bugün
- sözlüğe renk katan yazarlar hangi rengi katıyor22
- sarı poşet kudurtması14
- bik bik'in neden bu kadar tatlı olması7
- evliliği ayakta tutan güçler11
- erkeklerin bir kızda aradığı kriterler4
- manisada okul saldırısı17
- türkiye de muhalefet var mı8
- siyaset üstü yazarlar9
- truenun aslında çok beyefendi biri olması3
- sözlükte herkesin kavga edecek bir şey bulması5
- halk tv haberciliği5
- true nickli yazar11
- pkk lılar ermeni dölüdür deyince hırttıran hırt9
- kış geliyor3
- iş arayanların aslında para araması10
- atatürk'e tapmak'ya da reis tapmak2
- iş hayatında takılan maskeler2
- arkadaşlar ben uyusam ayıp olur mu6
- husiler yüzünden gemilerin 15 gün gecikmesi8
- mel mel abi dün neden bira içmeye gelmedin6
- kendinden bile sakladığın şey3
- sözlüğümde siyaset istemiyorum kampanyası8
- 22 eylül 2026 mini kış provası3
- sözlük yazarlarının kudurtan kombinleri9
- türkiye bir kedi cumhuriyetine nasıl dönüştü8
- mel mel bakan gibson'ın tatlı dili7
- hepinizi çok seviyorum lan gelin sarılıcam5
- kastamonu5
- afrikalılar gariban avrupa emperyalist yalanı14
- yapay zekaya entry yazdırmak7
- ingilizce bilmeyen birine fuck'u demek4
- berbere gidince söylenenler4
- erkeklerin artık kadınların peşinden koşmaması7
- sarı torbadan rahatsız olan kürt7
- tas kafa traşlı hırt sorunu8
- yeni partiden chp'ye geçecekler ne dir2
- sürekli birilerine cevap yetiştirmek5
- dünyanın en ölümcül terör örgütü hristiyan lra8
- asansörde susma zorunluluğu2
- umumi tuvalette telefonundan video izleyen insan3
- türkiye medeni bi ülkeyse neden hristiyan yok29
- iş çıkışı birası4
- atlet giymeyen insan6
- birini kırmadan nasıl iletişimi kesersiniz17
- habire1223
- z kuşağı7
- sözlükteki teroristler5
- otobüsten inerken şoföre teşekkür etmek2
- çorap giyerken düşmek2
- marion cotillard2
ölüler bizi geçmişten söz ederken dinleyebilseler, düştüğümüz tarih yanlışlıklarına şaşmak mı, kızmak mı gerektiğini bilemez, dünyada geçirdikleri günlerin boşa gittiğini düşünüp yaşadıklarına pişman olurlar. "o olayın içyüzü hala ortaya çıkarılamadı" diye üzülenler mi, "benim hakkım daha ne güne dek yenecek?" diye soranlar mı istersiniz, bir yanda unutulduğuna üzülenler mi? oysa, biz tarihe inanırız, belki öteki bilimlerden çok tarihe inanırız; bugün nedeni anlaşılamamış olayların ileride aydınlanacağını, gerçeklerin açık seçik olarak ortaya serileceğini, haklı ile haksızı birbirinden gelecekte tarihin ayıracağını düşünür, öyle ölürüz.
tarih, toplumsal olayların, hem de en önemlilerinin, üstün kişilerin, büyük savaşların, insan yaşamına yön veren düşüncelerin, buluşların sırasını, düzenini inceler, çözümlemesine yönelir ancak. bu yüzden de insanları, tarihe girenler-girmeyenler, girecek olanlar-girmeyecek olanlar diye ayırmak pek de yanlış sayılmaz. ama, tarihe geçmiş olan büyük adamların tümünü iyi sayamayacağımıza göre, (çünkü onda kötülerin sayısı, iyilerden daha çoktur), adı kötüye çıkmış bir büyüğün tarihten beklediği olumlu yargıyı, küçük kötülerin umudundan silmeye hakkımız olmamak gerekir. çünkü, her olay toplumsaldır, en önemsiz gördüklerimizin bile hangi önemli olaylara yol açacağını kestirmek kolay değildir. böylece bir tanrı niteliği kazanır tarih ve gelecek dediğimiz ise, bir öteki dünya mahkemesi olarak yer alır kafamızda.
işte biz hem o mahkemeye güvenen, hem de o mahkemenin içinde bulunan yaratıklarız; geçmişi yargılıyoruz, gelecekte yargılanmayı bekliyoruz. ancak insan, doğası gereği, yargılanmayı değil, yargılamayı sever.
başka bir deyişle, tarihin mahkemesinde suçlu çıkacağını düşünen hiç kimse geçmemiştir dünyadan. tarihin yargısından korkanı gören yoktur, korkutanı ise çok boldur. e... bu bolluk içinde ölüler nasıl olur da kızmaz, şaşmaz, yaşadıklarına pişman olmazlar. mahmut şevket paşa şimdi herhalde biliyordur nasıl öldürüldüğünü, "tarih bir türlü işin içyüzünü ortaya çıkaramadı, bizim dava gazete tefrikalarına düştü" diye kızmaz mı? patrona halil bile belki "kıt... kıt" boğulmaktadır; o olayın bir gericilik mi, yoksa bir halk başkaldırısı mı olduğu hala tartışılıyor.
tarihe yargıç görevi yükletilmesi, geçici toplum yasalarından başka, daha üstün, bütün zamanları kavrayan yasaların varlığını gerektirir. gerçekte de tarih, tarihe geçmiş kişileri yargılarken, o dönemin yasalarına göre yürütmez işini; bunda da yerden göğe haklıdır, kralları kendi koydukları yasalarla koğuşturmaya uğratırsak, tümü haklı çıkar; giderek onlara, kendi koydukları yasaları çiğnemek hakkı bile tanınmıştır. fakat tarihin başkaca üstün yasaları da yoktur. nesnel olmak, bu açıdan, olayların seyircisi olmaktan başka anlama gelmez, ki tarihin yaptığı da budur. ondan ahlaki yargılar beklemek ise, günün anlayışına uygun yorumlardan öteye gidemez. yorum dediğimiz de nedir ki? ikinci abdülhamit'i "müstebit, zalim" diye gösterenlerin yanında, ulu hakan diye tanımlayanların da çıktığını biliyoruz. hüseyin'i öldüren yezit üzerine gazetelerdeki yayımları gören eski bir din yazarının, "bu konuyu tazelemek doğru değildir, gelmiş geçmiş, dinsel bütünlüğümüz bozulabilir," diye yazdığını hiç unutmam. iş yoruma vurulunca, tarihin yargısı, bilinmez bir geleceğin karanlıkları içinde önemini yitirir.
ahlaki açıdan yargılayıcı yerine koymak, tarihi, dinle bir tutmaktan başka bir şey değildir. oysa, dinsel görüş ya da inanış, iyiliklerin olduğu kadar, kötülüklerin de tanrı'dan geldiğini söyler. tanrı'dan gelen iyiliklere seviniyoruz da, kötülüklere neden şükretmeyelim?
tarihin yargısına başvurmak duygusu ya da düşüncesi , inançların çatıştığı, insanların ayrıldığı, yargılayanla yargılananın doğruluk ve iyilik konusunda anlaşamadığı olaylarda, doğru olanın bir gün, er geç, anlaşılacağı kanısına dayanmaktadır. oysa, sonsuz zamanı kapsayan böyle bir doğru anlayışı, olsa olsa, insanın umutlu bir yaratık olduğunu gösterir ancak.
bizde eski bir söz vardır, haksızlığa uğrayan çaresiz kimse, haksızlık edene, "seni tanrı'ya bırakıyorum," der. bu söz yerine, "seni tarihe bırakıyorum" demek içimizi rahatlatır mı? ama karşınızdakileri sevindirir.
tarihten korkmayın!
tarih, toplumsal olayların, hem de en önemlilerinin, üstün kişilerin, büyük savaşların, insan yaşamına yön veren düşüncelerin, buluşların sırasını, düzenini inceler, çözümlemesine yönelir ancak. bu yüzden de insanları, tarihe girenler-girmeyenler, girecek olanlar-girmeyecek olanlar diye ayırmak pek de yanlış sayılmaz. ama, tarihe geçmiş olan büyük adamların tümünü iyi sayamayacağımıza göre, (çünkü onda kötülerin sayısı, iyilerden daha çoktur), adı kötüye çıkmış bir büyüğün tarihten beklediği olumlu yargıyı, küçük kötülerin umudundan silmeye hakkımız olmamak gerekir. çünkü, her olay toplumsaldır, en önemsiz gördüklerimizin bile hangi önemli olaylara yol açacağını kestirmek kolay değildir. böylece bir tanrı niteliği kazanır tarih ve gelecek dediğimiz ise, bir öteki dünya mahkemesi olarak yer alır kafamızda.
işte biz hem o mahkemeye güvenen, hem de o mahkemenin içinde bulunan yaratıklarız; geçmişi yargılıyoruz, gelecekte yargılanmayı bekliyoruz. ancak insan, doğası gereği, yargılanmayı değil, yargılamayı sever.
başka bir deyişle, tarihin mahkemesinde suçlu çıkacağını düşünen hiç kimse geçmemiştir dünyadan. tarihin yargısından korkanı gören yoktur, korkutanı ise çok boldur. e... bu bolluk içinde ölüler nasıl olur da kızmaz, şaşmaz, yaşadıklarına pişman olmazlar. mahmut şevket paşa şimdi herhalde biliyordur nasıl öldürüldüğünü, "tarih bir türlü işin içyüzünü ortaya çıkaramadı, bizim dava gazete tefrikalarına düştü" diye kızmaz mı? patrona halil bile belki "kıt... kıt" boğulmaktadır; o olayın bir gericilik mi, yoksa bir halk başkaldırısı mı olduğu hala tartışılıyor.
tarihe yargıç görevi yükletilmesi, geçici toplum yasalarından başka, daha üstün, bütün zamanları kavrayan yasaların varlığını gerektirir. gerçekte de tarih, tarihe geçmiş kişileri yargılarken, o dönemin yasalarına göre yürütmez işini; bunda da yerden göğe haklıdır, kralları kendi koydukları yasalarla koğuşturmaya uğratırsak, tümü haklı çıkar; giderek onlara, kendi koydukları yasaları çiğnemek hakkı bile tanınmıştır. fakat tarihin başkaca üstün yasaları da yoktur. nesnel olmak, bu açıdan, olayların seyircisi olmaktan başka anlama gelmez, ki tarihin yaptığı da budur. ondan ahlaki yargılar beklemek ise, günün anlayışına uygun yorumlardan öteye gidemez. yorum dediğimiz de nedir ki? ikinci abdülhamit'i "müstebit, zalim" diye gösterenlerin yanında, ulu hakan diye tanımlayanların da çıktığını biliyoruz. hüseyin'i öldüren yezit üzerine gazetelerdeki yayımları gören eski bir din yazarının, "bu konuyu tazelemek doğru değildir, gelmiş geçmiş, dinsel bütünlüğümüz bozulabilir," diye yazdığını hiç unutmam. iş yoruma vurulunca, tarihin yargısı, bilinmez bir geleceğin karanlıkları içinde önemini yitirir.
ahlaki açıdan yargılayıcı yerine koymak, tarihi, dinle bir tutmaktan başka bir şey değildir. oysa, dinsel görüş ya da inanış, iyiliklerin olduğu kadar, kötülüklerin de tanrı'dan geldiğini söyler. tanrı'dan gelen iyiliklere seviniyoruz da, kötülüklere neden şükretmeyelim?
tarihin yargısına başvurmak duygusu ya da düşüncesi , inançların çatıştığı, insanların ayrıldığı, yargılayanla yargılananın doğruluk ve iyilik konusunda anlaşamadığı olaylarda, doğru olanın bir gün, er geç, anlaşılacağı kanısına dayanmaktadır. oysa, sonsuz zamanı kapsayan böyle bir doğru anlayışı, olsa olsa, insanın umutlu bir yaratık olduğunu gösterir ancak.
bizde eski bir söz vardır, haksızlığa uğrayan çaresiz kimse, haksızlık edene, "seni tanrı'ya bırakıyorum," der. bu söz yerine, "seni tarihe bırakıyorum" demek içimizi rahatlatır mı? ama karşınızdakileri sevindirir.
tarihten korkmayın!
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar