bugün
- 20 eylül 2026 fenerbahçe eyüpspor maçı10
- askerde sahip olunan en büyük lüks17
- habire1217
- true ile sevişmek5
- hiç fuhuş yaptınız mı3
- mason greenwood3
- size göre akp'nin en büyük ihaneti hangisi14
- sözlüğün aptal kaynaması5
- izmir4
- kabe de filistin bayrağının yasaklanması11
- cinayeti siz mi işlediniz4
- sözlükteki sinsi köpekler8
- uludağ sözlük ölü yazarlar veritabanı2
- true ile tatlı sert6
- evli kadına kocan çok şanslı demek2
- camilerin propaganda üssüne dönüşmesi15
- 7 yaşındaki çocuğun joker gibi olması2
- kadir inanır'ın mirası8
- tek başına tatil yapmak2
- sivilce için deneyimli yazar tavsiyeleri52
- atatürk diyor ki6
- ben gidiyorum arkamdan ağlayın3
- rakı arasında çay içmek6
- yalnız yaşayan erkek özellikleri7
- ittihat ve terakki cemiyeti2
- sıfır atık vakfı11
- vedat muriqi2
- game of thrones taki kerhaneci3
- 19 eylül 2026 trabzonspor galatasaray maçı35
- kızların çok açık giyinmesi5
- 0 0 717
- fenerbahçe 8 eyüpspor 02
- of çok sıkıcı olmanız3
- laik ülkeyi dinciler yönetirse14
- arap gel oğlum kuçu kuçu5
- sözlükteki arap döven kızlar5
- koca koca adamların stanley termosla gezmesi9
- türk düşmanı piçler7
- kablolu kulaklık kullanan son insan olmak3
- bilerek ponziye dahil olmak7
- cop318
- sünni şii savaşı2
- evrene enerji gönderen müslüman9
- yapay zeka ile resim video içerik üretmek5
- romantizm2
- samed ağırbaş7
- era7capone4
- islam2
- haddini bil otur aşağıya frankyfourfingers2
- amedspor'un süper ligin lideri olması8
Vaktiyle Japon sinemasının seçtiği vurdulu-kırdılı, bıçaklı-kılıçlı filmlere epey şaşmıştım. Tokyo'da ne zaman televizyonu açsam; bir yığın Japon, naralar atarak bir yığın Japon'u kesip doğruyordu.
Oysa Japonlar, birbirleriyle olan günlük ilişkilerinde; yüzlerce yıldan süzülüp gelmiş, ince bir Uzakdoğu nezaketinin yumuşaklığında görünüyorlardı. Birbirlerinden ayrılırken; karşılıklı üç-beş kez yerlere doğru eğilerek, geri geri yürüyor; adeta birbirlerini selamlama yarışına girişerek, oldukça uzun bir süre karşılıklı eğilip duruyorlardı.
* * *
Filmlerde ise, elde bıçak, naralar atarak tekme-yumruk, durmadan birbirleriyle vuruşuyorlardı.
Bu çelişki dikkatimi çekmişti. Günlük ilişkilerdeki aşırı nezaket ile filmlerdeki kaba saldırganlığı bir türlü birbiriyle bağdaştıramamıştım.
* * *
Şimdi Batı filmlerinde de, aynı şiddet rüzgârları esmeye başladı. Harika bir teknikle, adinin bayağısı, kana bulanmış ucuz bir cinsellik; milyonlarca seyirci topluyor en gelişmiş kentlerde.
* * *
Tavşanla sevişen genç bir kızın, annesiyle babası; tavşanı kesip, çaktırmadan kıza yedirince ve yemeğin ortasında da, yediği etin seviştiği tavşan olduğunu kahkahalarla kıza söyleyince, kızın sulanan gözleri... Ve sonra öç almak için, o gece kuzu kasabı bir zenciyle sevişmeye gitmesi...
Meleyen kuzular, kasap çengelleri, mezbahada kanlar içinde bir aşk...
Derken zencinin bir şeyler ararken, kasap çengellerinden birine takılı kalması ve kızın biraz önce seviştiği zencinin can çekişmesini seyretmesi; sonra da bıçaklardan en kocamanını alıp eve dönmesi ve yatakta uyuyan anasıyla babasını o bıçakla kesmesi...
O arada kasaplığın bütün ayrıntılarını ve inceliklerini gösteren büyük plan sahneler...
* * *
Aslında seyredilecek bir iğrençlik değildi gördüğüm. Yüzümü buruştura buruştura sonuna kadar dayandım.
* * *
Bir başka filmde bir katil, durmadan fotomodellik yapan kızları, gözlerine şiş batırarak öldürüyordu.
Modelleri kullanarak resim çeken ünlü bir kadın fotoğrafçı ise, her cinayeti bir medyum sezisiyle bulunduğu yerde görüp yaşıyor, çığlıklar atıyordu.
Katili bulmaya çalışan dedektif, kadın fotoğrafçıya âşık oluyor; onu, kadınları gözüne şiş batırarak öldüren katilden korumaya çalışıyordu.
Ve sonra da, katilin aslında o sivil polis olduğu anlaşılıyordu...
Hemen herkes, bu filme eşsiz bir yapıt olarak koşuyordu. Sinema tekniği gerçekten olağanüstü başarılıydı. Ama konu, hem bayat, hem de beşinci sınıf polis romanları ucuzluğundaydı.
* * *
Kanlı şiddet ve cinayet sinemacılığının; Japonya'dan New York'a, bütün sermaye düzeni dünyasını sarmasının nedenlerini, yavaş yavaş sezmeye başladım sonunda.
* * *
Sabahtan akşama, durmadan suyu çıka çıka çalışan insanlar, gizli bir öfkenin gerilimindeydiler. Sadece kime karşı öfkeleneceklerini pek bilemiyorlardı.
Kadınlar erkeklere öfkeleniyor; erkekler kadınlara öfkeleniyor; gençler herkese öfkeleniyordu.
Ve durmadan kanların fışkırdığı, gözlerin çıkarıldığı, kafaların kesildiği: sonra da, bütün ayrıntılarıyla sadık cinsel birleşmelerin gösterildiği filmlere koşuyor, içlerindeki gizli öfkeyi rahatlatıyorlardı.
* * *
Gitgide bollaşan bu tür filmler, toplumsal bir yozlaşmanın tehlikeli bir habercisiymiş gibi göründü bana.
Yıllarca önce cinselliğin sinemaya aktarılmasını, bir aşama olarak değerlendirmeye çalışmıştım.
Kişiyi, yüzlerce yıl ezip inletmiş olan bir baskı, ortadan kalkıyordu. Evrenin en doğal olayı, tabu olmaktan çıkıyordu.
* * *
Ancak bu kez, cinselliğin kanlı-bıçaklı, şişli-satırlı bir şiddet eylemine dönüştürülmesi ve bundan da milyonların hoşlanması beni tedirgin etti.
En gelişmiş toplumlarda kadınlarla erkekler, birbirlerine böylesine mi diş biliyorlardı; onu çözemedim ama, bireylerin gizli öfke birikimlerinin, gün günden daha büyük boyutlara ulaştığını anladım.
Ne var ki bu filmler, bir yandan genç kuşakları da, başka bir yönden etkiliyordu. Ve bir şiddet dalgası, ufaktan büyüğe, her yerde kıpırdayıp duruyordu.
* * *
Geri kalmışlıkla gelişmişliğin, birey üstündeki mutluluk oranını bulmak zorlaşıyordu.
Gelişmiş dünyada da, insanlar sanıldığı kadar mutlu değildi.
Yirminci yüzyıl da, insanoğlunu huzura kavuşturamamıştı... Hem de galiba hiçbir yerde!
çetin altan
Oysa Japonlar, birbirleriyle olan günlük ilişkilerinde; yüzlerce yıldan süzülüp gelmiş, ince bir Uzakdoğu nezaketinin yumuşaklığında görünüyorlardı. Birbirlerinden ayrılırken; karşılıklı üç-beş kez yerlere doğru eğilerek, geri geri yürüyor; adeta birbirlerini selamlama yarışına girişerek, oldukça uzun bir süre karşılıklı eğilip duruyorlardı.
* * *
Filmlerde ise, elde bıçak, naralar atarak tekme-yumruk, durmadan birbirleriyle vuruşuyorlardı.
Bu çelişki dikkatimi çekmişti. Günlük ilişkilerdeki aşırı nezaket ile filmlerdeki kaba saldırganlığı bir türlü birbiriyle bağdaştıramamıştım.
* * *
Şimdi Batı filmlerinde de, aynı şiddet rüzgârları esmeye başladı. Harika bir teknikle, adinin bayağısı, kana bulanmış ucuz bir cinsellik; milyonlarca seyirci topluyor en gelişmiş kentlerde.
* * *
Tavşanla sevişen genç bir kızın, annesiyle babası; tavşanı kesip, çaktırmadan kıza yedirince ve yemeğin ortasında da, yediği etin seviştiği tavşan olduğunu kahkahalarla kıza söyleyince, kızın sulanan gözleri... Ve sonra öç almak için, o gece kuzu kasabı bir zenciyle sevişmeye gitmesi...
Meleyen kuzular, kasap çengelleri, mezbahada kanlar içinde bir aşk...
Derken zencinin bir şeyler ararken, kasap çengellerinden birine takılı kalması ve kızın biraz önce seviştiği zencinin can çekişmesini seyretmesi; sonra da bıçaklardan en kocamanını alıp eve dönmesi ve yatakta uyuyan anasıyla babasını o bıçakla kesmesi...
O arada kasaplığın bütün ayrıntılarını ve inceliklerini gösteren büyük plan sahneler...
* * *
Aslında seyredilecek bir iğrençlik değildi gördüğüm. Yüzümü buruştura buruştura sonuna kadar dayandım.
* * *
Bir başka filmde bir katil, durmadan fotomodellik yapan kızları, gözlerine şiş batırarak öldürüyordu.
Modelleri kullanarak resim çeken ünlü bir kadın fotoğrafçı ise, her cinayeti bir medyum sezisiyle bulunduğu yerde görüp yaşıyor, çığlıklar atıyordu.
Katili bulmaya çalışan dedektif, kadın fotoğrafçıya âşık oluyor; onu, kadınları gözüne şiş batırarak öldüren katilden korumaya çalışıyordu.
Ve sonra da, katilin aslında o sivil polis olduğu anlaşılıyordu...
Hemen herkes, bu filme eşsiz bir yapıt olarak koşuyordu. Sinema tekniği gerçekten olağanüstü başarılıydı. Ama konu, hem bayat, hem de beşinci sınıf polis romanları ucuzluğundaydı.
* * *
Kanlı şiddet ve cinayet sinemacılığının; Japonya'dan New York'a, bütün sermaye düzeni dünyasını sarmasının nedenlerini, yavaş yavaş sezmeye başladım sonunda.
* * *
Sabahtan akşama, durmadan suyu çıka çıka çalışan insanlar, gizli bir öfkenin gerilimindeydiler. Sadece kime karşı öfkeleneceklerini pek bilemiyorlardı.
Kadınlar erkeklere öfkeleniyor; erkekler kadınlara öfkeleniyor; gençler herkese öfkeleniyordu.
Ve durmadan kanların fışkırdığı, gözlerin çıkarıldığı, kafaların kesildiği: sonra da, bütün ayrıntılarıyla sadık cinsel birleşmelerin gösterildiği filmlere koşuyor, içlerindeki gizli öfkeyi rahatlatıyorlardı.
* * *
Gitgide bollaşan bu tür filmler, toplumsal bir yozlaşmanın tehlikeli bir habercisiymiş gibi göründü bana.
Yıllarca önce cinselliğin sinemaya aktarılmasını, bir aşama olarak değerlendirmeye çalışmıştım.
Kişiyi, yüzlerce yıl ezip inletmiş olan bir baskı, ortadan kalkıyordu. Evrenin en doğal olayı, tabu olmaktan çıkıyordu.
* * *
Ancak bu kez, cinselliğin kanlı-bıçaklı, şişli-satırlı bir şiddet eylemine dönüştürülmesi ve bundan da milyonların hoşlanması beni tedirgin etti.
En gelişmiş toplumlarda kadınlarla erkekler, birbirlerine böylesine mi diş biliyorlardı; onu çözemedim ama, bireylerin gizli öfke birikimlerinin, gün günden daha büyük boyutlara ulaştığını anladım.
Ne var ki bu filmler, bir yandan genç kuşakları da, başka bir yönden etkiliyordu. Ve bir şiddet dalgası, ufaktan büyüğe, her yerde kıpırdayıp duruyordu.
* * *
Geri kalmışlıkla gelişmişliğin, birey üstündeki mutluluk oranını bulmak zorlaşıyordu.
Gelişmiş dünyada da, insanlar sanıldığı kadar mutlu değildi.
Yirminci yüzyıl da, insanoğlunu huzura kavuşturamamıştı... Hem de galiba hiçbir yerde!
çetin altan
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar