bugün
- gocuz aman baba kart on toper ector true bud dy7
- gocu40
- türk pornoları10
- dün gece sözlükte yaşanan ahlaksız olay3
- kadınları itici yapan detaylar12
- sözlüğün en kötü yazarları12
- edebiyatın felsefe ve bilimden üstün olması3
- vincenzo italiano9
- üstteki yazar hakkında fikrini söyle41
- neden uludağ anlatsana biraz4
- mossad'ın pkk planını türkiye'ye kim sızdırdığı10
- kusurlarına rağmen sevmek6
- manyak birader4
- iki cahil çocuk3
- sickli başlık açan yazar2
- en saçma yiyecek isimleri5
- kalp sağlığını merdiven çıkarak test etmek5
- gelişin yaşamak kadar güzel bana3
- büyük günah işleyen kimsenin durumu8
- zaman baba6
- 50 tl vs true ile bir gün7
- anlayışlı bir insanı sürekli sınamak8
- sözlüğün kırbacı3
- sevişmek istediğiniz ünlüler5
- araba ön camına güneşte ne konulur5
- zaman doğrusal mıdır döngüsel midir3
- gammaz olmuşum14
- en sevilen tatlı4
- vadesini doldurmuş kibir7
- uludağ sözlükteki sıcak ve samimi aile ortamı3
- rahmi koç hakkında soruşturma başlatılması3
- hem ahmet kayacı hem atatürkçü olmak19
- yasemin sakallıoğlu7
- sıcakta deri montla gezmek7
- aylık 335 bin tl iyi para mıdır sorunsalı2
- küçük memedeki hayat doluluk6
- arapperest kişilik bozukluğu semptomları7
- sednaya hapishanesi3
- 6 haziran 20265
- bu ülkede pezevenkler kemalisttir28
- kolye7
- tip hariç kadınları aşık ettirebilecek şeyler8
- laikliğin halka sorulmadan getirilmesi28
- uslu durursanız vajinamı görebilirsiniz3
- rümeysa eker11
- kırmızı5
- kardeş2
- kul hakkı yemek4
- evrensel bezginlik anında geneleve gitmek4
- boş kategoriler kullanan toplum4
Burnunun ucuna kadar çektiği atkıya soluyor, düşmek üzere olan gözlüğünün camları buharlaştıkça köşedeki müzik kutusunun bir bulanık bir net olmasından çocukça bir zevk alıyordu. Yağmurdan kaçıp bu küçük kafeye doluşan insanların içlerinden taşan neşeye anlam veremezken, sabahtan beri yakasına yapışan keyifsizliğe o da sarılıyordu. Gözlüğünü, cebinden çıkardığı kırmızı ve üşümüş eliyle geriye itip atkıya iyice gömüldü. Şimdi gördükleri, insanlardan daha fazlasıydı. Karmaşık şekiller, düşünceler görüyordu. Atkıya saldığı nefesi, onu bulunduğu mekanın, zamanın dışına götürüyordu. Cansu da koşarcasına, kaçarcasına soluyordu.
Bir düş yolculuğuna çıkmıştı. Koşuyor, sonra yorulup yürüyordu. Dağlar aşmıştı ama hep aynı yerde buluyordu kendini. Kendinden gidip, kendine geldiği bir yoldu bu. Gittiği yer, yağmurların dünyaya düştüğü yer olmalıydı. Gözlerinden dökülen insanlığın, dahil olmalıydı. Bıçak gibi keskin rüzgarlar bedenine saldırıyor, kirli saçlarını çekiştiriyordu. Ufalıyordu git gide, aşınıyordu. Hiçbir şey hissetmedi. Etrafına bakındı. Bir yaşam kırıntısı aradı kendinden başka. Her şey çamura bulanmıştı. Öyle bir çamurlaşma ki, insanlığın doğuşundaki kadar saf ve bihaberdi dünyadan. insanlar vardı, ama kiminin elleri, ayakları yoktu. Düşe kalka dolanıyordu aralarında. Kiminin geriye sadece kalpleri kalmıştı. Bir canlıya ait olamayacak kadar çamurdan bir kalp. Hayatta olması, kendisi için yolculuğun henüz bitmediği anlamına geliyordu. Bir çığlık duyuyordu derinlerden. Arkasına döndüğünde birini gördü. Kadın, kocaman gözleriyle çamura bulanmış elleriyle tuttuğu kalbine ağlıyordu. Siyah saçları, karanlıkları aydınlık kılardı. Öyle tanıdık, öyle Cansuydu ki! Ama gözlerindeki nefret rüzgarlara savaş açıyor, sevgisi kendine bile yetmiyordu. Cansu, kadına doğru düşe savrula koştu, yardım etmek istiyordu. Uzatıverdi elini. Elleri kirlendi. Çamurdan bir tokat yedi. Benden nefret ediyor, diye düşündü. Ve kadın bunu söylediğinde koca bir şehrin çamuru bir anda akmaya başladı. Güneş, Cansunun uykusuz gözlerini acıtarak gün yüzüne çıkarıyordu istanbulu. Kadın nefretle çığlık attıkça tüm o tanıdık sokaklar etraflarına toplanıyordu. Kız kulesi bir çırpıda, çamur denizinden sökülüp diplerinde bitiyordu. Boğazı elleriyle parçalarken Beni unuttun, terk ettin! diyordu. Öyle çok ağlıyordu ki, bir çiçek olsaydı ellerinde, o an yeşeriverirdi. Kin Çiçeği.
istanbul bir harabeye dönüştüğünde, kadının haykırmaya hali kalmamıştı. Ellerinde kalbi, sessizce ağlıyordu. Şimdi rüzgarlar hem Cansunun hem kadının canını yakıyordu. Biraz daha yağsın istiyorum. Senle beni arındıracak kadar. Bizi ayıran her neyse, alıp götürecek kadar. Cansu bunları söylerken, öyle çok yağdı ki yağmur Ve bu yollarca, yıllarcaymışçasına süren yolculuğu o an sona erdi.
Uyandığında, insanlar gitmişlerdi. Şemsiyesi elinde, sahile doğru ilerledi. Güneş yavaş yavaş yakıyordu sırtını. Ilık ılık, tane tane yüzüne dokunan şey, ince ve nazik bir yağmurdu. Üsküdarın o güzel manzarasına bakıp Çok zor değilmiş, sandığım kadar. dedi. Yüzünde çok uzaklardan gelen birinin yorgunluğuyla, çantasından bir kart çıkarıp numarayı çevirdi.
- Abla? Evet, benim. istanbuldayım, senin için. Seni seviyorum.
Bir düş yolculuğuna çıkmıştı. Koşuyor, sonra yorulup yürüyordu. Dağlar aşmıştı ama hep aynı yerde buluyordu kendini. Kendinden gidip, kendine geldiği bir yoldu bu. Gittiği yer, yağmurların dünyaya düştüğü yer olmalıydı. Gözlerinden dökülen insanlığın, dahil olmalıydı. Bıçak gibi keskin rüzgarlar bedenine saldırıyor, kirli saçlarını çekiştiriyordu. Ufalıyordu git gide, aşınıyordu. Hiçbir şey hissetmedi. Etrafına bakındı. Bir yaşam kırıntısı aradı kendinden başka. Her şey çamura bulanmıştı. Öyle bir çamurlaşma ki, insanlığın doğuşundaki kadar saf ve bihaberdi dünyadan. insanlar vardı, ama kiminin elleri, ayakları yoktu. Düşe kalka dolanıyordu aralarında. Kiminin geriye sadece kalpleri kalmıştı. Bir canlıya ait olamayacak kadar çamurdan bir kalp. Hayatta olması, kendisi için yolculuğun henüz bitmediği anlamına geliyordu. Bir çığlık duyuyordu derinlerden. Arkasına döndüğünde birini gördü. Kadın, kocaman gözleriyle çamura bulanmış elleriyle tuttuğu kalbine ağlıyordu. Siyah saçları, karanlıkları aydınlık kılardı. Öyle tanıdık, öyle Cansuydu ki! Ama gözlerindeki nefret rüzgarlara savaş açıyor, sevgisi kendine bile yetmiyordu. Cansu, kadına doğru düşe savrula koştu, yardım etmek istiyordu. Uzatıverdi elini. Elleri kirlendi. Çamurdan bir tokat yedi. Benden nefret ediyor, diye düşündü. Ve kadın bunu söylediğinde koca bir şehrin çamuru bir anda akmaya başladı. Güneş, Cansunun uykusuz gözlerini acıtarak gün yüzüne çıkarıyordu istanbulu. Kadın nefretle çığlık attıkça tüm o tanıdık sokaklar etraflarına toplanıyordu. Kız kulesi bir çırpıda, çamur denizinden sökülüp diplerinde bitiyordu. Boğazı elleriyle parçalarken Beni unuttun, terk ettin! diyordu. Öyle çok ağlıyordu ki, bir çiçek olsaydı ellerinde, o an yeşeriverirdi. Kin Çiçeği.
istanbul bir harabeye dönüştüğünde, kadının haykırmaya hali kalmamıştı. Ellerinde kalbi, sessizce ağlıyordu. Şimdi rüzgarlar hem Cansunun hem kadının canını yakıyordu. Biraz daha yağsın istiyorum. Senle beni arındıracak kadar. Bizi ayıran her neyse, alıp götürecek kadar. Cansu bunları söylerken, öyle çok yağdı ki yağmur Ve bu yollarca, yıllarcaymışçasına süren yolculuğu o an sona erdi.
Uyandığında, insanlar gitmişlerdi. Şemsiyesi elinde, sahile doğru ilerledi. Güneş yavaş yavaş yakıyordu sırtını. Ilık ılık, tane tane yüzüne dokunan şey, ince ve nazik bir yağmurdu. Üsküdarın o güzel manzarasına bakıp Çok zor değilmiş, sandığım kadar. dedi. Yüzünde çok uzaklardan gelen birinin yorgunluğuyla, çantasından bir kart çıkarıp numarayı çevirdi.
- Abla? Evet, benim. istanbuldayım, senin için. Seni seviyorum.
Gündemdeki Haberler
güncel Önemli Başlıklar
