bugün
- protein ağırlıklı beslenince yaşanan kabızlık11
- hırvatistan8
- şanssız bir insan olmak5
- beni özleyenler elime mum diksin14
- sümer dili5
- ılımlı islam3
- kadir mısıroğlu rum mu ermeni mi sorunsalı4
- sözlük yazarlarının çok kültürlü olması8
- beyaz keten iç çamaşırı belli ediyor13
- saç traşı olmuyorum hadi bakalım8
- yuzır ismet gurbuzi hazretleri4
- kadir mısıroğlu3
- belçika4
- iq testi4
- bey biraderler beydirler3
- almanya11
- 2026 ağustos ayı nasıl geçecek3
- yunanistan29
- diyetteyken kitap okumak2
- gavurlarla kadın erkek karışık hamama gitmek5
- arkadaşlar naber ya4
- arkadaşlar yeni ağırlıklarım nasıl3
- ayak bileğine dövme yaptıran erkek2
- inşaat gürültüsü4
- slip mayo giyen erkek4
- türk ateisti7
- en köylü özelliğiniz4
- volvo v702
- her gördüğünü jandarmaya ihbar eden köylü3
- yanık akrep dumanı çekmek5
- beynin dopamin salgılamaması3
- nervio ile travertenlere gitmek4
- fransa5
- ispanya5
- la diyen kadın3
- ioçk'nın müziği4
- en son aldığınız iltifat14
- erkeklerden hoşlanan erkek3
- portekiz5
- zorunlu eğitim7
- yeni gelin adayının çıldırtan talepleri2
- ali vefa7
- sidretü l münteha4
- arkadaşlar bu ne kitabı yahu2
- sözlük çok bozdu3
- çomar müzikleri3
- hurafe dolu islam vs kur an islam ı10
- bik bik'in mutfağına konuk olmak27
- sevişirken video çekmek10
- tiroidli hanım3
Bundan yaklaşık bir sene önce yazdığım ve ancak şimdi buraya eklemeyi akıl edebildiğim bir yazımı paylaşmak istiyorum. Bu okulda okumaya devam etmekle beraber yazıdaki duygularımı hala taşıyorum.
"Bu okul kadar eski hocaların varlığı ayakta tutuyordu burayı. Sanki biri ölse, yapının bir kirişi yıkılmışçasına sarsılacaktı. Okul varlık mücadelesinin en önemli ispatıydı, yüzlere vurulan. Varlığının nedenini kendinden alıyordu. Mesela; Andezit taşları vardı, çıkılmayan kütüphaneleri, fişlenme korkusuyla girilmeyen çardağı ve "aman ha kavga çıkar, arada kalırsın " korkusuyla arka kantini vardı okulun. Sıhhıye köprüsünden bakarken okula Cumhuriyet'in en büyük ve en gerçek şahiti olarak karşımıza çıkıyordu. Anıtkabir'e manzarası, atasına olan saygısının ilahi bir sonucuydu belkide.
Bir çok ayak izi vardı taşlarda, bir çok aşk acısı ve bir çok çay bardağı vardı masalarda.(Masalar ki merdivenden hep 'o' çıkacakmışçasına ona dönük. Ve bükük omuzlarımız; siyasi düşüncelerin soda şişesindeki uçuşlarından kaçarçasına ya da sloganlara tıkanan kulakların verdiği büküklük bu.)
Yürürken koridorlarca, her odanın başucunda isimler vardı. Sahiplenilmiş odalar, sahiplenilmiş rütbeler. Gelip geçici olduğunu unutma pahasına sıkı sıkıya sarılmış yüzlerce kafa vardı, yüzlerce bıyık ve yüzlerce topuklu ayakkabı.
Ve sorular vardı tabi; bu okul kadar eski, çayı kadar acı ve aşkı kadar bilindik sorular.
Sınav haftası yaklaştığında; yüzüne bakılmayan fotokopiciyle göz teması senfonisi, ne oldukları bir türlü bilinmeyen ve açıp okuma isteği de getirmeyen kitapları olan kütüphanesindeki masaların doluluğu vardı. Ders çalışmak yerine telefonla uğraşan, internette gezinen ya da uyuklayan öğrencisi olduğunuda göz ardı etmemek gerek elbet. Bir çok şeyi vardı, varolmasına ama tuhaf bir sevimliliği vardı. Kimsenin tam olarak bilemediği bu sevimliliği herkes hissediyordu. Kavgasıyla hissediyordu, sınıfta kalmasıyla, sevdiği kızı karşıdaki bankta görmesiyle ve ona açılıp konuşamamasıyla hissediyordu. Buna bir ad vermek gerek diye düşünmüştür bir çoğu belki de; ama sonra vazgeçilmiştir tıpkı şu an benim yaptığım gibi, isim verilse her şeyi kapsayamayacaktı çünkü. Dışarıda kalacaktı elbet biri ve onun eksikliği hissedilecekti o isimde. Akşama doğru çıkılan dersten sonra yapılan çay-sigara resitali, kütüphanede bangır bangır telefonla konuşan görevli, yemekhanede çıkan kavgalar, öğrenci işlerinde çalışan koca koca adamların masa tenisini bir türlü bırakamaması sonucu 'oflayıp puflayan' öğrenciler ve Farabi salonunun yanındaki Devrim Tarihi Müzesi'nde çalışan insanlar( oradakilerde biraz benzemiştir müzeye, sıkılgan, asık surat. Ve yalnız onları ancaK biz- arkeoloji okuyanlar anlar)
Neler neler gelir içimden daha da. Ama ne kadar söylesem hep eksik kalır bir yerler."
"Bu okul kadar eski hocaların varlığı ayakta tutuyordu burayı. Sanki biri ölse, yapının bir kirişi yıkılmışçasına sarsılacaktı. Okul varlık mücadelesinin en önemli ispatıydı, yüzlere vurulan. Varlığının nedenini kendinden alıyordu. Mesela; Andezit taşları vardı, çıkılmayan kütüphaneleri, fişlenme korkusuyla girilmeyen çardağı ve "aman ha kavga çıkar, arada kalırsın " korkusuyla arka kantini vardı okulun. Sıhhıye köprüsünden bakarken okula Cumhuriyet'in en büyük ve en gerçek şahiti olarak karşımıza çıkıyordu. Anıtkabir'e manzarası, atasına olan saygısının ilahi bir sonucuydu belkide.
Bir çok ayak izi vardı taşlarda, bir çok aşk acısı ve bir çok çay bardağı vardı masalarda.(Masalar ki merdivenden hep 'o' çıkacakmışçasına ona dönük. Ve bükük omuzlarımız; siyasi düşüncelerin soda şişesindeki uçuşlarından kaçarçasına ya da sloganlara tıkanan kulakların verdiği büküklük bu.)
Yürürken koridorlarca, her odanın başucunda isimler vardı. Sahiplenilmiş odalar, sahiplenilmiş rütbeler. Gelip geçici olduğunu unutma pahasına sıkı sıkıya sarılmış yüzlerce kafa vardı, yüzlerce bıyık ve yüzlerce topuklu ayakkabı.
Ve sorular vardı tabi; bu okul kadar eski, çayı kadar acı ve aşkı kadar bilindik sorular.
Sınav haftası yaklaştığında; yüzüne bakılmayan fotokopiciyle göz teması senfonisi, ne oldukları bir türlü bilinmeyen ve açıp okuma isteği de getirmeyen kitapları olan kütüphanesindeki masaların doluluğu vardı. Ders çalışmak yerine telefonla uğraşan, internette gezinen ya da uyuklayan öğrencisi olduğunuda göz ardı etmemek gerek elbet. Bir çok şeyi vardı, varolmasına ama tuhaf bir sevimliliği vardı. Kimsenin tam olarak bilemediği bu sevimliliği herkes hissediyordu. Kavgasıyla hissediyordu, sınıfta kalmasıyla, sevdiği kızı karşıdaki bankta görmesiyle ve ona açılıp konuşamamasıyla hissediyordu. Buna bir ad vermek gerek diye düşünmüştür bir çoğu belki de; ama sonra vazgeçilmiştir tıpkı şu an benim yaptığım gibi, isim verilse her şeyi kapsayamayacaktı çünkü. Dışarıda kalacaktı elbet biri ve onun eksikliği hissedilecekti o isimde. Akşama doğru çıkılan dersten sonra yapılan çay-sigara resitali, kütüphanede bangır bangır telefonla konuşan görevli, yemekhanede çıkan kavgalar, öğrenci işlerinde çalışan koca koca adamların masa tenisini bir türlü bırakamaması sonucu 'oflayıp puflayan' öğrenciler ve Farabi salonunun yanındaki Devrim Tarihi Müzesi'nde çalışan insanlar( oradakilerde biraz benzemiştir müzeye, sıkılgan, asık surat. Ve yalnız onları ancaK biz- arkeoloji okuyanlar anlar)
Neler neler gelir içimden daha da. Ama ne kadar söylesem hep eksik kalır bir yerler."
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar