bugün
- clio klitorisin kısaltılmışıdır3
- chatgpt varken bir sevgiliye ihtiyaç duymak14
- anal ilişki yaparsak hemoroid olur muyuz2
- öğretmenlerin teneffüse ihtiyacı olması4
- herkes hakkını helal etsin sözlüğü bırakıyorum6
- nissan micra kullanan erkek11
- nemlendirici krem17
- sikerim böyle hayatı deyip kırklareli ne yerleşmek10
- eli üşüyen kızın elini nasıl ısıtırsın9
- hırsıza verilmeyen ceza hırsızı teşviktir2
- ab'nin birliğe almadan önce 15 yıl deneme süresi2
- nev18
- erlik4
- disco disco gezen insan8
- seküler kesimden yeni carrefoursa'ya tokat41
- erkeklerin evlenmek istememe nedenleri10
- katatespizartmasi13
- oflamak3
- türkiyenin insan haklarında dünya 143üncüsü olması17
- haklısın özür dilerim seni seviyorum diyen kadın4
- erkeğin kadından üstün olduğu gerçeği49
- askerde özlenen şeyler8
- sözlükte özel mesaj ile fotoğraf gönderememek24
- fon vurgunu56
- eskileri özlemek3
- fon skandalının akp tabanındaki yankısı12
- sadrazam torununun izmir'in üçte ikisini istemesi7
- çocukluk arkadaşlığı11
- 2006'nın 20 sene önce olması8
- sözlük erkeklerinin bicepsleri70
- günaydın arkadaşlar bugün nasılsınız11
- mokv yaşıyor mu6
- teleferik6
- istanbul'da gezilebilecek en güzel yerler9
- sözlük yazarlarının yapay zeka fotoğrafları5
- ağzı kokan arkadaş5
- bakın ne geldi6
- tabağın dibini ekmekle sıyıran kız6
- iri memeler6
- şu an ne isterdin14
- 21 ekim 2026 lille galatasaray maçı55
- from gold from dust34
- kimsenin memleket takımı tutmaması18
- sophie dee'nin memeleri4
- dincilere laf anlatmakta çalışmak19
- batı trakya müftülük atamalarına ankara tepkisi4
- 26 ekim 2026 galatasaray fenerbahçe maçı26
- babaların babası5
- birbirine benzeyen ünlüler4
- parayı gazze için katlamak istedim4
öncelikle 50 harf kuralına takılan başlığımı baştan yazayım;
''daha mutlu olamamdan bir daha mutlu olamam'a kayan hayatlar''
***
ilişkimin üçüncü yılı yüzüne bakınca hurilerden bir numune olarak dünyaya gönderildiğini düşündüğüm kız arkadaşımın gözüne çarpan güneş ışığı bir tanemin gözlerini daha açık renk gösteriyor, vurgun yemekten korkmadan gözlerinin derinliklerine dalıyorum. ''gitme'' diyor bana ''gitmem ki'' diyor içimde ki çocuk, sesi heyecandan titrek çıkıyor, gülümsüyorum ve şarkıya eşlik etmeye başlıyorum...
gitme yoksa katlederim bizim yan komşuları...
sonra polise derim öldürmüş masumları...
gitme dünyam dönsün dönsün....
''herhalde bundan daha mutlu olamam'' diye düşündüğüm zamanlardı. sevgi bütün dünyamı kaplayan bir kar mutluluksa gönlümün karayollarında bolca bulunan buzdu. uçuyordum ayaklarım yerden kesilmişti...
***
doğanın canlı bir varlık olduğunu düşünürdüm küçük bir çocukken, doğa da insanlar gibi üzülür, mutlu olur, güler, ağlardı. bu sebeple insanların sadece havanın kapalı olduğu günler öldüğüne inanmıştım zira bir insanın ölmesi ve doğa ananın buna gözyaşı dökmemesi ihtimali yoktu minik kalbime göre.
dedemin vefat ettiği gün hava çocukluğumda inandığım tezi doğrular nitelikte kapalı ve yağmurluydu. mezarın başına omuzların üzerinde getirdiler tabutu, ''insanlar ömürleri boyunca kırk santim yol alıyorlar'' diye düşündüm, ''kucakta taşınarak başlayan insanoğlunun ömrü omuzlarda taşınarak son buluyordu.'' mezarın içine baktım beklediğimden derindi, bir buçuk metre kadar... içini son on dakikada hızlanan yağmur on-onbeş santim su doldurmuştu. tabutunu yere indirdiler, o ana kadar ıslanmasın diye dedemin üzerine örtülen poşeti çektiler üzerinden, kefeninden tutup mezara indirmeye başladılar. çok ıslanan kefenine ölü yüzünün sureti belirdi. koydular mezarın dibine ıslanan ölü vücudunu üstüne lah tahtalarını koyup toprak atmaya başladılar. ıslak toprağın ağır olmasına karşın on dakikada bitti insanın ömrünün bittiğini gösteren toprak atma merasimi...
okunan fatihanın ardından hızlı adımlarda kabristandan çıkarken mezarlığın kapısında ki yazı dikkatimi çekti, gözlerimi kısarak okumaya başladım ''biz de gezerdik sizin gibi siz de geleceksiniz bizim gibi'' yazıyordu...
***
gözlerini utanıp yerdeki halı motifleri üzerine mühürleyen çocuklar misali yerden gözlerini ayırmıyordu beş yıllık sevgilim, daha önce onlarca kez incelediğim dudakları aralandı ''olmuyor'' dedi ''artık devam edemeyiz'' sebebini sordum ''sebepsiz'' dedi ''bir şeyler birikti'', ''bir şeyler??'' diye üsteledim sessiz kaldı, ölüm sessizliği bu olsa gerekti. olağan ayrılıktan kötüsü uzun ilişkilerin kaderi olan sebepsiz ayrılıklardı...
''hoşçakal'' dedi ''kalamam'' dedim ''hayat bu'' dedi ''öğrettin'' dedim. daha önce yüzlerce kez geliş yolunu bekleyen gözlerim gidiş yolunu izlerken ''bütün ilişkiler ömürleri boyunca kırk santim yol alıyorlar'' diye düşündüm ''kalpte başlayan ilişkiler kafada bitiyordu.'' hızlı yürümesine karşın etrafında milyarlık vazolar varmışcasına aheste ilerliyor gibi algılıyordum, aklım işlemler ağır gelen bilgisayar misali yavaşlamıştı fakat gözyaşlarımdan üç tanesi çenemin orada bulunan bitiş çizgisine ulaşmak için birbiriyle yarışıyordu hızla, aklımın aksine...
uzanıp kanlıcanın orta yerinde bi taşa...
gözümün yaşını yüzdürdüm hisara doğru...
,....
***
gözlerimi açtığımda kapalı ve sisli bir gün olduğunu gördüm. tabutun içinde taşınmama karşın kefenim yoktu. beni taşıyan adamlardan birisi ''kaçıncı basamaktan düşmüş'' diye sordu ''elli sekiz'' dedi bir başkası. üç-dört kişiden bir uğultu yükseldi. uyandığımdan bihaber tabutun sağ ön tarafında olan adam ''uyanmasa bari'' dedi. ''uyanmıştır bence'' dedi bir başkası ''uzun sürdü taşımamız'' tabutumu omuzlarından yere indirdiklerinde mühürlenmiş misali kapalı olan ağzım açıldı ''durun'' dedim ''ben daha ölmedim ki, neden gömüyorsunuz beni??'' fakat sorum beklediğim tepkiyi alamadı, hatta hepsinin suratına sanki bu soruyu bekliyorlarmış gibi soğuk kanlı bir ifade vardı. bir tanesi sağ kolunu gögüs hizasına kaldırarak ''buraya gömülmek için ölmek gerekmez'' dedi ''yoksa girişteki yazıdan bahsetmediler mi sana???'' kafamı kolunun hizasına kaldırıp elinin işaret ettiği tarafa baktım ''biz de severdik sizin gibi siz de ayrılacaksınız bizim gibi'' yazıyordu....
çırpınmaya başladım zapt ettiler beni, bağladılar ellerimi indirdiler mezara. ilk ayaklarıma sonra karnıma en son olarak da gözlerime toprak attılar. görüntüm tamamen kararınca mezarlıktan yükselmeye başladım, yükseldim, yükseldim bir kaç saniye sonra uzaydan dünyayaya bakıyordum o anda bir mekanik bir gıcırtı sesi duydum bir-iki kere tekleyen dünya dönmeyi bıraktı, durdu ve gaipten bir ses duyuldu ''gitme dünyam dönsün dönsün....''
***
,....
yapacak hiç bir şey yok gitmek istedi gitti...
hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti...
mırıldanırken ayak tabanlarımda bir baskı, bir sertlik hissettim, artık yere basıyordum.
''ilişkiler zifiri karanlıkta çıkmaya çalıştığımız sonu olmayan merdivenler gibiydi, her ay bir basamak çıkıyor belli bir süre sonra ayağımızın yerden kesildiğini hissediyor ve ömrümüz boyunca bu şekilde devam edeceğimizi sanıyorduk. lakin bütün ilişkilerin sonunda düşündüklerinin aksine düşüyordu insanoğlu. ben her ayın dördünde bir basamak çıkmış üçüncü seneye doğru ayağımın yerden kesildiğini düşünmüştüm. aslında hakkımda vardı yükseliyordum ta ki elli sekizinci basamağa kadar, zira elli dokuzuncu basamak yoktu ayağımı boşluğa atmış ve beş sene de çıktığım yolu bir saniye de inmiştim, artık yerdeydim''
acaba o mu beni gömer ben mi onu diye tasalanırdım zamanında, aynı anda ölmek için dua eder mi lan insan??? ben ettim, o gün ''insanlar plan yapar ve tanrı güler'' sözünü zihnimin mahkemesinde tasdikledim.
***
''bir daha mutlu olamam'' diye geçirdim aklımdan, zihnim zaman saatine göre abartısız 1 senedir yürümesine karşın henüz benden 5-6 metre uzaklaşan sevgilimin ardından bakarken.
fark ettim ki; daha mutlu olamamdan bir daha mutlu olamam'a kayan bir hayatın elçisiydim...
***
kalbimin kara yolları üzerinde sevgi bir kar, mutluluk ise buzdu. ne zaman buz tutmaya yeltense gönlüm eski sevgilim tuz misali üzerime atıldı ve huzurumu çözdü....
not: söykü dergisi sayı 14 kar için yazılmış bir öyküdür.
''daha mutlu olamamdan bir daha mutlu olamam'a kayan hayatlar''
***
ilişkimin üçüncü yılı yüzüne bakınca hurilerden bir numune olarak dünyaya gönderildiğini düşündüğüm kız arkadaşımın gözüne çarpan güneş ışığı bir tanemin gözlerini daha açık renk gösteriyor, vurgun yemekten korkmadan gözlerinin derinliklerine dalıyorum. ''gitme'' diyor bana ''gitmem ki'' diyor içimde ki çocuk, sesi heyecandan titrek çıkıyor, gülümsüyorum ve şarkıya eşlik etmeye başlıyorum...
gitme yoksa katlederim bizim yan komşuları...
sonra polise derim öldürmüş masumları...
gitme dünyam dönsün dönsün....
''herhalde bundan daha mutlu olamam'' diye düşündüğüm zamanlardı. sevgi bütün dünyamı kaplayan bir kar mutluluksa gönlümün karayollarında bolca bulunan buzdu. uçuyordum ayaklarım yerden kesilmişti...
***
doğanın canlı bir varlık olduğunu düşünürdüm küçük bir çocukken, doğa da insanlar gibi üzülür, mutlu olur, güler, ağlardı. bu sebeple insanların sadece havanın kapalı olduğu günler öldüğüne inanmıştım zira bir insanın ölmesi ve doğa ananın buna gözyaşı dökmemesi ihtimali yoktu minik kalbime göre.
dedemin vefat ettiği gün hava çocukluğumda inandığım tezi doğrular nitelikte kapalı ve yağmurluydu. mezarın başına omuzların üzerinde getirdiler tabutu, ''insanlar ömürleri boyunca kırk santim yol alıyorlar'' diye düşündüm, ''kucakta taşınarak başlayan insanoğlunun ömrü omuzlarda taşınarak son buluyordu.'' mezarın içine baktım beklediğimden derindi, bir buçuk metre kadar... içini son on dakikada hızlanan yağmur on-onbeş santim su doldurmuştu. tabutunu yere indirdiler, o ana kadar ıslanmasın diye dedemin üzerine örtülen poşeti çektiler üzerinden, kefeninden tutup mezara indirmeye başladılar. çok ıslanan kefenine ölü yüzünün sureti belirdi. koydular mezarın dibine ıslanan ölü vücudunu üstüne lah tahtalarını koyup toprak atmaya başladılar. ıslak toprağın ağır olmasına karşın on dakikada bitti insanın ömrünün bittiğini gösteren toprak atma merasimi...
okunan fatihanın ardından hızlı adımlarda kabristandan çıkarken mezarlığın kapısında ki yazı dikkatimi çekti, gözlerimi kısarak okumaya başladım ''biz de gezerdik sizin gibi siz de geleceksiniz bizim gibi'' yazıyordu...
***
gözlerini utanıp yerdeki halı motifleri üzerine mühürleyen çocuklar misali yerden gözlerini ayırmıyordu beş yıllık sevgilim, daha önce onlarca kez incelediğim dudakları aralandı ''olmuyor'' dedi ''artık devam edemeyiz'' sebebini sordum ''sebepsiz'' dedi ''bir şeyler birikti'', ''bir şeyler??'' diye üsteledim sessiz kaldı, ölüm sessizliği bu olsa gerekti. olağan ayrılıktan kötüsü uzun ilişkilerin kaderi olan sebepsiz ayrılıklardı...
''hoşçakal'' dedi ''kalamam'' dedim ''hayat bu'' dedi ''öğrettin'' dedim. daha önce yüzlerce kez geliş yolunu bekleyen gözlerim gidiş yolunu izlerken ''bütün ilişkiler ömürleri boyunca kırk santim yol alıyorlar'' diye düşündüm ''kalpte başlayan ilişkiler kafada bitiyordu.'' hızlı yürümesine karşın etrafında milyarlık vazolar varmışcasına aheste ilerliyor gibi algılıyordum, aklım işlemler ağır gelen bilgisayar misali yavaşlamıştı fakat gözyaşlarımdan üç tanesi çenemin orada bulunan bitiş çizgisine ulaşmak için birbiriyle yarışıyordu hızla, aklımın aksine...
uzanıp kanlıcanın orta yerinde bi taşa...
gözümün yaşını yüzdürdüm hisara doğru...
,....
***
gözlerimi açtığımda kapalı ve sisli bir gün olduğunu gördüm. tabutun içinde taşınmama karşın kefenim yoktu. beni taşıyan adamlardan birisi ''kaçıncı basamaktan düşmüş'' diye sordu ''elli sekiz'' dedi bir başkası. üç-dört kişiden bir uğultu yükseldi. uyandığımdan bihaber tabutun sağ ön tarafında olan adam ''uyanmasa bari'' dedi. ''uyanmıştır bence'' dedi bir başkası ''uzun sürdü taşımamız'' tabutumu omuzlarından yere indirdiklerinde mühürlenmiş misali kapalı olan ağzım açıldı ''durun'' dedim ''ben daha ölmedim ki, neden gömüyorsunuz beni??'' fakat sorum beklediğim tepkiyi alamadı, hatta hepsinin suratına sanki bu soruyu bekliyorlarmış gibi soğuk kanlı bir ifade vardı. bir tanesi sağ kolunu gögüs hizasına kaldırarak ''buraya gömülmek için ölmek gerekmez'' dedi ''yoksa girişteki yazıdan bahsetmediler mi sana???'' kafamı kolunun hizasına kaldırıp elinin işaret ettiği tarafa baktım ''biz de severdik sizin gibi siz de ayrılacaksınız bizim gibi'' yazıyordu....
çırpınmaya başladım zapt ettiler beni, bağladılar ellerimi indirdiler mezara. ilk ayaklarıma sonra karnıma en son olarak da gözlerime toprak attılar. görüntüm tamamen kararınca mezarlıktan yükselmeye başladım, yükseldim, yükseldim bir kaç saniye sonra uzaydan dünyayaya bakıyordum o anda bir mekanik bir gıcırtı sesi duydum bir-iki kere tekleyen dünya dönmeyi bıraktı, durdu ve gaipten bir ses duyuldu ''gitme dünyam dönsün dönsün....''
***
,....
yapacak hiç bir şey yok gitmek istedi gitti...
hem anlıyorum hem çok acı tek taraflı bitti...
mırıldanırken ayak tabanlarımda bir baskı, bir sertlik hissettim, artık yere basıyordum.
''ilişkiler zifiri karanlıkta çıkmaya çalıştığımız sonu olmayan merdivenler gibiydi, her ay bir basamak çıkıyor belli bir süre sonra ayağımızın yerden kesildiğini hissediyor ve ömrümüz boyunca bu şekilde devam edeceğimizi sanıyorduk. lakin bütün ilişkilerin sonunda düşündüklerinin aksine düşüyordu insanoğlu. ben her ayın dördünde bir basamak çıkmış üçüncü seneye doğru ayağımın yerden kesildiğini düşünmüştüm. aslında hakkımda vardı yükseliyordum ta ki elli sekizinci basamağa kadar, zira elli dokuzuncu basamak yoktu ayağımı boşluğa atmış ve beş sene de çıktığım yolu bir saniye de inmiştim, artık yerdeydim''
acaba o mu beni gömer ben mi onu diye tasalanırdım zamanında, aynı anda ölmek için dua eder mi lan insan??? ben ettim, o gün ''insanlar plan yapar ve tanrı güler'' sözünü zihnimin mahkemesinde tasdikledim.
***
''bir daha mutlu olamam'' diye geçirdim aklımdan, zihnim zaman saatine göre abartısız 1 senedir yürümesine karşın henüz benden 5-6 metre uzaklaşan sevgilimin ardından bakarken.
fark ettim ki; daha mutlu olamamdan bir daha mutlu olamam'a kayan bir hayatın elçisiydim...
***
kalbimin kara yolları üzerinde sevgi bir kar, mutluluk ise buzdu. ne zaman buz tutmaya yeltense gönlüm eski sevgilim tuz misali üzerime atıldı ve huzurumu çözdü....
not: söykü dergisi sayı 14 kar için yazılmış bir öyküdür.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar