temsilcisi aristokrat ve Fransız dostumun bir Fransız tanımlaması geldi, "Hem Rablais, hem Descartes'tır"lar..
Tahsim Yücel'in yaptığı konuşma da torunlarımın torunlarının da beyinsel bir şehvet öpücüğüyle öpecekleri bir konuşmaydı.
Bilemezsiniz ne kadar kıvandım, her iki üst düzey ve içtenlikli konuşmadan..
* * *
Sonra da bizim dünyalara çok yabancı bir caz lokaline gittim.
Caz tanrısaldı.
Bizim hukuk dışı anayasayla ilgisi bulunmayan bir yücelikteydi.
Benim yazı dışında tümden anlamsız olan hayatımın Türk usulü faturası geldi. 50 milyon papeldi...
Tokyo'dan Los Angeles'e hayatımın en yüklü faturasını ödedim.
Eve dönerken pratik hayatı becerememe ahmaklıklarının ufuklarında, cennet papağanlarım kadar Tanrı doluydum.
çetin aLTAN
Geceler ki benim hiç bir arenada boynuzlarından tutup yere çökertemediğim ateş soluklu boğalarımdır.
Ne garip serüvenler yaşadım önceki gece..
Elbet Saddam bu tür serüvenleri yaşamayacak kadar kötü, ilkel, lezzetsiz ve zekasız bir zavallı liderlik ahmağıydı.
Bir küçük slayt karesi içinde hayatımı da borçlu olduğum Bülent Ecevit, hiç bir zaman adını anmadığı babası kadar kendisini de sevdiğimi bilir mi?
* * *
Başbakan olduğu günlerde herkesin yanında kendisine "Sayın başbakan" demek yerine, Bülent diyeceğimden korkmuştu..
Tablo tersine dönse, onun bana "Çetin" demesinden korkacak kadar başarılı bir vodvil aktörü olmaya, acaba tenezzül eder miydim?
Bülent'le bir daha karşılaşacağımı hiç sanmıyorum. Ama kazara karşılaşırsam inansın ki kendisine "Sayın Ecevit" diyeceğim.
Yazıyla yaşamaya kalkıp da kıvıramayınca Meclis'ten geçinmeye yumulmuş her yeteneksiz dostuma bir sadaka iltifatı sunar gibi...
* * *
"Takalar geçiyor allı yeşilli..."
Marx'dan hiç bir şey anlamış olmadığı halde solculuğu da benimseme kolaycılığına "kekah"lanmış sevgili gençlik dostum... Ona bir anlamda hayatımı borçluyum ama, biliyorum ki entellüktüel numarası yapmak, gerçekten kalemiyle geçinmekten daha zordur. En sevmediğim bir sözcüğü kullanarak kendisini "takdir" ediyorum..
* * *
Şimdi Sayın Ecevit gibi kamuflajlı bir ratelik vodvilciliğine yazının ikinci bölümünü de ayıracak değilim...
Saddam tipi bir ahmağı tuttuğundan çağrışımlandı o ilk giriş..
Saddam yine bir yığın ekmeksiz Arap tortusunu öldürtecek oralarda.
Ben aslında benim cennet papağanlarını yazacaktım.
7 yaş çocuklarının nüanssız renkler cümbüşündeki resimlerine benzeyen cennet papağanlarımı..
Şimdi her biri fasulye tanesi büyüklüğündeki yumurtaları üstünde yatıyor dişi. Kuluçka oldu. Kocası da ona hem bekçilik ediyor, hem de ağzına yem veriyor.
Kazara yavru çıkarmayı başarırsa, nerden tanıyacak yavrularını biliyor musunuz? Yavruların açılan gagaları içinden... Şayet bir yavru ağzını açabilecek gücü gösteremiyorsa ona mama vermeyecek. Doğa eleyecek o güçsüz doğmuş yavruyu.
Saddam da yakında elenecek. Her güçsüz gibi megalomanyaklığa sığındığından ötürü, Enver Paşa örneği..
* * *
Fransa'nın istanbul Başkonsolosu M. Eric Lebedel, bana yeniden beyinsel bahçelerin bir iki sözcükle fotoğraflaşmış boyutlarını gösteriverdi.
Kendisine "geleceğiniz sizin başarı tahtınız olacak" demeye benzer bir şeyler geveledim.
O da bana dedi ki:
"istanbul'da bulunmak meslek hayatımın doruğu sayılabilir"
Zerafetinde içtenlik dahi vardı.
* * *
Fransa Büyükelçilerinden bir Eric Rouleau vardı. Le Monde'un eski Ortadoğu muhabiri.. Benim de, gençliğimizde özel yaşamlarımızı dahi paylaştığımız alabildiğine "senli benli" bir dostum..
Türkiye'ye Büyükelçi olunca bana haber gönderdi, herkesin yanında bana "Eric" demesin.
Bir tanesi hariç, hiç bir davetine gitmedim. Ve ortak bir dost evinde kendisinin yeteneksiz bir Eric, ondan da beteri beceriksiz bir diplomat olmaya çalıştığını söyledim. O da benim dengesiz ve sakıncalı bir divane olduğumu yazdı gizli arşivlerine..
Sayesinde Fransız diplomasisinin kremasıyla aramız açıldı.
* * *
Tahsin Yücel'e Fransa'nın beyinsel yaratıcılığı da ödüllendirmeye dönük "Legion d'honneur" nişanı verileceği toplantıya gittim önceki akşam..
ilk kez gördüğüm Büyükelçi Daniel Leguertier bir yazılmış konuşma yaptı. Dört dörtlüktü.
Ne bir sözcük azaltabileceğin, ne bir sözcük ekleyebileceğin bir konuşmaydı.
Aklıma yine Güney Amerika'daki "Monte Avila" kitabevinin Paris temsilcisi aristokrat ve Fransız dostumun bir Fransız tanımlaması geldi, "Hem Rablais, hem Descartes'tır"lar..
Tahsim Yücel'in yaptığı konuşma da torunlarımın torunlarının da beyinsel bir şehvet öpücüğüyle öpecekleri bir konuşmaydı.
Bilemezsiniz ne kadar kıvandım, her iki üst düzey ve içtenlikli konuşmadan..
* * *
Sonra da bizim dünyalara çok yabancı bir caz lokaline gittim.
Caz tanrısaldı.
Bizim hukuk dışı anayasayla ilgisi bulunmayan bir yücelikteydi.
Benim yazı dışında tümden anlamsız olan hayatımın Türk usulü faturası geldi. 50 milyon papeldi...
Tokyo'dan Los Angeles'e hayatımın en yüklü faturasını ödedim.
Eve dönerken pratik hayatı becerememe ahmaklıklarının ufuklarında, cennet papağanlarım kadar Tanrı doluydum.
çetin aLTAN
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar