bugün
- yazarların 80 lerde nasıl göründüğü12
- yalnızlık edebiyatı13
- bir kızla dalga geçmek5
- gizli hesap6
- tai lung42
- kin tutmayı beceremeyen insan9
- herkesin tavsiye verdiği insan4
- en sevmediğin insan tipleri7
- 6 eylül 2026 türkiye italya voleybol maçı18
- akrep3
- sözlüğü 2000 ve sonrası doğumluların basması2
- mavi göz7
- ciddi ciddi voleybol maçı izleyen insan olması9
- en sevdiğiniz sözlük yazarı9
- sözlükte psikolojik delilerin olması10
- namazlarınızın yaradan için hiçbir kıymeti yok11
- bu koyden olsam ne olacak ve sarı şeker12
- claudian clouds22
- gece vardiyası yazarlar4
- askerliğin gençler için faydalı olması5
- mudanya da ido deniz otobüsünün iskeleye çarpması2
- ikinci defa askere gitmek5
- bir viski doldurup kızların final maçını izlemek12
- kahverengi gözlü olmak4
- özbek kadınlar14
- sözlüğün en hamarat yazarı8
- islam'ın hak dini olması6
- sözlük whatsapp grupları13
- namazın amacı6
- friedrich hegel la bi cay icek12
- uludağ itiraf10
- eva murati3
- pazar gecesi3
- iğrenme eşiği olmayan erkek9
- yalnız ölmek4
- uludağ sözlük benim için ancak mezarda biter5
- önlenemez mhp yükselişi2
- melissa vargas7
- filenin sultanlarının avrupa şampiyonu olması6
- iyi geceler6
- 9 eylül 2026 sporting lizbon galatasaray maçı17
- 5 eylül 2026 fenerbahçe beşiktaş maçı42
- tupac amaru shakur2
- kadını kurtarmak isterken bıçaklanan'u y4
- çok zeki olmayan çok düşünmeyen güzel kız2
- sarapci koala47
- özbek pilavına kaşık saplamak7
- göğüs uçlarını birbirine değdirebilen kadın11
- kitap kapakları3
- anın görüntüsü25
öncelikle 50 harf kuralına takılan başlığımı baştan yazayım;
''daha mutlu olamamdan bir daha mutlu olamam'a kayan hayatlar''
***
ilişkimin üçüncü yılı yüzüne bakınca hurilerden bir numune olarak dünyaya gönderildiğini düşündüğüm kız arkadaşımın gözüne çarpan güneş ışığı bir tanemin gözlerini daha açık renk gösteriyor, vurgun yemekten korkmadan gözlerinin derinliklerine dalıyorum. ''gitme'' diyor bana ''gitmem ki'' diyor içimde ki çocuk, sesi heyecandan titrek çıkıyor, gülümsüyorum ve şarkıya eşlik etmeye başlıyorum...
gitme yoksa katlederim bizim yan komşuları...
sonra polise derim öldürmüş masumları...
gitme dünyam dönsün dönsün....
''herhalde bundan daha mutlu olamam'' diye düşündüğüm zamanlardı. sevgi bütün dünyamı kaplayan bir kar mutluluksa gönlümün karayollarında bolca bulunan buzdu. uçuyordum ayaklarım yerden kesilmişti...
***
doğanın canlı bir varlık olduğunu düşünürdüm küçük bir çocukken, doğa da insanlar gibi üzülür, mutlu olur, güler, ağlardı. bu sebeple insanların sadece havanın kapalı olduğu günler öldüğüne inanmıştım zira bir insanın ölmesi ve doğa ananın buna gözyaşı dökmemesi ihtimali yoktu minik kalbime göre.
dedemin vefat ettiği gün hava çocukluğumda inandığım tezi doğrular nitelikte kapalı ve yağmurluydu. mezarın başına omuzların üzerinde getirdiler tabutu, ''insanlar ömürleri boyunca kırk santim yol alıyorlar'' diye düşündüm, ''kucakta taşınarak başlayan insanoğlunun ömrü omuzlarda taşınarak son buluyordu.'' mezarın içine baktım beklediğimden derindi, bir buçuk metre kadar... içini son on dakikada hızlanan yağmur on-onbeş santim su doldurmuştu. tabutunu yere indirdiler, o ana kadar ıslanmasın diye dedemin üzerine örtülen poşeti çektiler üzerinden, kefeninden tutup mezara indirmeye başladılar. çok ıslanan kefenine ölü yüzünün sureti belirdi. koydular mezarın dibine ıslanan ölü vücudunu üstüne lah tahtalarını koyup toprak atmaya başladılar. ıslak toprağın ağır olmasına karşın on dakikada bitti insanın ömrünün bittiğini gösteren toprak atma merasimi...
okunan fatihanın ardından hızlı adımlarda kabristandan çıkarken mezarlığın kapısında ki yazı dikkatimi çekti, gözlerimi kısarak okumaya başladım ''biz de gezerdik sizin gibi siz de geleceksiniz bizim gibi'' yazıyordu...
***
gözlerini utanıp yerdeki halı motifleri üzerine mühürleyen çocuklar misali yerden gözlerini ayırmıyordu beş yıllık sevgilim, daha önce onlarca kez incelediğim dudakları aralandı ''olmuyor'' dedi ''artık devam edemeyiz'' sebebini sordum ''sebepsiz'' dedi ''bir şeyler birikti'', ''bir şeyler??'' diye üsteledim sessiz kaldı, ölüm sessizliği bu olsa gerekti. olağan ayrılıktan kötüsü uzun ilişkilerin kaderi olan sebepsiz ayrılıklardı...
''hoşçakal'' dedi ''kalamam'' dedim ''hayat bu'' dedi ''öğrettin'' dedim. daha önce yüzlerce kez geliş yolunu bekleyen gözlerim gidiş yolunu izlerken ''bütün ilişkiler ömürleri boyunca kırk santim yol alıyorlar'' diye düşündüm ''kalpte başlayan ilişkiler kafada bitiyordu.'' hızlı yürümesine karşın etrafında milyarlık vazolar varmışcasına aheste ilerliyor gibi algılıyordum, aklım işlemler ağır gelen bilgisayar misali yavaşlamıştı fakat gözyaşlarımdan üç tanesi çenemin orada bulunan bitiş çizgisine ulaşmak için birbiriyle yarışıyordu hızla, aklımın aksine...
uzanıp kanlıcanın orta yerinde bi taşa...
gözümün yaşını yüzdürdüm hisara doğru...
,....
***
gözlerimi açtığımda kapalı ve sisli bir gün olduğunu gördüm. tabutun içinde taşınmama karşın kefenim yoktu. beni taşıyan adamlardan birisi ''kaçıncı basamaktan düşmüş'' diye sordu ''elli sekiz'' dedi bir başkası. üç-dört kişiden bir uğultu yükseldi. uyandığımdan bihaber tabutun sağ ön tarafında olan adam ''uyanmasa bari'' dedi. ''uyanmıştır bence'' dedi bir başkası ''uzun sürdü taşımamız'' tabutumu omuzlarından yere indirdiklerinde mühürlenmiş misali kapalı olan ağzım açıldı ''durun'' dedim ''ben daha ölmedim ki, neden gömüyorsunuz beni??'' fakat sorum beklediğim tepkiyi alamadı, hatta hepsinin suratına sanki bu soruyu bekliyorlarmış gibi soğuk kanlı bir ifade vardı. bir tanesi sağ kolunu gögüs hizasına kaldırarak ''buraya gömülmek için ölmek gerekmez'' dedi ''yoksa girişteki yazıdan bahsetmediler mi sana???'' kafamı kolunun hizasına kaldırıp elinin işaret ettiği tarafa baktım ''biz de severdik sizin gibi siz de ayrılacaksınız bizim gibi'' yazıyordu....
çırpınmaya başladım zapt ettiler beni, bağladılar ellerimi indirdiler mezara. ilk ayaklarıma sonra karnıma en son olarak da gözlerime toprak attılar. görüntüm tamamen kararınca mezarlıktan yükselmeye başladım, yükseldim, yükseldim bir kaç saniye sonra uzaydan dünyayaya bakıyordum o anda bir mekanik bir gıcırtı sesi duydum bir-iki kere tekleyen dünya dönmeyi bıraktı, durdu ve gaipten bir ses duyuldu ''gitme dünyam dönsün dönsün....''
***
,....
yapacak hiç bir şey yok gitmek istedi gitti...
hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti...
mırıldanırken ayak tabanlarımda bir baskı, bir sertlik hissettim, artık yere basıyordum.
''ilişkiler zifiri karanlıkta çıkmaya çalıştığımız sonu olmayan merdivenler gibiydi, her ay bir basamak çıkıyor belli bir süre sonra ayağımızın yerden kesildiğini hissediyor ve ömrümüz boyunca bu şekilde devam edeceğimizi sanıyorduk. lakin bütün ilişkilerin sonunda düşündüklerinin aksine düşüyordu insanoğlu. ben her ayın dördünde bir basamak çıkmış üçüncü seneye doğru ayağımın yerden kesildiğini düşünmüştüm. aslında hakkımda vardı yükseliyordum ta ki elli sekizinci basamağa kadar, zira elli dokuzuncu basamak yoktu ayağımı boşluğa atmış ve beş sene de çıktığım yolu bir saniye de inmiştim, artık yerdeydim''
acaba o mu beni gömer ben mi onu diye tasalanırdım zamanında, aynı anda ölmek için dua eder mi lan insan??? ben ettim, o gün ''insanlar plan yapar ve tanrı güler'' sözünü zihnimin mahkemesinde tasdikledim.
***
''bir daha mutlu olamam'' diye geçirdim aklımdan, zihnim zaman saatine göre abartısız 1 senedir yürümesine karşın henüz benden 5-6 metre uzaklaşan sevgilimin ardından bakarken.
fark ettim ki; daha mutlu olamamdan bir daha mutlu olamam'a kayan bir hayatın elçisiydim...
***
kalbimin kara yolları üzerinde sevgi bir kar, mutluluk ise buzdu. ne zaman buz tutmaya yeltense gönlüm eski sevgilim tuz misali üzerime atıldı ve huzurumu çözdü....
not: söykü dergisi sayı 14 kar için yazılmış bir öyküdür.
''daha mutlu olamamdan bir daha mutlu olamam'a kayan hayatlar''
***
ilişkimin üçüncü yılı yüzüne bakınca hurilerden bir numune olarak dünyaya gönderildiğini düşündüğüm kız arkadaşımın gözüne çarpan güneş ışığı bir tanemin gözlerini daha açık renk gösteriyor, vurgun yemekten korkmadan gözlerinin derinliklerine dalıyorum. ''gitme'' diyor bana ''gitmem ki'' diyor içimde ki çocuk, sesi heyecandan titrek çıkıyor, gülümsüyorum ve şarkıya eşlik etmeye başlıyorum...
gitme yoksa katlederim bizim yan komşuları...
sonra polise derim öldürmüş masumları...
gitme dünyam dönsün dönsün....
''herhalde bundan daha mutlu olamam'' diye düşündüğüm zamanlardı. sevgi bütün dünyamı kaplayan bir kar mutluluksa gönlümün karayollarında bolca bulunan buzdu. uçuyordum ayaklarım yerden kesilmişti...
***
doğanın canlı bir varlık olduğunu düşünürdüm küçük bir çocukken, doğa da insanlar gibi üzülür, mutlu olur, güler, ağlardı. bu sebeple insanların sadece havanın kapalı olduğu günler öldüğüne inanmıştım zira bir insanın ölmesi ve doğa ananın buna gözyaşı dökmemesi ihtimali yoktu minik kalbime göre.
dedemin vefat ettiği gün hava çocukluğumda inandığım tezi doğrular nitelikte kapalı ve yağmurluydu. mezarın başına omuzların üzerinde getirdiler tabutu, ''insanlar ömürleri boyunca kırk santim yol alıyorlar'' diye düşündüm, ''kucakta taşınarak başlayan insanoğlunun ömrü omuzlarda taşınarak son buluyordu.'' mezarın içine baktım beklediğimden derindi, bir buçuk metre kadar... içini son on dakikada hızlanan yağmur on-onbeş santim su doldurmuştu. tabutunu yere indirdiler, o ana kadar ıslanmasın diye dedemin üzerine örtülen poşeti çektiler üzerinden, kefeninden tutup mezara indirmeye başladılar. çok ıslanan kefenine ölü yüzünün sureti belirdi. koydular mezarın dibine ıslanan ölü vücudunu üstüne lah tahtalarını koyup toprak atmaya başladılar. ıslak toprağın ağır olmasına karşın on dakikada bitti insanın ömrünün bittiğini gösteren toprak atma merasimi...
okunan fatihanın ardından hızlı adımlarda kabristandan çıkarken mezarlığın kapısında ki yazı dikkatimi çekti, gözlerimi kısarak okumaya başladım ''biz de gezerdik sizin gibi siz de geleceksiniz bizim gibi'' yazıyordu...
***
gözlerini utanıp yerdeki halı motifleri üzerine mühürleyen çocuklar misali yerden gözlerini ayırmıyordu beş yıllık sevgilim, daha önce onlarca kez incelediğim dudakları aralandı ''olmuyor'' dedi ''artık devam edemeyiz'' sebebini sordum ''sebepsiz'' dedi ''bir şeyler birikti'', ''bir şeyler??'' diye üsteledim sessiz kaldı, ölüm sessizliği bu olsa gerekti. olağan ayrılıktan kötüsü uzun ilişkilerin kaderi olan sebepsiz ayrılıklardı...
''hoşçakal'' dedi ''kalamam'' dedim ''hayat bu'' dedi ''öğrettin'' dedim. daha önce yüzlerce kez geliş yolunu bekleyen gözlerim gidiş yolunu izlerken ''bütün ilişkiler ömürleri boyunca kırk santim yol alıyorlar'' diye düşündüm ''kalpte başlayan ilişkiler kafada bitiyordu.'' hızlı yürümesine karşın etrafında milyarlık vazolar varmışcasına aheste ilerliyor gibi algılıyordum, aklım işlemler ağır gelen bilgisayar misali yavaşlamıştı fakat gözyaşlarımdan üç tanesi çenemin orada bulunan bitiş çizgisine ulaşmak için birbiriyle yarışıyordu hızla, aklımın aksine...
uzanıp kanlıcanın orta yerinde bi taşa...
gözümün yaşını yüzdürdüm hisara doğru...
,....
***
gözlerimi açtığımda kapalı ve sisli bir gün olduğunu gördüm. tabutun içinde taşınmama karşın kefenim yoktu. beni taşıyan adamlardan birisi ''kaçıncı basamaktan düşmüş'' diye sordu ''elli sekiz'' dedi bir başkası. üç-dört kişiden bir uğultu yükseldi. uyandığımdan bihaber tabutun sağ ön tarafında olan adam ''uyanmasa bari'' dedi. ''uyanmıştır bence'' dedi bir başkası ''uzun sürdü taşımamız'' tabutumu omuzlarından yere indirdiklerinde mühürlenmiş misali kapalı olan ağzım açıldı ''durun'' dedim ''ben daha ölmedim ki, neden gömüyorsunuz beni??'' fakat sorum beklediğim tepkiyi alamadı, hatta hepsinin suratına sanki bu soruyu bekliyorlarmış gibi soğuk kanlı bir ifade vardı. bir tanesi sağ kolunu gögüs hizasına kaldırarak ''buraya gömülmek için ölmek gerekmez'' dedi ''yoksa girişteki yazıdan bahsetmediler mi sana???'' kafamı kolunun hizasına kaldırıp elinin işaret ettiği tarafa baktım ''biz de severdik sizin gibi siz de ayrılacaksınız bizim gibi'' yazıyordu....
çırpınmaya başladım zapt ettiler beni, bağladılar ellerimi indirdiler mezara. ilk ayaklarıma sonra karnıma en son olarak da gözlerime toprak attılar. görüntüm tamamen kararınca mezarlıktan yükselmeye başladım, yükseldim, yükseldim bir kaç saniye sonra uzaydan dünyayaya bakıyordum o anda bir mekanik bir gıcırtı sesi duydum bir-iki kere tekleyen dünya dönmeyi bıraktı, durdu ve gaipten bir ses duyuldu ''gitme dünyam dönsün dönsün....''
***
,....
yapacak hiç bir şey yok gitmek istedi gitti...
hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti...
mırıldanırken ayak tabanlarımda bir baskı, bir sertlik hissettim, artık yere basıyordum.
''ilişkiler zifiri karanlıkta çıkmaya çalıştığımız sonu olmayan merdivenler gibiydi, her ay bir basamak çıkıyor belli bir süre sonra ayağımızın yerden kesildiğini hissediyor ve ömrümüz boyunca bu şekilde devam edeceğimizi sanıyorduk. lakin bütün ilişkilerin sonunda düşündüklerinin aksine düşüyordu insanoğlu. ben her ayın dördünde bir basamak çıkmış üçüncü seneye doğru ayağımın yerden kesildiğini düşünmüştüm. aslında hakkımda vardı yükseliyordum ta ki elli sekizinci basamağa kadar, zira elli dokuzuncu basamak yoktu ayağımı boşluğa atmış ve beş sene de çıktığım yolu bir saniye de inmiştim, artık yerdeydim''
acaba o mu beni gömer ben mi onu diye tasalanırdım zamanında, aynı anda ölmek için dua eder mi lan insan??? ben ettim, o gün ''insanlar plan yapar ve tanrı güler'' sözünü zihnimin mahkemesinde tasdikledim.
***
''bir daha mutlu olamam'' diye geçirdim aklımdan, zihnim zaman saatine göre abartısız 1 senedir yürümesine karşın henüz benden 5-6 metre uzaklaşan sevgilimin ardından bakarken.
fark ettim ki; daha mutlu olamamdan bir daha mutlu olamam'a kayan bir hayatın elçisiydim...
***
kalbimin kara yolları üzerinde sevgi bir kar, mutluluk ise buzdu. ne zaman buz tutmaya yeltense gönlüm eski sevgilim tuz misali üzerime atıldı ve huzurumu çözdü....
not: söykü dergisi sayı 14 kar için yazılmış bir öyküdür.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar