bugün
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı46
- 8 haziran 2016 sözlükte yaşanan ifşa skandalı7
- queen ravenna adlı yazarın cerrah olması13
- sözlükte kim kimle sevgili24
- herkesin beni evlendirmeye çalışması5
- sözlüğün en şık erkeği10
- final destination 73
- fenerbahçe liverpool'u yensin sakso çekeceğim10
- nervio43
- judas'ın ölmesi4
- aşk9
- arkadaşlar bi bakar mısınız9
- üstteki yazar hakkındaki varsayımlarınız8
- 31 aralık 2026 uludağ sözlük yılbaşı partisi5
- yakıştırdığım çiftler serisi 115
- televizyonun bozulması2
- tır şoförleri3
- fon vurgununu yazana 18 yıl hapis istenmesi2
- mason greenwood2
- sabah akşam nervio yu konuşan sözlük9
- çilekli gofret yiyen erkek3
- kafe açma fikri4
- 1 aralık 2026 amedspor karşıyaka maçı3
- çubuk kraker2
- eski cumhurbaşkanlarını mumla aramak3
- arkadaşlar sizce ben ruh hastası mıyım6
- balık yemeye yunanistan'a giden sözlük yazarı5
- düşünceleri gerçeğe dönüştürmek3
- anın görüntüsü32
- 10 kasım 20264
- bütün gün giyilmiş sıcacık kadın botu kokusu8
- karıya şiddet7
- herkes kendi işini kurarsa kimse işsiz kalmaz15
- 12 kasım 2026 türkiye belçika maçı5
- kadınların yaptığı en büyük hata6
- jd vance'ın iran savaşı açıklaması2
- yağmurda ıslanan ayakkabı4
- 0 0 7'nin elini öpmek4
- muslettin amca14
- ibrahim çocuğunu keserken gökten brokoli inmesi3
- insan sevmemek7
- sözlük klasikleri12
- fon vurguncularının fetva alması9
- evlenmek6
- dedenize sahip çıkar mısınız9
- entel görünme adına yatakta kitap okuyan zübük4
- acıbadem taksim hastanesi3
- 14 şubat 2027 sözlük kızları istanbul zirvesi2
- donald trump3
- devlet bahçeli7
Bundan yaklaşık bir sene önce yazdığım ve ancak şimdi buraya eklemeyi akıl edebildiğim bir yazımı paylaşmak istiyorum. Bu okulda okumaya devam etmekle beraber yazıdaki duygularımı hala taşıyorum.
"Bu okul kadar eski hocaların varlığı ayakta tutuyordu burayı. Sanki biri ölse, yapının bir kirişi yıkılmışçasına sarsılacaktı. Okul varlık mücadelesinin en önemli ispatıydı, yüzlere vurulan. Varlığının nedenini kendinden alıyordu. Mesela; Andezit taşları vardı, çıkılmayan kütüphaneleri, fişlenme korkusuyla girilmeyen çardağı ve "aman ha kavga çıkar, arada kalırsın " korkusuyla arka kantini vardı okulun. Sıhhıye köprüsünden bakarken okula Cumhuriyet'in en büyük ve en gerçek şahiti olarak karşımıza çıkıyordu. Anıtkabir'e manzarası, atasına olan saygısının ilahi bir sonucuydu belkide.
Bir çok ayak izi vardı taşlarda, bir çok aşk acısı ve bir çok çay bardağı vardı masalarda.(Masalar ki merdivenden hep 'o' çıkacakmışçasına ona dönük. Ve bükük omuzlarımız; siyasi düşüncelerin soda şişesindeki uçuşlarından kaçarçasına ya da sloganlara tıkanan kulakların verdiği büküklük bu.)
Yürürken koridorlarca, her odanın başucunda isimler vardı. Sahiplenilmiş odalar, sahiplenilmiş rütbeler. Gelip geçici olduğunu unutma pahasına sıkı sıkıya sarılmış yüzlerce kafa vardı, yüzlerce bıyık ve yüzlerce topuklu ayakkabı.
Ve sorular vardı tabi; bu okul kadar eski, çayı kadar acı ve aşkı kadar bilindik sorular.
Sınav haftası yaklaştığında; yüzüne bakılmayan fotokopiciyle göz teması senfonisi, ne oldukları bir türlü bilinmeyen ve açıp okuma isteği de getirmeyen kitapları olan kütüphanesindeki masaların doluluğu vardı. Ders çalışmak yerine telefonla uğraşan, internette gezinen ya da uyuklayan öğrencisi olduğunuda göz ardı etmemek gerek elbet. Bir çok şeyi vardı, varolmasına ama tuhaf bir sevimliliği vardı. Kimsenin tam olarak bilemediği bu sevimliliği herkes hissediyordu. Kavgasıyla hissediyordu, sınıfta kalmasıyla, sevdiği kızı karşıdaki bankta görmesiyle ve ona açılıp konuşamamasıyla hissediyordu. Buna bir ad vermek gerek diye düşünmüştür bir çoğu belki de; ama sonra vazgeçilmiştir tıpkı şu an benim yaptığım gibi, isim verilse her şeyi kapsayamayacaktı çünkü. Dışarıda kalacaktı elbet biri ve onun eksikliği hissedilecekti o isimde. Akşama doğru çıkılan dersten sonra yapılan çay-sigara resitali, kütüphanede bangır bangır telefonla konuşan görevli, yemekhanede çıkan kavgalar, öğrenci işlerinde çalışan koca koca adamların masa tenisini bir türlü bırakamaması sonucu 'oflayıp puflayan' öğrenciler ve Farabi salonunun yanındaki Devrim Tarihi Müzesi'nde çalışan insanlar( oradakilerde biraz benzemiştir müzeye, sıkılgan, asık surat. Ve yalnız onları ancaK biz- arkeoloji okuyanlar anlar)
Neler neler gelir içimden daha da. Ama ne kadar söylesem hep eksik kalır bir yerler."
"Bu okul kadar eski hocaların varlığı ayakta tutuyordu burayı. Sanki biri ölse, yapının bir kirişi yıkılmışçasına sarsılacaktı. Okul varlık mücadelesinin en önemli ispatıydı, yüzlere vurulan. Varlığının nedenini kendinden alıyordu. Mesela; Andezit taşları vardı, çıkılmayan kütüphaneleri, fişlenme korkusuyla girilmeyen çardağı ve "aman ha kavga çıkar, arada kalırsın " korkusuyla arka kantini vardı okulun. Sıhhıye köprüsünden bakarken okula Cumhuriyet'in en büyük ve en gerçek şahiti olarak karşımıza çıkıyordu. Anıtkabir'e manzarası, atasına olan saygısının ilahi bir sonucuydu belkide.
Bir çok ayak izi vardı taşlarda, bir çok aşk acısı ve bir çok çay bardağı vardı masalarda.(Masalar ki merdivenden hep 'o' çıkacakmışçasına ona dönük. Ve bükük omuzlarımız; siyasi düşüncelerin soda şişesindeki uçuşlarından kaçarçasına ya da sloganlara tıkanan kulakların verdiği büküklük bu.)
Yürürken koridorlarca, her odanın başucunda isimler vardı. Sahiplenilmiş odalar, sahiplenilmiş rütbeler. Gelip geçici olduğunu unutma pahasına sıkı sıkıya sarılmış yüzlerce kafa vardı, yüzlerce bıyık ve yüzlerce topuklu ayakkabı.
Ve sorular vardı tabi; bu okul kadar eski, çayı kadar acı ve aşkı kadar bilindik sorular.
Sınav haftası yaklaştığında; yüzüne bakılmayan fotokopiciyle göz teması senfonisi, ne oldukları bir türlü bilinmeyen ve açıp okuma isteği de getirmeyen kitapları olan kütüphanesindeki masaların doluluğu vardı. Ders çalışmak yerine telefonla uğraşan, internette gezinen ya da uyuklayan öğrencisi olduğunuda göz ardı etmemek gerek elbet. Bir çok şeyi vardı, varolmasına ama tuhaf bir sevimliliği vardı. Kimsenin tam olarak bilemediği bu sevimliliği herkes hissediyordu. Kavgasıyla hissediyordu, sınıfta kalmasıyla, sevdiği kızı karşıdaki bankta görmesiyle ve ona açılıp konuşamamasıyla hissediyordu. Buna bir ad vermek gerek diye düşünmüştür bir çoğu belki de; ama sonra vazgeçilmiştir tıpkı şu an benim yaptığım gibi, isim verilse her şeyi kapsayamayacaktı çünkü. Dışarıda kalacaktı elbet biri ve onun eksikliği hissedilecekti o isimde. Akşama doğru çıkılan dersten sonra yapılan çay-sigara resitali, kütüphanede bangır bangır telefonla konuşan görevli, yemekhanede çıkan kavgalar, öğrenci işlerinde çalışan koca koca adamların masa tenisini bir türlü bırakamaması sonucu 'oflayıp puflayan' öğrenciler ve Farabi salonunun yanındaki Devrim Tarihi Müzesi'nde çalışan insanlar( oradakilerde biraz benzemiştir müzeye, sıkılgan, asık surat. Ve yalnız onları ancaK biz- arkeoloji okuyanlar anlar)
Neler neler gelir içimden daha da. Ama ne kadar söylesem hep eksik kalır bir yerler."
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar