bugün
- bir kadının bana hükmetmesini istiyorum7
- sözlükte 1 erkeğe düşen kız sayısı5
- ters takılmış tuvalet kağıdı6
- beyaz pasta8
- lüks araba istemeyen erkek7
- 2008 ekonomik krizi7
- tuvalet kağıdını renkli alan insan4
- sıcak su torbası getirecek beyler4
- ruffles ketçaplı7
- bir kadın tarafından domine edilmek5
- ilişkide lider olmayı seven kadın5
- anın görüntüsü11
- nickiniz fransızca olsaydı ne olurdu11
- orta sınıfın yok olduğu an3
- giysi fiyatlarının uçması5
- üniversiteli kızlar4
- salon erkeği4
- izlenmiş bir filmi tekrar izlemek6
- geceleri şam tatlısı diye ağlayan pezevenk4
- soda şişesine oturup ölümü beklemek2
- ayrıldıktan sonra deccale dönen kadın4
- ilker başbuğ3
- şeker hastalığı3
- lüks araba isteyen türk kızları4
- hayattaki en kötü duygu4
- ekşi sözlük6
- silme dolu sürahi2
- ölmeden önce son isteğiniz sorulsa4
- giresunlu olmanın zorlukları10
- oğlumu tutuklayacak adam anasından doğmadı3
- lüks arabam var diyen erkeğin arabası2
- dalaman çayı3
- 2017 ekonomik krizi2
- cumhuriyetten rahatsız olan insan19
- amedspor9
- yallah arabistan a diyen tip11
- bir sözlük kızının lüks arabasına binmek2
- kuranı arapça okuyup anlamını bilmemek5
- github copilot'un kod tamamlama oranı2
- esra'yı aç esra'yı5
- muslettin amca3
- trabzonspor17
- gençlik ve güzellik bitince kızlar ne yapıyor7
- karışık kızartma7
- vajinaya limon sıkıp emmek7
- halloween kutlayan dejenere tip7
- ese dezze4
- sözlük kızlarıyla pijama partisi yapmak18
- türbanlı bir kadınla evlenmek istiyorum2
- şaka maka her şeyin çok pahalanması2
tek sesli siirden cok sesli siire gecis
mısra işlevini yitirdi; şiiri şiir yapan bir birim olarak yürürlükten kalktı. eski rahatlığını, o sessiz, kıpırtısız düzenindeki rahatlığını boşuna arıyor şimdi. ofkelerin, bunlukların, başkaldırmaların dışında kendini yineliyor daha çok. ne denli güçlü olursa görünürse görünsün, duygularımızı, gerilimlerimizi, düşünce coşkularımızı başlatıcı öğe, bir ölçü olmaktan çoktan çıktı. insanı, insanla gelen en çağdaş sorunları karşılayamaz oldu. oylesine durallaştı ki, onca bir sözcük yılı da uzak kaldı bize.
oyleyse şiiri okumalı, şiiri, usla biriktirmeli artık; mısra ile değil. diyeceğim, ille de bir ölçü gerekliyse bu, düşünsel-ussal bir ölçü olmalı. tek sesli şiirden, çok sesli bir şiire yönelişteki en kapsamlı ölçü de budur sanırım.
nicedir şiiri soyut bir kavrammış gibi düşünemiyoruz. her toplumun kendine özgü bir şiiri ya da şiirleri olduğu için böyle düşünemiyoruz. Ülkemiz de bir mucizeler ülkesi değil. bizim de gereksinmesini duyduğumuz bir şiir anlayışı var. hatta bir bakıma uygulanıyor da bu. düşünü şiiri diye adlandırabileceğimiz bu şiir biçimini(tarzını) yerleştirirken, en azından şiire bakma ölçülerimizi de değiştirmek zorundayız.
Örnekler ortada. yapacağı işin bilincine varmış ozanlar kabına sığamıyor artık. hiç değilse zorlanıyor şiir, seçkin, soy bir anlatım yolu bulmak için savaşılıyor. Örneğin cümleler parçalanıyor; söze yeni bir devinim katılıyor böylelikle. bir bakıma cümle tavır takınıyor, insanlaşıyor. derken bir satır başı, bir parantez, bir dialog...bakıyorsunuz düzyazıya geçmiş ozan; anlatıyor, açıyor, anlamı genişletip yoğunlaştırıyor. mısra yerine devinim , mısrayı ölçü yapmak yerine usu ölçü yapmak! güç şiir burdan çıkıyor, şiir okuma zorluğu burdan doğuyor.
ya peki mısra nedir? bir tanımı yok mu onun? bence yok! olsa olsa sezilmesi var, şiiri tekilleştirmesi var, şiiri tekilleştirmesi, kolay ustalıklara araç olması, çağdaş anlayışın gerisinde kalması var. mısra da sağduyu gibi bir şey... sağduyu ise, einstein' in anlayışına göre, "insanın on sekiz yaşına gelmeden önce zihnine yerleşen önyargıların tortusu"ndan başka bir şey değil. işte mısra da sağduyu gibi, beğeni eğitimi, töre anlayışı gibi, bize önceden aşılanmış bir öngüzellik duygusu.
bu öngüzellik duygusunu nasıl aşmalı? once, mısranın mısraya örnek tutulmasıyla sağlanan iyi işçilik görünüşü yerine, dirimsel bir şiir anlayışını gerçekleştirmekle... buna karşılık şöyle bir soru sorulabilir : bugüne dek yazılan şiirler, dirimsel olana bunca uzak mıydılar? bir bakıma öyle. düşünürsek, yalnızca kendi olanaklarıyla yetinen ozan çok azdır bizde. daha çok deneyler vardır; katkısız bir sahihlik(authenticite) ve bu sahihliğin pekiştirilmesi yerine, başka başka yaşam biçimlerine öykünme vardır. gene de, bu deney bolluğunun, şiirimizi çeşitlendirmek bakımından yararlı olduğunu söyleyenler çıkabilir. ama şunu da unutmamalı ki çeşitlemenin, ozan sayısıyla oranlı olarak değil de, tek tek ozanlarda incelenmesi, çoğu kez en güçlü kişilikleri bile tehlikeye düşürmüştür. kısacası, kuramın yaşamla birleşerek yarattığı gerçek şiir alanı, fethi naci'nin deyişiyle, tümdengelimle tümevarımın çakıştığı nokta, bir iki ozan ayrı tutulursa, hiç denenmemiş, bir "corak ulke" gibi cansız, yaşamsız kalakalmıştır.
oyleyse şiirin yapısında şiirin dokusunda bilinçli, özgün vurucu bir düşünce-yaşam birliğinin yer alması gerekiyor. burdan da araştırıcı, eytişimsel bir sıçrama... dışavurumcu bir düzanlatım...aruza, heceye, genel olarak da mısraya sığdırılmaya çalışılan şiirin, yerellikten doğacak bir bütünselliğe, bir evrenselliğe yerleştirilmesi.
oysa biz mısraya göre yaşıyoruz hala. mısra sanki bir yaşama biçimi, aşılması olmayan bir nesne. nedeni ortada bunun : halk, saraya, tek elden yönetime, yazgıya inanırken, bu arada bir üst-yapı kurumu olan şiire de inanmazlık edemezdi. ama hangi şiire? yukarudan gelen, hiçbir şey söylememeyi görkemle dile getiren, soyluluk gösterisi, mısracı şiire...bugün bile çok şey değişmiş değil. geleneğe saygı yüzünden, belki de hep aynı çıkmazlarla dolaşıp duruyoruz. kim bilir, belki de koşullar değişmedi ya da koşulları zorlayan, güçlü kişiler çıkmadı. yeni bir akımın öncüsü olan orhan veli bile, halkın beğenisini alıp, onun toplumsal-ekonomik gerçeklerini şiir dışı ederken, şiirin öz sorunlarına ne denli yabancı kaldığını, hiç değilse her şeyden bağımsız bir şiir düşünmekle ne denli yanıldığını ortaya koyalı kaç yıl geçti aradan? işte her söylediğini şiir diye söyleyen, adı ustaya çıkan, gerçekte çelişmeler ustası cahit sıtkı nerede? ya cahit külebi? acaba yeşeren otlar'daki gizemciliğine hangi deneylerden geçtikten sonra varabildi? hiçbir deneyden! Çünkü o, eskiden de bir görüş bütünlüğüne varamamıştı. Örnek mi? işte kadınları övdüğü kısa bir şiirden kısa bir şiirden son iki satır : "ben yine insanlığı severim / bütün kadınlardan ziyade." kadınları insanlık dışı tutan kof ve yanlış bir toplumculuktan başka nedir ki bu? ayrıca şiirimizin bugünkü bunluğu da, hep bu mısracı tutumun kılık değiştirmesinde aranmalıdır.
yukarıda da belirttiğimiz gibi, değişmesi gereken, bir bakıma değişmekte olan şiire, yeni bir ölçü bulmak zorundaysak, bu hiç şüphesiz u dışı bir ölçü olmayacaktır. bunun için de alışkanlıklarımızı yenmemiz, eskimiş mantık kurallarından kurtulmamız gerekir. Çünkü ussal bir coşku olan şiiri, ancak usun ölümsüzlüğüyle denetleyebiliriz. usun ölümsüzlüğü ise, onun durmadan değişmesi, durmadan yenilenmesi, kuşak kuşak, çağ çağ bir gelişmeye, bir yüceliğe aracılık etmesidir. Şiiri, tarihsel - toplumsal koşullarından soyutlamayı düşünmedikçe, mısra da işlevini yitirmiş sayılır.
*
edip cansever (dönem, subat 1964) *
mısra işlevini yitirdi; şiiri şiir yapan bir birim olarak yürürlükten kalktı. eski rahatlığını, o sessiz, kıpırtısız düzenindeki rahatlığını boşuna arıyor şimdi. ofkelerin, bunlukların, başkaldırmaların dışında kendini yineliyor daha çok. ne denli güçlü olursa görünürse görünsün, duygularımızı, gerilimlerimizi, düşünce coşkularımızı başlatıcı öğe, bir ölçü olmaktan çoktan çıktı. insanı, insanla gelen en çağdaş sorunları karşılayamaz oldu. oylesine durallaştı ki, onca bir sözcük yılı da uzak kaldı bize.
oyleyse şiiri okumalı, şiiri, usla biriktirmeli artık; mısra ile değil. diyeceğim, ille de bir ölçü gerekliyse bu, düşünsel-ussal bir ölçü olmalı. tek sesli şiirden, çok sesli bir şiire yönelişteki en kapsamlı ölçü de budur sanırım.
nicedir şiiri soyut bir kavrammış gibi düşünemiyoruz. her toplumun kendine özgü bir şiiri ya da şiirleri olduğu için böyle düşünemiyoruz. Ülkemiz de bir mucizeler ülkesi değil. bizim de gereksinmesini duyduğumuz bir şiir anlayışı var. hatta bir bakıma uygulanıyor da bu. düşünü şiiri diye adlandırabileceğimiz bu şiir biçimini(tarzını) yerleştirirken, en azından şiire bakma ölçülerimizi de değiştirmek zorundayız.
Örnekler ortada. yapacağı işin bilincine varmış ozanlar kabına sığamıyor artık. hiç değilse zorlanıyor şiir, seçkin, soy bir anlatım yolu bulmak için savaşılıyor. Örneğin cümleler parçalanıyor; söze yeni bir devinim katılıyor böylelikle. bir bakıma cümle tavır takınıyor, insanlaşıyor. derken bir satır başı, bir parantez, bir dialog...bakıyorsunuz düzyazıya geçmiş ozan; anlatıyor, açıyor, anlamı genişletip yoğunlaştırıyor. mısra yerine devinim , mısrayı ölçü yapmak yerine usu ölçü yapmak! güç şiir burdan çıkıyor, şiir okuma zorluğu burdan doğuyor.
ya peki mısra nedir? bir tanımı yok mu onun? bence yok! olsa olsa sezilmesi var, şiiri tekilleştirmesi var, şiiri tekilleştirmesi, kolay ustalıklara araç olması, çağdaş anlayışın gerisinde kalması var. mısra da sağduyu gibi bir şey... sağduyu ise, einstein' in anlayışına göre, "insanın on sekiz yaşına gelmeden önce zihnine yerleşen önyargıların tortusu"ndan başka bir şey değil. işte mısra da sağduyu gibi, beğeni eğitimi, töre anlayışı gibi, bize önceden aşılanmış bir öngüzellik duygusu.
bu öngüzellik duygusunu nasıl aşmalı? once, mısranın mısraya örnek tutulmasıyla sağlanan iyi işçilik görünüşü yerine, dirimsel bir şiir anlayışını gerçekleştirmekle... buna karşılık şöyle bir soru sorulabilir : bugüne dek yazılan şiirler, dirimsel olana bunca uzak mıydılar? bir bakıma öyle. düşünürsek, yalnızca kendi olanaklarıyla yetinen ozan çok azdır bizde. daha çok deneyler vardır; katkısız bir sahihlik(authenticite) ve bu sahihliğin pekiştirilmesi yerine, başka başka yaşam biçimlerine öykünme vardır. gene de, bu deney bolluğunun, şiirimizi çeşitlendirmek bakımından yararlı olduğunu söyleyenler çıkabilir. ama şunu da unutmamalı ki çeşitlemenin, ozan sayısıyla oranlı olarak değil de, tek tek ozanlarda incelenmesi, çoğu kez en güçlü kişilikleri bile tehlikeye düşürmüştür. kısacası, kuramın yaşamla birleşerek yarattığı gerçek şiir alanı, fethi naci'nin deyişiyle, tümdengelimle tümevarımın çakıştığı nokta, bir iki ozan ayrı tutulursa, hiç denenmemiş, bir "corak ulke" gibi cansız, yaşamsız kalakalmıştır.
oyleyse şiirin yapısında şiirin dokusunda bilinçli, özgün vurucu bir düşünce-yaşam birliğinin yer alması gerekiyor. burdan da araştırıcı, eytişimsel bir sıçrama... dışavurumcu bir düzanlatım...aruza, heceye, genel olarak da mısraya sığdırılmaya çalışılan şiirin, yerellikten doğacak bir bütünselliğe, bir evrenselliğe yerleştirilmesi.
oysa biz mısraya göre yaşıyoruz hala. mısra sanki bir yaşama biçimi, aşılması olmayan bir nesne. nedeni ortada bunun : halk, saraya, tek elden yönetime, yazgıya inanırken, bu arada bir üst-yapı kurumu olan şiire de inanmazlık edemezdi. ama hangi şiire? yukarudan gelen, hiçbir şey söylememeyi görkemle dile getiren, soyluluk gösterisi, mısracı şiire...bugün bile çok şey değişmiş değil. geleneğe saygı yüzünden, belki de hep aynı çıkmazlarla dolaşıp duruyoruz. kim bilir, belki de koşullar değişmedi ya da koşulları zorlayan, güçlü kişiler çıkmadı. yeni bir akımın öncüsü olan orhan veli bile, halkın beğenisini alıp, onun toplumsal-ekonomik gerçeklerini şiir dışı ederken, şiirin öz sorunlarına ne denli yabancı kaldığını, hiç değilse her şeyden bağımsız bir şiir düşünmekle ne denli yanıldığını ortaya koyalı kaç yıl geçti aradan? işte her söylediğini şiir diye söyleyen, adı ustaya çıkan, gerçekte çelişmeler ustası cahit sıtkı nerede? ya cahit külebi? acaba yeşeren otlar'daki gizemciliğine hangi deneylerden geçtikten sonra varabildi? hiçbir deneyden! Çünkü o, eskiden de bir görüş bütünlüğüne varamamıştı. Örnek mi? işte kadınları övdüğü kısa bir şiirden kısa bir şiirden son iki satır : "ben yine insanlığı severim / bütün kadınlardan ziyade." kadınları insanlık dışı tutan kof ve yanlış bir toplumculuktan başka nedir ki bu? ayrıca şiirimizin bugünkü bunluğu da, hep bu mısracı tutumun kılık değiştirmesinde aranmalıdır.
yukarıda da belirttiğimiz gibi, değişmesi gereken, bir bakıma değişmekte olan şiire, yeni bir ölçü bulmak zorundaysak, bu hiç şüphesiz u dışı bir ölçü olmayacaktır. bunun için de alışkanlıklarımızı yenmemiz, eskimiş mantık kurallarından kurtulmamız gerekir. Çünkü ussal bir coşku olan şiiri, ancak usun ölümsüzlüğüyle denetleyebiliriz. usun ölümsüzlüğü ise, onun durmadan değişmesi, durmadan yenilenmesi, kuşak kuşak, çağ çağ bir gelişmeye, bir yüceliğe aracılık etmesidir. Şiiri, tarihsel - toplumsal koşullarından soyutlamayı düşünmedikçe, mısra da işlevini yitirmiş sayılır.
*
edip cansever (dönem, subat 1964) *
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar