bugün
- bir zirve yapsak kim kimin yanında oturur21
- uyuyamama nedeni5
- koklayarak öpmek17
- yiyişmeye gidilen sinemada filmin sarması12
- bir şey söyle5
- zengin akpli kızların çok daha güzel olması17
- fatma betül sayan kaya14
- kemal sunal'ın en başarısız filmleri10
- çalıyor ama çalışıyor3
- akp kazandı11
- yalnız erkek sayısının patlaması10
- özlemek2
- koklayarak insan tanımak7
- sözlükteki herkesin tarafını tutmak istemek5
- dünya52
- arkadaşlar çok acil bakar mısınız8
- öpmek istediğiniz sözlük yazarları8
- ilk buluşmaya 100 tl ile gelen erkek4
- sarılmak istediğiniz sözlük yazarları19
- ankara şarkılarında çirkinleri zorbalama merakı2
- siyahi peygamber olmaması8
- müslüman toplumlarda para adil dağılmıyor6
- sözlüğü sonsuza kadar terk ediyorum8
- dayanç3
- johnny sinsin türk olması2
- morkstar yazdı bunu12
- 30 yaş üstü yazarlar silinsin kampanyası7
- anın görüntüsü29
- sözlüğün en iyi kalpli yazarı10
- gocu32
- sözlüğün embesillerle dolu olması8
- sözlükten ilişki konusunda taktik almak2
- şuan dinlediğin şarkı8
- evrim muhafızları2
- usualsuspect'i tedavi ettirmek4
- fusya semsiyeli yabanci5
- sözlük yazarlarının ruh hali6
- hamburgerciler bu kadar eti nereden buluyor3
- çingene mahallesinde mokar diye bağırıp kaçmak4
- ermeni rum soykırımını inkar etmek14
- süper para kazanma yöntemi buldum garanti5
- tek göz odalı evde kocasıyla mutlu olan kadın7
- koklayarak öpen erkek3
- saylon2
- morkstar11
- akşam akşam canın kahveli yaş pasta çekmesi6
- kendini doktor sanan tıbbi malzemeci3
- otobüste hava atmak için açılacak kitaplar3
- s'i l v'e r m'i s t11
- gocunun elleri9
Şu yorgun gözlerimin, pazartesi bezginliği ile uyandığı istanbulda üç gündür olduğu gibi, yine yağmur yağıyordu. Pazartesi
Haftanın kalan diğer altı günü gibi tıraş olmak zorunda olduğum gün. ben tıraşlı olmayı severim, tıraş olmayı değil. Sonra, kitap almayı severim, okumayı değil. 5 Mart 2008 Pazartesi
Son altı senedeki her 5 mart gibi zamanla kavga ettiğim, gün bitene dek tırnaklarımı yeyip boyalara buladığım tarih. ben, sadece resim yapmayı severim. Ama bugün
Yağmur yağıyor, istanbulda.
Ölü şemsiyeler vardı, kaldırımlarda. bugünü fırsat bilip gizlice yalnızlıklarına ağlıyorlardı. Çoktan beri hiç bu kadar geri getirmek istememiştim zamanı. Bu, artık hiçbir şey yolunda gitmiyor demektir. Çünkü zaman bir yola sokar bizleri. Çıkmak mı? Her yol gibi mümkün değildir. Geri döndüğün yol, giderken gördüklerini hiçbir zaman sunmaz sana.
Sıraların arasında dolanarak silgilerimizi toplarken "Silme olmaz resimde. Bir zamanı, bir de çizgileri geri getiremeyiz." Demişti tüm günümün anlam ve önemi olan kadın. Ve bir yandan da dolduruyordu avcuna öz güvenlerimizi. lise yıllarımın bu uçlarında kızıl çeşnili saçları, yüksek topuklu, güzel resim öğretmeni böyle lafları gençliğinin tecrübesizliğini ve sınıftaki gürültüyü biraz olsun dindirmek için yaptığını biliyordum. Ben, diğerlerinden farklıydım. Sessizdim, sessizliği severdim. Yine de ona karşı nedenini anlayamadığım bir çekingenlik sergilerdim. Aslında biliyordum, bildiğini. Aklımdaki gürültülü hisleri duyduğunu biliyordum. Arkamdan ağır ağır topuk sesleri yükseldikçe, anlardım ki yaklaşıyor, daha korkak çizmeye başlardım.
Yüzümde, takıntılı bir gülümseme ile o günleri düşünürken atölyenin kapılarını açtım. varlığının, yürekleri tertemiz bir suyla yıkarcasına ferahlattığı, yokluğunun güzel bir masalın ölümle sonlanması kadar acı verdiği zamanlardı. Şimdiyse, ömrünü tamamlamış hayaller gibi kırılıyordu renkler. yavaş, ve kararlı. Renkler bıraktığım halde, öylece beni bekliyorlardı. Ben mi? kimseyi beklemiyorum artık. Beklenen lakin gelmeyenleri çizerek mutluluğu arıyorum sadece.
Etrafta bir göz gezdirdim. Duvardaki koca saatten başka her şey varlığının ayrımında değil gibiydi sanki. içime hapsedercesine boya kokusunu çektim derin derin Ve bir tanesini kavradım. Tik, tak Tik, tak Yalnızlığımı çizdim önce, o da bir şeyler bekliyordu. Yağmur yağıyordu. Sonra bir nehir: taşkın ve bol tuzlu kıpırdıyordu düşen damlalarla. Yanıbaşında yatan şemsiye ölülerini teselli ediyorlardı. tik taklar acımasızca kulağıma vururken ben, bütün bekleyişlerimi, özgüvenimi, cesaretimi attım avuç avuç umutsuzluğun kızılına. Taştı nehir, ellerime kadar sıçradı. Karıştı renkli atıklar birbirine, kapılıp gittiler
"Resme baktığınızda insan çizdiğiniz anlaşılıyorsa, resim yapabiliyorsunuz demektir." Tak taklar tahta zeminle hemen arkamda bir yerlerde çarpışıyor olmalıydı. Terliyordum. Çizmeyi bıraktım, başka bir şeyler yapmak adına çakımla kalemin ucunu sivriltmeye başladım. "iyi bak." Dedi. "iyi bak ki, yoğunlaş." Kafamı bile kaldıramıyordum. Çakı, küçük kırmızı bir havuza dönen avuçlarımda kayarak dönüşler yapıyordu. Kulağıma kadar eğildi, boya kokuyordu. "iyi bak!" içime çektim derin derin Gözlerimi kapadım, dişlerim sımsıkı. Avcumu kilitledim adeta. Olduğu yerde topuğunu tahta zemine vurmaya başladı. Tak, tak tak, tak
Binlerce kez çiçeklendi nehir. Birini koparıp kokladım, bütün çiçekler soldu. Ben de her adımda attım yaprak yaprak nehre Tik taklar kulaklarımı ağrıtıyorlardı. Yürüdükçe sesler yükseliyordu. Anladım ki yaklaşıyordum. Ama yolun sonu uçurumdu. Kıyıda tik taklar, kıvrak figürler sergileyerek dans ediyordu. Etekleri kızıl çeşnili bir elbise giymişti.. Attığı her adımda, ince bileklerinden ayaklarına kızıl damlalar akıtarak izler bırakıyordu. Yaklaştı, etrafımda dolandı. Dokundum, kanlar fışkırdı. Ellerime kadar sıçradı. Yükseldi, süzüldü boşlukta. Eteklerinden kızıl yağmurlar yağdırdı. Yer kızıl, gök kızıl, uçuruma doğru giderek dans ediyorduk. dans etmeyi sevmem. Ama inceydi beli, yüksekti ökçeleri. Ayartıyordu işte beni ayarı bozuk tik taklar. Geri çeviremediğim gibi adımlarımla, duruşumla mükemmel bir uyum sağlamıştım. Yokluğuma doğru giden bu ölümcül ritme boyun eğiyordum.
Başım öne eğik; gözlerim o küçük ayaklarına takılıp kalmış. Kıvrıldı sonra ince beli, eğildi. Elime dokununca kanlar fışkırdı. Çiçekli bir mendil verdi. Bastım yarama, mendilin bütün çiçekleri soldu. O savurdu saçlarını, koridorda akıp giden insan nehrine karıştı. Sonra tüm nehir kızıla boyandı, taştı. Ellerime kadar sıçradı. Çiçekler, yaprak yaprak döküldü. Yer kızıl, gök kızıl. Şıp şıp
O kadar uzun süredir dans ediyorduk ki kendimi kaybetmişim. Sonumdan habersiz, mutlulukla dönüyordum. sonra benim ayaklarımın altından da kan aktığını gördüğümde canımın acıdığını ve yorulduğumu fark ettim. Ne zaman başladığını bile bilmediğim müzik de tam o anda durdu. biz durmuyorduk, o susmuyordu. Tik, tak Tik, tak Dayanamadım. Gözlerimi kapadım, ağzım sımsıkı. Ellerim kulaklarımda, atladım aşağı.
Ve işte o! Bembeyaz çiçeklerin arasından bakıyordu bana. Yaklaştım, döndüm etrafında. Dokundu ya, yüreğimden şimdi yıllar fışkırıverdi. Bir resim gibiydi saçları, ama canlanıp yaralarımı sardılar. Tanelenip düştüm toprağa. Yeşerdim çevresinde, çiçeklendim. Dolandım her bir telinin kızıl kıvrımına.
Şimdi Ses yok. Huzurluyum.
Ölü şemsiyeler vardı, kaldırımlarda. bugünü fırsat bilip gizlice yalnızlıklarına ağlıyorlardı. Çoktan beri hiç bu kadar geri getirmek istememiştim zamanı. Bu, artık hiçbir şey yolunda gitmiyor demektir. Çünkü zaman bir yola sokar bizleri. Çıkmak mı? Her yol gibi mümkün değildir. Geri döndüğün yol, giderken gördüklerini hiçbir zaman sunmaz sana.
Sıraların arasında dolanarak silgilerimizi toplarken "Silme olmaz resimde. Bir zamanı, bir de çizgileri geri getiremeyiz." Demişti tüm günümün anlam ve önemi olan kadın. Ve bir yandan da dolduruyordu avcuna öz güvenlerimizi. lise yıllarımın bu uçlarında kızıl çeşnili saçları, yüksek topuklu, güzel resim öğretmeni böyle lafları gençliğinin tecrübesizliğini ve sınıftaki gürültüyü biraz olsun dindirmek için yaptığını biliyordum. Ben, diğerlerinden farklıydım. Sessizdim, sessizliği severdim. Yine de ona karşı nedenini anlayamadığım bir çekingenlik sergilerdim. Aslında biliyordum, bildiğini. Aklımdaki gürültülü hisleri duyduğunu biliyordum. Arkamdan ağır ağır topuk sesleri yükseldikçe, anlardım ki yaklaşıyor, daha korkak çizmeye başlardım.
Yüzümde, takıntılı bir gülümseme ile o günleri düşünürken atölyenin kapılarını açtım. varlığının, yürekleri tertemiz bir suyla yıkarcasına ferahlattığı, yokluğunun güzel bir masalın ölümle sonlanması kadar acı verdiği zamanlardı. Şimdiyse, ömrünü tamamlamış hayaller gibi kırılıyordu renkler. yavaş, ve kararlı. Renkler bıraktığım halde, öylece beni bekliyorlardı. Ben mi? kimseyi beklemiyorum artık. Beklenen lakin gelmeyenleri çizerek mutluluğu arıyorum sadece.
Etrafta bir göz gezdirdim. Duvardaki koca saatten başka her şey varlığının ayrımında değil gibiydi sanki. içime hapsedercesine boya kokusunu çektim derin derin Ve bir tanesini kavradım. Tik, tak Tik, tak Yalnızlığımı çizdim önce, o da bir şeyler bekliyordu. Yağmur yağıyordu. Sonra bir nehir: taşkın ve bol tuzlu kıpırdıyordu düşen damlalarla. Yanıbaşında yatan şemsiye ölülerini teselli ediyorlardı. tik taklar acımasızca kulağıma vururken ben, bütün bekleyişlerimi, özgüvenimi, cesaretimi attım avuç avuç umutsuzluğun kızılına. Taştı nehir, ellerime kadar sıçradı. Karıştı renkli atıklar birbirine, kapılıp gittiler
"Resme baktığınızda insan çizdiğiniz anlaşılıyorsa, resim yapabiliyorsunuz demektir." Tak taklar tahta zeminle hemen arkamda bir yerlerde çarpışıyor olmalıydı. Terliyordum. Çizmeyi bıraktım, başka bir şeyler yapmak adına çakımla kalemin ucunu sivriltmeye başladım. "iyi bak." Dedi. "iyi bak ki, yoğunlaş." Kafamı bile kaldıramıyordum. Çakı, küçük kırmızı bir havuza dönen avuçlarımda kayarak dönüşler yapıyordu. Kulağıma kadar eğildi, boya kokuyordu. "iyi bak!" içime çektim derin derin Gözlerimi kapadım, dişlerim sımsıkı. Avcumu kilitledim adeta. Olduğu yerde topuğunu tahta zemine vurmaya başladı. Tak, tak tak, tak
Binlerce kez çiçeklendi nehir. Birini koparıp kokladım, bütün çiçekler soldu. Ben de her adımda attım yaprak yaprak nehre Tik taklar kulaklarımı ağrıtıyorlardı. Yürüdükçe sesler yükseliyordu. Anladım ki yaklaşıyordum. Ama yolun sonu uçurumdu. Kıyıda tik taklar, kıvrak figürler sergileyerek dans ediyordu. Etekleri kızıl çeşnili bir elbise giymişti.. Attığı her adımda, ince bileklerinden ayaklarına kızıl damlalar akıtarak izler bırakıyordu. Yaklaştı, etrafımda dolandı. Dokundum, kanlar fışkırdı. Ellerime kadar sıçradı. Yükseldi, süzüldü boşlukta. Eteklerinden kızıl yağmurlar yağdırdı. Yer kızıl, gök kızıl, uçuruma doğru giderek dans ediyorduk. dans etmeyi sevmem. Ama inceydi beli, yüksekti ökçeleri. Ayartıyordu işte beni ayarı bozuk tik taklar. Geri çeviremediğim gibi adımlarımla, duruşumla mükemmel bir uyum sağlamıştım. Yokluğuma doğru giden bu ölümcül ritme boyun eğiyordum.
Başım öne eğik; gözlerim o küçük ayaklarına takılıp kalmış. Kıvrıldı sonra ince beli, eğildi. Elime dokununca kanlar fışkırdı. Çiçekli bir mendil verdi. Bastım yarama, mendilin bütün çiçekleri soldu. O savurdu saçlarını, koridorda akıp giden insan nehrine karıştı. Sonra tüm nehir kızıla boyandı, taştı. Ellerime kadar sıçradı. Çiçekler, yaprak yaprak döküldü. Yer kızıl, gök kızıl. Şıp şıp
O kadar uzun süredir dans ediyorduk ki kendimi kaybetmişim. Sonumdan habersiz, mutlulukla dönüyordum. sonra benim ayaklarımın altından da kan aktığını gördüğümde canımın acıdığını ve yorulduğumu fark ettim. Ne zaman başladığını bile bilmediğim müzik de tam o anda durdu. biz durmuyorduk, o susmuyordu. Tik, tak Tik, tak Dayanamadım. Gözlerimi kapadım, ağzım sımsıkı. Ellerim kulaklarımda, atladım aşağı.
Ve işte o! Bembeyaz çiçeklerin arasından bakıyordu bana. Yaklaştım, döndüm etrafında. Dokundu ya, yüreğimden şimdi yıllar fışkırıverdi. Bir resim gibiydi saçları, ama canlanıp yaralarımı sardılar. Tanelenip düştüm toprağa. Yeşerdim çevresinde, çiçeklendim. Dolandım her bir telinin kızıl kıvrımına.
Şimdi Ses yok. Huzurluyum.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar