bugün
- yaşam enerjisi veren şeyler4
- zorunlu eğitim18
- lokum gibi3
- 29 ağustos 2026 galatasaray göztepe maçı4
- rafael leao24
- sarapci koala69
- sabahları nefret edilen şeyler15
- karı kıza para yedirir misiniz7
- günün sözü20
- türkiye16
- ismet özel der ki3
- ateistlerin yaşama amacı25
- galatasaray'ın çok ballı kura çekmesi23
- sözlüğün en sevilen yazarı38
- erkeklerin istediği tek şey17
- yazarların kulaklığında şu an çalan şarkı6
- kendisine şiir yazılan kadın olmak ister miydiniz9
- biraderlerin vurduyor olması12
- gece araba sürerken dinlenecek şarkılar9
- sarapci diye nick alan akpli17
- iş yerinde sözlükte takılmak15
- mehmet ali alabora7
- biraderine de sana da yeter artık7
- en son ne zaman namaz kıldın13
- sikerim böyle hayatı deyip 7/24 taksicilik yapmak2
- 26 ağustos 2026 olympique lyon fenerbahçe maçı50
- ayağı şiir kokan kadın6
- fener balı15
- akp2
- karşı partiye oy veren arkadaşınıza küser misiniz13
- gece tuvalette zıplayan fil görmek5
- fenerbahçe vs galatasaray26
- biraderizm felsefesi6
- gerçekliğin zihinle genişleyerek yaratılması9
- bir dinciyle tartışmak5
- manifest11
- yeni tasarıma tek tıkla eskiye göt vererek geçmek9
- cin görmüş yazarlar4
- dayak yiyen kadının şikayetçi olmaması11
- telefon zil sesini ilahi yapan anadolu çomarı3
- teröriste sövmek artık yasak23
- deniz göktaş5
- gece şahin içinde lapsekili tayfur dinlemek4
- 27 ağustos 2026 şampiyonlar ligi kura çekimi22
- sorgulayan aklı insana kim verdi19
- kapadokya23
- öldükten sonra 2865 te dirilmek4
- game of thrones taki kerhaneci13
- gece herkes uyurken otele gelen kapüşonlu adam2
- pikap3
Uçsuz, bucaksız bir alanın içinde yüz binlerce kişiydik.
Şarkı söyleyen kadın bendim.
Normalde olmayan bir şey oluyordu sahnede. Şarkı söylerken hiçbir şey düşünmek mümkün değildir. Oysa ben hem şarkı söylüyor hem düşünüyordum. Bir meditasyon anı gibi... düşünceler ben çağırmadan geliyordu.
Olağanüstü güvenlik önlemleri, polisler, tanklar, silahlar, telsiz konuşmaları, son derece gergin ve telaşlı görevliler, korumalar, onlarca gazeteci, kameraman...
Neredeyse hepsinin yüzünde, her an tatsız bir olay çıkabileceği endişesi...
Ve bu kadar sert bir gerçekliğin ortasında rengarenk giysileriyle ruhlarından, bedenlerinden hayatiyet fışkıran; çoluk, çocuk, genç, yaşlı bir daha aklımdan çıkması mümkün olmayan insan denizi.
Ben, yirmi sekiz yıldır sivil hareketlerin dışında, her türlü siyasi görüş ve tavıra eşit mesafede durmaya çalışan Egeli Sezen, Diyarbakır’ın orta yerinde nasıl oluyor da bütün şarkıları yüz binlerle bir ağızdan söylüyorum.
Kelimeler de ben çağırmadan geliyorlar. “Bu hüzünlü dünya macerasında hala parçalanmaya direniyorsak, bunun bir tek sebebi olmalı: Ortak duygu, ortak akıl.”
O kadar düşünmeden konuşuyorum ki, zaten unutuyorum ne dediğimi. Ta ki, Müjde ile Meral hatırlatıncaya kadar. Düşle gerçek arasındaki o bulanık çizgide seyreden herkes gibi besbelli iyice karışmışım.
Havaalanındaki karşılama curcunasından net olarak aklımda kalan tek şey, kara üzüm taneleri gibi iki çift göz... onlar hiç gitmiyor gözümün önünden. Dallı, güllü bayramlık elbiseleriyle kendi boyları kadar bir çiçek buketini elime tutuşturan iki kız çocuğu.
Öyle durup bakışıyoruz bir süre. Sonra refleks olarak eğilip öptüğümü hatırlıyorum.
Kimbilir onlar bu anı ilerde nasıl hatırlarlar.
Ben kendini başkasının yerine koyma ve anlama üzerine binlerce kez kurduğum cümlelerin anlamıyla tanışıyorum. Ete kemiğe bürünmüşler karşımda duruyorlar. iliklerime kadar hissediyorum.
Hangi şarkıydı unuttum... Korumalarla göz göze geldik. içimdeki ses “burada bulunan hiç kimse bu kutlamanın zedelenmesine izin vermeyecek” dedi. Haklı çıktım. Elimi tutmak için itişip kakışan genç çocuklara uzandım sahneden. Engel olmadılar.
Derken dönüş yolundayız. Milim milim ilerliyor minibüs. Dudaklarını, ellerini cama yapıştıran çocuklara yetişmeye çalışıyorum. Hayatın normal akışı içinde ölçüsü kaçmış bir hezeyan hali gibi, neredeyse rahatsızlık verecek kadar taşkın bir durum.
Ama burası Diyarbakır...
Görünenin arkası, sahnede yediğim ayazdan daha yakıcı...
96 yılıydı. Çok acı çektiğimiz günlerden biriydi. Kardeşimle, fizik üstüne bir şeylerden söz ediyorduk. Kara delik dediğimiz, enerjilerini tükettikten sonra kendi kütlelerinin çekim gücüyle kendi üstlerine çöken ve herşeyi yutan büyük yıldızlardan.
Acı o kadar yoğun ve keskindi ki, biraz da umursamazca sordum, “hiç ümit yok yani... ”
“Var” dedi kardeşim, “olay ufku”. Bir fizik terimi... ” Sonra anlattı.”Kara deliğin, ışığın çıkmasına izin verdiği öyle bir uzaklık noktası var ki, oradan bakınca yeniden ışığı, gelmiş geçmiş bütün zamanları, yani sonsuz bütünü görebilirsin.”
ihtiyaçtan doğan bir sohbetti ve o sırada bana iyi geldi. “Ne kadar uzak olursa olsun, ümit ümittir,” diye düşündüm muhtemelen.
Ben Diyarbakır’da şunu gördüm. Oradaki bütün insanlar çok şey öğrenmişler. Olağanüstü bir iç disiplin ve siyasi bilinci hergün biraz daha geliştirerek ağırbaşlılıkla bekliyorlar.
Herkesin beklediğini...
Biraz ilgi, biraz sevgi, biraz adalet...
Ben bunları niye yazdım?
içimden öyle geldi.
işte hepsi bu
sezen 2002-diyarbakır
Şarkı söyleyen kadın bendim.
Normalde olmayan bir şey oluyordu sahnede. Şarkı söylerken hiçbir şey düşünmek mümkün değildir. Oysa ben hem şarkı söylüyor hem düşünüyordum. Bir meditasyon anı gibi... düşünceler ben çağırmadan geliyordu.
Olağanüstü güvenlik önlemleri, polisler, tanklar, silahlar, telsiz konuşmaları, son derece gergin ve telaşlı görevliler, korumalar, onlarca gazeteci, kameraman...
Neredeyse hepsinin yüzünde, her an tatsız bir olay çıkabileceği endişesi...
Ve bu kadar sert bir gerçekliğin ortasında rengarenk giysileriyle ruhlarından, bedenlerinden hayatiyet fışkıran; çoluk, çocuk, genç, yaşlı bir daha aklımdan çıkması mümkün olmayan insan denizi.
Ben, yirmi sekiz yıldır sivil hareketlerin dışında, her türlü siyasi görüş ve tavıra eşit mesafede durmaya çalışan Egeli Sezen, Diyarbakır’ın orta yerinde nasıl oluyor da bütün şarkıları yüz binlerle bir ağızdan söylüyorum.
Kelimeler de ben çağırmadan geliyorlar. “Bu hüzünlü dünya macerasında hala parçalanmaya direniyorsak, bunun bir tek sebebi olmalı: Ortak duygu, ortak akıl.”
O kadar düşünmeden konuşuyorum ki, zaten unutuyorum ne dediğimi. Ta ki, Müjde ile Meral hatırlatıncaya kadar. Düşle gerçek arasındaki o bulanık çizgide seyreden herkes gibi besbelli iyice karışmışım.
Havaalanındaki karşılama curcunasından net olarak aklımda kalan tek şey, kara üzüm taneleri gibi iki çift göz... onlar hiç gitmiyor gözümün önünden. Dallı, güllü bayramlık elbiseleriyle kendi boyları kadar bir çiçek buketini elime tutuşturan iki kız çocuğu.
Öyle durup bakışıyoruz bir süre. Sonra refleks olarak eğilip öptüğümü hatırlıyorum.
Kimbilir onlar bu anı ilerde nasıl hatırlarlar.
Ben kendini başkasının yerine koyma ve anlama üzerine binlerce kez kurduğum cümlelerin anlamıyla tanışıyorum. Ete kemiğe bürünmüşler karşımda duruyorlar. iliklerime kadar hissediyorum.
Hangi şarkıydı unuttum... Korumalarla göz göze geldik. içimdeki ses “burada bulunan hiç kimse bu kutlamanın zedelenmesine izin vermeyecek” dedi. Haklı çıktım. Elimi tutmak için itişip kakışan genç çocuklara uzandım sahneden. Engel olmadılar.
Derken dönüş yolundayız. Milim milim ilerliyor minibüs. Dudaklarını, ellerini cama yapıştıran çocuklara yetişmeye çalışıyorum. Hayatın normal akışı içinde ölçüsü kaçmış bir hezeyan hali gibi, neredeyse rahatsızlık verecek kadar taşkın bir durum.
Ama burası Diyarbakır...
Görünenin arkası, sahnede yediğim ayazdan daha yakıcı...
96 yılıydı. Çok acı çektiğimiz günlerden biriydi. Kardeşimle, fizik üstüne bir şeylerden söz ediyorduk. Kara delik dediğimiz, enerjilerini tükettikten sonra kendi kütlelerinin çekim gücüyle kendi üstlerine çöken ve herşeyi yutan büyük yıldızlardan.
Acı o kadar yoğun ve keskindi ki, biraz da umursamazca sordum, “hiç ümit yok yani... ”
“Var” dedi kardeşim, “olay ufku”. Bir fizik terimi... ” Sonra anlattı.”Kara deliğin, ışığın çıkmasına izin verdiği öyle bir uzaklık noktası var ki, oradan bakınca yeniden ışığı, gelmiş geçmiş bütün zamanları, yani sonsuz bütünü görebilirsin.”
ihtiyaçtan doğan bir sohbetti ve o sırada bana iyi geldi. “Ne kadar uzak olursa olsun, ümit ümittir,” diye düşündüm muhtemelen.
Ben Diyarbakır’da şunu gördüm. Oradaki bütün insanlar çok şey öğrenmişler. Olağanüstü bir iç disiplin ve siyasi bilinci hergün biraz daha geliştirerek ağırbaşlılıkla bekliyorlar.
Herkesin beklediğini...
Biraz ilgi, biraz sevgi, biraz adalet...
Ben bunları niye yazdım?
içimden öyle geldi.
işte hepsi bu
sezen 2002-diyarbakır
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar