bugün
- sözlük kızlarının kekleri14
- sözlük kızları dertleşiyor3
- meyhanede masayı yumruklayıp hancı hancı demek9
- dantelli sütyen takan erkek3
- ölümden korkuyor musunuz17
- kız sesi duymak için müşteri hizmetlerini aramak7
- bara giden erkeğin asıl amacı12
- artı oy alamama krizine girmek3
- ghost rider5
- seninleyken kendim olabiliyorum6
- illüminati ve grup sex ayinleri3
- masada aniden ayağa kalkıp şiir okuyan erkek15
- yesene beni diyen kız5
- sabahları sevilen şeyler10
- matrix te yaşadığımız gerçeği8
- sözlük yazarları istanbul'un fethine katilsalardi3
- yanlış karaya çıkan recep ivedik2
- akçe2
- benim babamın siki kutu kola gibidir5
- sözlükte ne değişti6
- zalbert ramstein8
- yahudi düşmanlığı4
- ben basit bir insanım5
- 19 eylül 2026 trabzonspor galatasaray maçı5
- intihar düşüncesi6
- sudekiray2
- uludağ itiraf18
- cumartesi kahvaltısı5
- amerikan küfürleri3
- cumartesi günü sözlükte takılan asosyaller4
- flört etmeyen liberter öğretmen4
- sözlüğe resim yüklenememesi3
- aşk6
- yazarların kulaklığında şu an çalan şarkı14
- arkadaşlar ben yine kilo aldım ya17
- palamut4
- queen feristah15
- keki haddinden fazla kabaran kadın2
- evliliği zorlaştırmak3
- vombatların kakasının küp şeklinde olması2
- tulumba tatlısı6
- mazotun yarım litresi 50 tl25
- hava su ateş toprak3
- bir bela geliyor28
- fusya semsiyeli yabanci20
- gocu39
- anneanne3
- hafızayı sildirmek7
- insan olmaya ceyrek kala11
- ayı dövmenin aslında zor olmaması10
Bundan yaklaşık bir sene önce yazdığım ve ancak şimdi buraya eklemeyi akıl edebildiğim bir yazımı paylaşmak istiyorum. Bu okulda okumaya devam etmekle beraber yazıdaki duygularımı hala taşıyorum.
"Bu okul kadar eski hocaların varlığı ayakta tutuyordu burayı. Sanki biri ölse, yapının bir kirişi yıkılmışçasına sarsılacaktı. Okul varlık mücadelesinin en önemli ispatıydı, yüzlere vurulan. Varlığının nedenini kendinden alıyordu. Mesela; Andezit taşları vardı, çıkılmayan kütüphaneleri, fişlenme korkusuyla girilmeyen çardağı ve "aman ha kavga çıkar, arada kalırsın " korkusuyla arka kantini vardı okulun. Sıhhıye köprüsünden bakarken okula Cumhuriyet'in en büyük ve en gerçek şahiti olarak karşımıza çıkıyordu. Anıtkabir'e manzarası, atasına olan saygısının ilahi bir sonucuydu belkide.
Bir çok ayak izi vardı taşlarda, bir çok aşk acısı ve bir çok çay bardağı vardı masalarda.(Masalar ki merdivenden hep 'o' çıkacakmışçasına ona dönük. Ve bükük omuzlarımız; siyasi düşüncelerin soda şişesindeki uçuşlarından kaçarçasına ya da sloganlara tıkanan kulakların verdiği büküklük bu.)
Yürürken koridorlarca, her odanın başucunda isimler vardı. Sahiplenilmiş odalar, sahiplenilmiş rütbeler. Gelip geçici olduğunu unutma pahasına sıkı sıkıya sarılmış yüzlerce kafa vardı, yüzlerce bıyık ve yüzlerce topuklu ayakkabı.
Ve sorular vardı tabi; bu okul kadar eski, çayı kadar acı ve aşkı kadar bilindik sorular.
Sınav haftası yaklaştığında; yüzüne bakılmayan fotokopiciyle göz teması senfonisi, ne oldukları bir türlü bilinmeyen ve açıp okuma isteği de getirmeyen kitapları olan kütüphanesindeki masaların doluluğu vardı. Ders çalışmak yerine telefonla uğraşan, internette gezinen ya da uyuklayan öğrencisi olduğunuda göz ardı etmemek gerek elbet. Bir çok şeyi vardı, varolmasına ama tuhaf bir sevimliliği vardı. Kimsenin tam olarak bilemediği bu sevimliliği herkes hissediyordu. Kavgasıyla hissediyordu, sınıfta kalmasıyla, sevdiği kızı karşıdaki bankta görmesiyle ve ona açılıp konuşamamasıyla hissediyordu. Buna bir ad vermek gerek diye düşünmüştür bir çoğu belki de; ama sonra vazgeçilmiştir tıpkı şu an benim yaptığım gibi, isim verilse her şeyi kapsayamayacaktı çünkü. Dışarıda kalacaktı elbet biri ve onun eksikliği hissedilecekti o isimde. Akşama doğru çıkılan dersten sonra yapılan çay-sigara resitali, kütüphanede bangır bangır telefonla konuşan görevli, yemekhanede çıkan kavgalar, öğrenci işlerinde çalışan koca koca adamların masa tenisini bir türlü bırakamaması sonucu 'oflayıp puflayan' öğrenciler ve Farabi salonunun yanındaki Devrim Tarihi Müzesi'nde çalışan insanlar( oradakilerde biraz benzemiştir müzeye, sıkılgan, asık surat. Ve yalnız onları ancaK biz- arkeoloji okuyanlar anlar)
Neler neler gelir içimden daha da. Ama ne kadar söylesem hep eksik kalır bir yerler."
"Bu okul kadar eski hocaların varlığı ayakta tutuyordu burayı. Sanki biri ölse, yapının bir kirişi yıkılmışçasına sarsılacaktı. Okul varlık mücadelesinin en önemli ispatıydı, yüzlere vurulan. Varlığının nedenini kendinden alıyordu. Mesela; Andezit taşları vardı, çıkılmayan kütüphaneleri, fişlenme korkusuyla girilmeyen çardağı ve "aman ha kavga çıkar, arada kalırsın " korkusuyla arka kantini vardı okulun. Sıhhıye köprüsünden bakarken okula Cumhuriyet'in en büyük ve en gerçek şahiti olarak karşımıza çıkıyordu. Anıtkabir'e manzarası, atasına olan saygısının ilahi bir sonucuydu belkide.
Bir çok ayak izi vardı taşlarda, bir çok aşk acısı ve bir çok çay bardağı vardı masalarda.(Masalar ki merdivenden hep 'o' çıkacakmışçasına ona dönük. Ve bükük omuzlarımız; siyasi düşüncelerin soda şişesindeki uçuşlarından kaçarçasına ya da sloganlara tıkanan kulakların verdiği büküklük bu.)
Yürürken koridorlarca, her odanın başucunda isimler vardı. Sahiplenilmiş odalar, sahiplenilmiş rütbeler. Gelip geçici olduğunu unutma pahasına sıkı sıkıya sarılmış yüzlerce kafa vardı, yüzlerce bıyık ve yüzlerce topuklu ayakkabı.
Ve sorular vardı tabi; bu okul kadar eski, çayı kadar acı ve aşkı kadar bilindik sorular.
Sınav haftası yaklaştığında; yüzüne bakılmayan fotokopiciyle göz teması senfonisi, ne oldukları bir türlü bilinmeyen ve açıp okuma isteği de getirmeyen kitapları olan kütüphanesindeki masaların doluluğu vardı. Ders çalışmak yerine telefonla uğraşan, internette gezinen ya da uyuklayan öğrencisi olduğunuda göz ardı etmemek gerek elbet. Bir çok şeyi vardı, varolmasına ama tuhaf bir sevimliliği vardı. Kimsenin tam olarak bilemediği bu sevimliliği herkes hissediyordu. Kavgasıyla hissediyordu, sınıfta kalmasıyla, sevdiği kızı karşıdaki bankta görmesiyle ve ona açılıp konuşamamasıyla hissediyordu. Buna bir ad vermek gerek diye düşünmüştür bir çoğu belki de; ama sonra vazgeçilmiştir tıpkı şu an benim yaptığım gibi, isim verilse her şeyi kapsayamayacaktı çünkü. Dışarıda kalacaktı elbet biri ve onun eksikliği hissedilecekti o isimde. Akşama doğru çıkılan dersten sonra yapılan çay-sigara resitali, kütüphanede bangır bangır telefonla konuşan görevli, yemekhanede çıkan kavgalar, öğrenci işlerinde çalışan koca koca adamların masa tenisini bir türlü bırakamaması sonucu 'oflayıp puflayan' öğrenciler ve Farabi salonunun yanındaki Devrim Tarihi Müzesi'nde çalışan insanlar( oradakilerde biraz benzemiştir müzeye, sıkılgan, asık surat. Ve yalnız onları ancaK biz- arkeoloji okuyanlar anlar)
Neler neler gelir içimden daha da. Ama ne kadar söylesem hep eksik kalır bir yerler."
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar