bugün
- en sevmediğin insan tipleri8
- yazarların 80 lerde nasıl göründüğü12
- yalnızlık edebiyatı13
- sabahları nefret edilen şeyler3
- tai lung42
- 6 eylül 2026 türkiye italya voleybol maçı18
- ikinci defa askere gitmek7
- bir kızla dalga geçmek6
- askerliğin gençler için faydalı olması7
- kin tutmayı beceremeyen insan9
- namazlarınızın yaradan için hiçbir kıymeti yok11
- millet dediğin2
- ciddi ciddi voleybol maçı izleyen insan olması9
- sözlükte psikolojik delilerin olması10
- bu koyden olsam ne olacak ve sarı şeker12
- en sevdiğiniz sözlük yazarı9
- gizli hesap6
- mavi göz7
- claudian clouds22
- özbek kadınlar14
- bir viski doldurup kızların final maçını izlemek12
- 5 eylül 2026 fenerbahçe beşiktaş maçı42
- sözlük whatsapp grupları13
- geceye bir mesaj birak2
- sözlüğün en hamarat yazarı8
- friedrich hegel la bi cay icek12
- herkesin tavsiye verdiği insan4
- iğrenme eşiği olmayan erkek9
- uludağ itiraf10
- 9 eylül 2026 sporting lizbon galatasaray maçı17
- bulunduğun koşullarda mutlu olmak3
- sarapci koala47
- islam'ın hak dini olması6
- göğüs uçlarını birbirine değdirebilen kadın11
- namazın amacı6
- gece vardiyası yazarlar4
- melissa vargas7
- türkiye bölünebilir mi2
- akrep3
- özbek pilavına kaşık saplamak7
- filenin sultanlarının avrupa şampiyonu olması6
- türk halkını uyuşturma itemleri2
- kahverengi gözlü olmak4
- karı gibi erkek3
- uludağ sözlük benim için ancak mezarda biter5
- gecenin geç saatlerinde entry girmek2
- rennie2
- anın görüntüsü25
- libidosu olmasa true'nun aslında iyi insan olması6
- yalnız ölmek4
Burnunun ucuna kadar çektiği atkıya soluyor, düşmek üzere olan gözlüğünün camları buharlaştıkça köşedeki müzik kutusunun bir bulanık bir net olmasından çocukça bir zevk alıyordu. Yağmurdan kaçıp bu küçük kafeye doluşan insanların içlerinden taşan neşeye anlam veremezken, sabahtan beri yakasına yapışan keyifsizliğe o da sarılıyordu. Gözlüğünü, cebinden çıkardığı kırmızı ve üşümüş eliyle geriye itip atkıya iyice gömüldü. Şimdi gördükleri, insanlardan daha fazlasıydı. Karmaşık şekiller, düşünceler görüyordu. Atkıya saldığı nefesi, onu bulunduğu mekanın, zamanın dışına götürüyordu. Cansu da koşarcasına, kaçarcasına soluyordu.
Bir düş yolculuğuna çıkmıştı. Koşuyor, sonra yorulup yürüyordu. Dağlar aşmıştı ama hep aynı yerde buluyordu kendini. Kendinden gidip, kendine geldiği bir yoldu bu. Gittiği yer, yağmurların dünyaya düştüğü yer olmalıydı. Gözlerinden dökülen insanlığın, dahil olmalıydı. Bıçak gibi keskin rüzgarlar bedenine saldırıyor, kirli saçlarını çekiştiriyordu. Ufalıyordu git gide, aşınıyordu. Hiçbir şey hissetmedi. Etrafına bakındı. Bir yaşam kırıntısı aradı kendinden başka. Her şey çamura bulanmıştı. Öyle bir çamurlaşma ki, insanlığın doğuşundaki kadar saf ve bihaberdi dünyadan. insanlar vardı, ama kiminin elleri, ayakları yoktu. Düşe kalka dolanıyordu aralarında. Kiminin geriye sadece kalpleri kalmıştı. Bir canlıya ait olamayacak kadar çamurdan bir kalp. Hayatta olması, kendisi için yolculuğun henüz bitmediği anlamına geliyordu. Bir çığlık duyuyordu derinlerden. Arkasına döndüğünde birini gördü. Kadın, kocaman gözleriyle çamura bulanmış elleriyle tuttuğu kalbine ağlıyordu. Siyah saçları, karanlıkları aydınlık kılardı. Öyle tanıdık, öyle Cansuydu ki! Ama gözlerindeki nefret rüzgarlara savaş açıyor, sevgisi kendine bile yetmiyordu. Cansu, kadına doğru düşe savrula koştu, yardım etmek istiyordu. Uzatıverdi elini. Elleri kirlendi. Çamurdan bir tokat yedi. Benden nefret ediyor, diye düşündü. Ve kadın bunu söylediğinde koca bir şehrin çamuru bir anda akmaya başladı. Güneş, Cansunun uykusuz gözlerini acıtarak gün yüzüne çıkarıyordu istanbulu. Kadın nefretle çığlık attıkça tüm o tanıdık sokaklar etraflarına toplanıyordu. Kız kulesi bir çırpıda, çamur denizinden sökülüp diplerinde bitiyordu. Boğazı elleriyle parçalarken Beni unuttun, terk ettin! diyordu. Öyle çok ağlıyordu ki, bir çiçek olsaydı ellerinde, o an yeşeriverirdi. Kin Çiçeği.
istanbul bir harabeye dönüştüğünde, kadının haykırmaya hali kalmamıştı. Ellerinde kalbi, sessizce ağlıyordu. Şimdi rüzgarlar hem Cansunun hem kadının canını yakıyordu. Biraz daha yağsın istiyorum. Senle beni arındıracak kadar. Bizi ayıran her neyse, alıp götürecek kadar. Cansu bunları söylerken, öyle çok yağdı ki yağmur Ve bu yollarca, yıllarcaymışçasına süren yolculuğu o an sona erdi.
Uyandığında, insanlar gitmişlerdi. Şemsiyesi elinde, sahile doğru ilerledi. Güneş yavaş yavaş yakıyordu sırtını. Ilık ılık, tane tane yüzüne dokunan şey, ince ve nazik bir yağmurdu. Üsküdarın o güzel manzarasına bakıp Çok zor değilmiş, sandığım kadar. dedi. Yüzünde çok uzaklardan gelen birinin yorgunluğuyla, çantasından bir kart çıkarıp numarayı çevirdi.
- Abla? Evet, benim. istanbuldayım, senin için. Seni seviyorum.
Bir düş yolculuğuna çıkmıştı. Koşuyor, sonra yorulup yürüyordu. Dağlar aşmıştı ama hep aynı yerde buluyordu kendini. Kendinden gidip, kendine geldiği bir yoldu bu. Gittiği yer, yağmurların dünyaya düştüğü yer olmalıydı. Gözlerinden dökülen insanlığın, dahil olmalıydı. Bıçak gibi keskin rüzgarlar bedenine saldırıyor, kirli saçlarını çekiştiriyordu. Ufalıyordu git gide, aşınıyordu. Hiçbir şey hissetmedi. Etrafına bakındı. Bir yaşam kırıntısı aradı kendinden başka. Her şey çamura bulanmıştı. Öyle bir çamurlaşma ki, insanlığın doğuşundaki kadar saf ve bihaberdi dünyadan. insanlar vardı, ama kiminin elleri, ayakları yoktu. Düşe kalka dolanıyordu aralarında. Kiminin geriye sadece kalpleri kalmıştı. Bir canlıya ait olamayacak kadar çamurdan bir kalp. Hayatta olması, kendisi için yolculuğun henüz bitmediği anlamına geliyordu. Bir çığlık duyuyordu derinlerden. Arkasına döndüğünde birini gördü. Kadın, kocaman gözleriyle çamura bulanmış elleriyle tuttuğu kalbine ağlıyordu. Siyah saçları, karanlıkları aydınlık kılardı. Öyle tanıdık, öyle Cansuydu ki! Ama gözlerindeki nefret rüzgarlara savaş açıyor, sevgisi kendine bile yetmiyordu. Cansu, kadına doğru düşe savrula koştu, yardım etmek istiyordu. Uzatıverdi elini. Elleri kirlendi. Çamurdan bir tokat yedi. Benden nefret ediyor, diye düşündü. Ve kadın bunu söylediğinde koca bir şehrin çamuru bir anda akmaya başladı. Güneş, Cansunun uykusuz gözlerini acıtarak gün yüzüne çıkarıyordu istanbulu. Kadın nefretle çığlık attıkça tüm o tanıdık sokaklar etraflarına toplanıyordu. Kız kulesi bir çırpıda, çamur denizinden sökülüp diplerinde bitiyordu. Boğazı elleriyle parçalarken Beni unuttun, terk ettin! diyordu. Öyle çok ağlıyordu ki, bir çiçek olsaydı ellerinde, o an yeşeriverirdi. Kin Çiçeği.
istanbul bir harabeye dönüştüğünde, kadının haykırmaya hali kalmamıştı. Ellerinde kalbi, sessizce ağlıyordu. Şimdi rüzgarlar hem Cansunun hem kadının canını yakıyordu. Biraz daha yağsın istiyorum. Senle beni arındıracak kadar. Bizi ayıran her neyse, alıp götürecek kadar. Cansu bunları söylerken, öyle çok yağdı ki yağmur Ve bu yollarca, yıllarcaymışçasına süren yolculuğu o an sona erdi.
Uyandığında, insanlar gitmişlerdi. Şemsiyesi elinde, sahile doğru ilerledi. Güneş yavaş yavaş yakıyordu sırtını. Ilık ılık, tane tane yüzüne dokunan şey, ince ve nazik bir yağmurdu. Üsküdarın o güzel manzarasına bakıp Çok zor değilmiş, sandığım kadar. dedi. Yüzünde çok uzaklardan gelen birinin yorgunluğuyla, çantasından bir kart çıkarıp numarayı çevirdi.
- Abla? Evet, benim. istanbuldayım, senin için. Seni seviyorum.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar