bugün
- bik bik'in mutfağına konuk olmak27
- yunanistan23
- hayvan gibi acı salça yemek3
- irmik helvası vs un helvası18
- macar pasaportuyla 184 ülkenin vizesiz gezilmesi11
- yapay zeka sohbet botları ve flört2
- aşka düşmek2
- gürsel tekin'in görevden alındığı iddiası2
- aylık 414 bin lira iyi para mıdır sorunsalı2
- katatespizartmasinın mutfağına konuk olmak28
- 2026 temmuz ayı nasıl geçti16
- erkelerin ayak bileğini gösterme çabadı10
- dekolteye bakar mısınız11
- sözlükte güzel ve eğlenceli kızların çaylak olması12
- sözlük erkeklerinin helvaları11
- en çaresiz hissettiğinde kime gidersin19
- paranın üstüne instagram adresini yazan sığır6
- japonya23
- ofisteki kadınların yazın dekolte işini abartması17
- katates ve mermi'nin sözlükten kovulması6
- granny sevgili3
- fırın poşetinde tavuk patates2
- kızlar çaylak yapılmasın kampanyası11
- ilk buluşmaya bugatti veyron ile gelen kız7
- güzel kızların çaylaklığını merici çeksin7
- borsa 10 000 lere gidebilir mi5
- bik bikle yemek yapmak10
- ketçap aromalı ruffles10
- adanalı ateist10
- 1 milyon verecekler mali yayında donunu indirecek8
- türk kahvesi7
- gammaz çetesi çökertildi8
- 31 çekerken dinlenecek şarkılar2
- priapizm3
- melamin tabak5
- eye of the tiger dinleyerek yapılabilecek şeyler4
- üşüyen erkek12
- ekşi bir yazar kaybetti uludağ bir yazar kazandı5
- hiç porno izlememiş erkek9
- daş göprü sarmsağ geldih2
- keşke küçükken sanayiye verselerdi3
- gelecek partisi'nin kapanması12
- 30 temmuz 2026 cem küçük'ün gözaltına alınması11
- gürcistan26
- inek sütü içmemize rağmen inek olmamamız4
- japon karı alacan eşikte diz çökecek2
- cinle karşılaşınca yapılacak ilk hareket10
- king crimson epitaph dinleyip hüzünlenmek2
- bir insanı unutamamak4
- çocuklarin ve ergenlerin manifest aşkı10
bir ulaş oral şiiri. post modern aşk'a arabesk altyazılar kitabından.
Basmakalıp literatürler, işte, sonunda bırakıyor gözlerindeki eşkıyayı
Toplu firarlara mahal vermeden, tuhaf, cam, aplik bir yansımanın kemiklerinden
Aşağılarda silahlı saldırılar, fuhuş masalları, soruşturmalar, kaçışlar,
Gecenin içinde gizlenen bir define haritasında saklıyor eşkıyalar biletlerini maceranın
Öfkeyle ve tuhaf bir yüz çekimserliği gibi yanık deriler,
avangard kuşaklar çarpışıyorlar, karışıyor gece, keskin bir bıçaktan
cam damlıyor usul usul, bir opera başlıyor, maskeli markizler geçiyor salonlardan,
Schubert anlatıyor, Boş bırakmıyor Vivaldi, Dışarıda gürültü, kan gövdenin içinde,
parça parça cinayetler işleniyor, işte, sonunda başlıyorlar yeniden gözlerindeki eşkıyalar
içimdeki gecelere hükmetmeye. işte, sonunda macera yenileniyor ikimizin nebzinde de.
Toprak benim çarmıhım,
çamurdan iki melek dualarım...
Ürkek bir yılan gibi içime sokuluşun, bir bıçak kadar keskin,
Camı sıvılaştıran bir yangın gibi boğazımda düğümleniyor lanetin.
Denizde başka masallar okunuyor, hırlayan itler görünüyor, kaçıyorsun şiirlerden, neden?
Kimsenin bilmediği bir tarih: ellerinde içli bir hastalık yatıyor,
Ellerinde maceralar için biletler, biz bizle karışıyoruz bir tek, harmanlanıyoruz
Camevlerinden itaatsiz melekler giriyor gökkubbemizin. Adın aklımda aranıyor,
Tüm zabıtalar, kervanlar, haramiler peşinde, arıyorlar,
Adın aranıyor, adın, konaklarda, eski bahçelerde, kavak ağaçlarında,
Tarih akıyor saçlarından, derin bir su kanalı gibi geçiyor tarih
Gözlerinde ela gözlü eşkıyalar, titreyişler, paşalar, nazırlar,
Ağırlık merkezindeki hüzün ve gönül yaşı, sanki bir rimbaud ihtişamı
Gözlerindeki ela gözlü eşkıyalar her daim sana yepyeni adlar koyuyorlar.
Bir kaçış başlıyor, yüzün yokoluyor, sanki benden bir şeyler gizliyor tarih.
Ayakuçlarında bir sır taşıyor camdan bir sır, isimsiz bir sevgili olarak kalıyorsun
Yokoluyorsun yokolunca yüzün. Balo bitmiş, operada tüm maskeler yere inmiş,
Sokaktaki maceralarda şiddet ilerlemiş kanı görmüş. Bıçaktan hâlâ cam damlıyor,
Adın konmuyor, sokuluyorsun bir yerlerde saklanıyorsun. Gizli bir yüzün karanlık
Laneti gibi çok seviyorum, aşkımla arıyorum seni! işte, sonunda ismine karşılık
Bir tarih taş bir plaktan gramafonun iğnesine değdiriliyor besbelli!!!
Müzik Yükseliyor,
Çamur banyolarında dansediyor dualarım.
Gramafonun iğnesinden, burgulu duygusundan tuhaf, karışık,
Gothik bir esinti dikdörtgen görüntüleriyle sertçe beliriyor.
Yüzüne doğru döndürüyorum sesi, titreşimler karıncalandırıyor maskeni,
Yüzün beliriyor, yitmiyor tarih. Konuşacaksın artık, konuşacaksın
Biliyorum, bekliyorum, adını arıyorum gardolabın yaşlı ve vurdumduymaz çekmecelerinde,
Gömme banyolarda, masa takvimlerinde, saatli maarif takvimlerinde,
Zamanın eczasında, eczanın yalancılığında...
Yüzün görünüyor, tanrım ne kuşku, sorgulamadan bir laneti içiyorum.
işte, sonunda ağzın da görünüyor, görünüyorsun.
işte, sonunda tüm çağları devirmiş bir kutsal devlet gibi adını söylüyorsun.
Dışarıdan bir çığlık, derinden bir son bölüm, ikilemler, barok tanrı,
Ölüm, geçiyor içimden: En çaresiz kalanların akıttığı boşuna zaman...
Ölüm: iklimi kuru bir mevsimin yaz akşamına sığınan kervan.
Ölüm ihtişamlı geçmişi bir darbeyle, anlık bir delikanlı narasıyla yıkan sünepe oğlan!!!
isteklere bileniyorum, taş plaklara, dudaklarına bileniyorum,
eşkıyalar geri dönüyorlar beni çevirmeye, Zaman’a izmarit bakıyorum.
Zaman’ı eczalaştıran hiçbir şeyi anlayamıyorum bir anda.
Topraktan ince filizler yeşerip büyüyorlar, çamuru eritiyor yağmurlar
Biliyorum, Zaman’a karşı gelen bir tek şey var yalnızca
ölünüp dualarında büyücülerle oynaşan: -adının ilk harfindeki ölümüm-
lydia...
Panzehrini arıyorum gardolabın yaşlı, vurdumduymaz çekmecelerinde
sonra vücudumun en mahrem yerlerinde, cebimde, paraların tura yüzlerinde.
tüm organizmalarımda sesin, antika bir gramofondan yıllanmış bir tango oluyorsun birden
ben zaten kronoloji özürlü bir tarihte yaşıyorum ve tarihin en ucube sınavında
en zor soruyu duyuyorum sesinden: lanete bile bile düşüyorum,
bir tahta atı ipotek ederek içine düşüyorum panzehri olmayan lanetli bir sevdanın.
O sevdanın içinde puslu hayaller, hayalperest düşünceler, kongreler,
Münakaşalar, senatolar bekliyorlar yollarını kırmızı halılarla
Dünya değişiyor, puslanıyor, yine eski yollar yapılıyor, eski köprüler,
Eski mimarlar yeniden başlıyorlar yaşlanmaya, tarih yeniden yazılıyor
Sıfırdan ve son kez, son hızla, son gaz... Bir kervan usul usul ilerliyor,
Bekleniyor, gelmiyor, rötar yapıyor kervan, kılavuzlar intihar ediyor.
Entrika içinde yeni bizanslılar doğuyorlar böylece. Huzur, bir mevsim
kadar gerçek, bir peygamber gibi uluysa da değişiyor, heyecanlanıyor dünya.
Haramiler saklandıkları yerden yavaş yavaş çıkıyorlar, gözlerindeki eşkıyalarda görüyorum,
Ellerinde olan dünyanın kaderinde, haramiler saltanatını istiyorlar,
Laneti, senin lanetli sevdanın büyüsündeler onlar. Senin için dev yollar,
Som altından yollar yaptırıyorlar, bak, gör!!!
Bense yalnız bir kayalıkta bekliyorum gölgeni, gücüm yok,
isyanlarda, savaşlarda, kurtuluşlardan başı dik ayrıldım, yitirdim gücümü.
Mağrur, ayakta bir eski savaşçı gibi şimdi lanetli sevdanla raksediyorum.
Bir gece, işte, sonunda basıyor Sard’ı haramiler.
Dört kabilenin dört altın tacı atlarının sırtında, dört kutsal emanet
Bir beşinci gerçeği arıyorlar, kılıçtan geçiriyorlar evleri,
Bir beşinci gerçek sensin, biliyorum, tutuyorum kollarından kaçırmak için seni
Duymuyor kulakların, antika gramafonun yıllanmış tangosundasın hâlâ,
“lydia” diyorum, “gel benimle, bütün isyankârlar gibi
yıkıp varolanı yepyeni bir varlık yaratmak için çabalayalım
kökünden dinamitlenmiş bir taş ocağına benzetip, yeniden yaratalım bu şehri!”
duymuyorsun. Evlerden ölüm fışkırıyor kıpkırmızı rengiyle caddeye,
seni arıyorlar haramiler, yaklaşıyor dünyanın sonu, gücün ibresi kötülüğe,
cehalete, ihtirasa dönüyor. Hınzır ve fahişe sokaklar yeniden yapılanıyorlar.
Seni arıyorlar, seni buluyorlar sonunda, ölümüne bir savaşı kazanıyorlar,
Dünya duruyor
Tılsım tamamlanıyor
Dudakların tanımıyorlar artık beni!
kapkara oluyor yüzün, kapkara altın saçların, kırışıklar sarıyor tenini
yaşlanıyorsun. Öpüyorlar, kucaklıyorlar, sana güç veriyorlar güya!!! YALAN!
Sana güç verdiklerini söyledikleri şey seni senden alıyor,
Alyuvarların siyanür doluyor, kanın altın, bir imparatoriçe yaratıyorlar akıllarınca...
Seni, kendi dünyalarını yeniden yaratmak, büyüyü bozmak için kullanıyorlar.
Mutluluk büyücüleri dayanamıyorlar, ölüyorlar yavaş yavaş lydia! DUR!
Kırışıklaşan tenin altınla sıvandığında lydia kalacak mı yerinde?
içinde, kalp dediğin yeri bir elmas doldurduğunda yine küçük tıkırtılarla atacak mı kalbin?
Gözlerinin içini dev istiridyelerden çıkma inciler doldurduğunda sen, sen olabilecek misin?
Durdur dünyayı, durdur, bir tek sen yenebilirsin ihtirası, durdur onu!
Durduramıyorsun, ihtiras herşeyi satın alıyor...
Evrim başlıyor, altın heryanını kaplıyor usul usul, büyüyor içindeki yangın,
Alev alıyor, tutuşuyor, evrim ilerliyor, bitmesi için sıcak yağmurlar gelmeliler
Saklandıkları yerlerden, bulutlarla anlaştım fazla mesai için, gelmiyorlar,
Gelmeyecekler bir başka bahara kadar.
Sapsarı zerafetin kaybolmuş, yatıyorsun toprağa, yağmuru bekliyorsun gökyüzünün altında
Yarıyorum kalabalığı, zehirli bir öpücükle sarılıyorum henüz ölmemiş dudaklarına
Öldürüyorum seni lydia,
Ben ki bir asi
Ben ki bir isyankâr, seni bırakmıyorum dünyaya,
Dünyayı sana bırakmıyorum, dünyayı kurtarıyorum,
Tılsımı bozuyorum.
Sabahların göğsünde çiğdemli yapraklar beliriyorlar aniden
intiharın oluyorum, ölümün, genzimde düğümlenmiş sözcüklerle
Bir çöle bereketi getiriyorum, hayatı geri döndürüyorum Kral Yolu’na.
Bu masal, bu orman, bu çöl, bu yassı acılar şimdi sevgilim kalbime enden büyük duran
Ölmek zor, biliyorum, çok zor ölmek kullanmadan öldürülmenin adını
Yaşamak zor masallarda, zamanın yalancı eczasıyla
işte, sonunda, kerevetinde masalın, göğsünde oturuyor artık toprağım
Çamurdan meleklerim dağlarda, başka çağlarda
Ölmeliyiz lydia, ölümünle yaşamalısın bendeki mahrem dualarında
Durmadan yepyeni bir iklim, gözlerinde acımasız eşkıyalar, durmadan yeni ölümün
Öpüp dudaklarımdan beni önce, doğurmalısın yeni nesillerini özümün
Doğurgan bir masal perisi olmalısın gökkuşağının altında.
Oysa,
Karanlık bir ormanın en ite kopuğa açık yerlerinde alıngan bir ağaç gibiyim lydia
Al, işte, sonunda dolu dolu bir yaşam sunuyorum sana benden ardakalanlarla
Çanları çalıyor kaybolmuş bedenim,
Çanlara vuruyor kurak söylevlerim
Ne salonlar, ne localar, ne büyük isyanlar, savaşlar lydia
şu an bastığın yerdeyim, geçtiğin her toprağın katman katman altında
bölme umutsuz şarkılarla uykusunu yorgun bedeninin
mundar ve pahalı bir silüetle seviş hep nehir kenarlarında
lydia....seninle....
sırçadan bir zamanda;
bu dünyada ya da öbür dünyada...
Basmakalıp literatürler, işte, sonunda bırakıyor gözlerindeki eşkıyayı
Toplu firarlara mahal vermeden, tuhaf, cam, aplik bir yansımanın kemiklerinden
Aşağılarda silahlı saldırılar, fuhuş masalları, soruşturmalar, kaçışlar,
Gecenin içinde gizlenen bir define haritasında saklıyor eşkıyalar biletlerini maceranın
Öfkeyle ve tuhaf bir yüz çekimserliği gibi yanık deriler,
avangard kuşaklar çarpışıyorlar, karışıyor gece, keskin bir bıçaktan
cam damlıyor usul usul, bir opera başlıyor, maskeli markizler geçiyor salonlardan,
Schubert anlatıyor, Boş bırakmıyor Vivaldi, Dışarıda gürültü, kan gövdenin içinde,
parça parça cinayetler işleniyor, işte, sonunda başlıyorlar yeniden gözlerindeki eşkıyalar
içimdeki gecelere hükmetmeye. işte, sonunda macera yenileniyor ikimizin nebzinde de.
Toprak benim çarmıhım,
çamurdan iki melek dualarım...
Ürkek bir yılan gibi içime sokuluşun, bir bıçak kadar keskin,
Camı sıvılaştıran bir yangın gibi boğazımda düğümleniyor lanetin.
Denizde başka masallar okunuyor, hırlayan itler görünüyor, kaçıyorsun şiirlerden, neden?
Kimsenin bilmediği bir tarih: ellerinde içli bir hastalık yatıyor,
Ellerinde maceralar için biletler, biz bizle karışıyoruz bir tek, harmanlanıyoruz
Camevlerinden itaatsiz melekler giriyor gökkubbemizin. Adın aklımda aranıyor,
Tüm zabıtalar, kervanlar, haramiler peşinde, arıyorlar,
Adın aranıyor, adın, konaklarda, eski bahçelerde, kavak ağaçlarında,
Tarih akıyor saçlarından, derin bir su kanalı gibi geçiyor tarih
Gözlerinde ela gözlü eşkıyalar, titreyişler, paşalar, nazırlar,
Ağırlık merkezindeki hüzün ve gönül yaşı, sanki bir rimbaud ihtişamı
Gözlerindeki ela gözlü eşkıyalar her daim sana yepyeni adlar koyuyorlar.
Bir kaçış başlıyor, yüzün yokoluyor, sanki benden bir şeyler gizliyor tarih.
Ayakuçlarında bir sır taşıyor camdan bir sır, isimsiz bir sevgili olarak kalıyorsun
Yokoluyorsun yokolunca yüzün. Balo bitmiş, operada tüm maskeler yere inmiş,
Sokaktaki maceralarda şiddet ilerlemiş kanı görmüş. Bıçaktan hâlâ cam damlıyor,
Adın konmuyor, sokuluyorsun bir yerlerde saklanıyorsun. Gizli bir yüzün karanlık
Laneti gibi çok seviyorum, aşkımla arıyorum seni! işte, sonunda ismine karşılık
Bir tarih taş bir plaktan gramafonun iğnesine değdiriliyor besbelli!!!
Müzik Yükseliyor,
Çamur banyolarında dansediyor dualarım.
Gramafonun iğnesinden, burgulu duygusundan tuhaf, karışık,
Gothik bir esinti dikdörtgen görüntüleriyle sertçe beliriyor.
Yüzüne doğru döndürüyorum sesi, titreşimler karıncalandırıyor maskeni,
Yüzün beliriyor, yitmiyor tarih. Konuşacaksın artık, konuşacaksın
Biliyorum, bekliyorum, adını arıyorum gardolabın yaşlı ve vurdumduymaz çekmecelerinde,
Gömme banyolarda, masa takvimlerinde, saatli maarif takvimlerinde,
Zamanın eczasında, eczanın yalancılığında...
Yüzün görünüyor, tanrım ne kuşku, sorgulamadan bir laneti içiyorum.
işte, sonunda ağzın da görünüyor, görünüyorsun.
işte, sonunda tüm çağları devirmiş bir kutsal devlet gibi adını söylüyorsun.
Dışarıdan bir çığlık, derinden bir son bölüm, ikilemler, barok tanrı,
Ölüm, geçiyor içimden: En çaresiz kalanların akıttığı boşuna zaman...
Ölüm: iklimi kuru bir mevsimin yaz akşamına sığınan kervan.
Ölüm ihtişamlı geçmişi bir darbeyle, anlık bir delikanlı narasıyla yıkan sünepe oğlan!!!
isteklere bileniyorum, taş plaklara, dudaklarına bileniyorum,
eşkıyalar geri dönüyorlar beni çevirmeye, Zaman’a izmarit bakıyorum.
Zaman’ı eczalaştıran hiçbir şeyi anlayamıyorum bir anda.
Topraktan ince filizler yeşerip büyüyorlar, çamuru eritiyor yağmurlar
Biliyorum, Zaman’a karşı gelen bir tek şey var yalnızca
ölünüp dualarında büyücülerle oynaşan: -adının ilk harfindeki ölümüm-
lydia...
Panzehrini arıyorum gardolabın yaşlı, vurdumduymaz çekmecelerinde
sonra vücudumun en mahrem yerlerinde, cebimde, paraların tura yüzlerinde.
tüm organizmalarımda sesin, antika bir gramofondan yıllanmış bir tango oluyorsun birden
ben zaten kronoloji özürlü bir tarihte yaşıyorum ve tarihin en ucube sınavında
en zor soruyu duyuyorum sesinden: lanete bile bile düşüyorum,
bir tahta atı ipotek ederek içine düşüyorum panzehri olmayan lanetli bir sevdanın.
O sevdanın içinde puslu hayaller, hayalperest düşünceler, kongreler,
Münakaşalar, senatolar bekliyorlar yollarını kırmızı halılarla
Dünya değişiyor, puslanıyor, yine eski yollar yapılıyor, eski köprüler,
Eski mimarlar yeniden başlıyorlar yaşlanmaya, tarih yeniden yazılıyor
Sıfırdan ve son kez, son hızla, son gaz... Bir kervan usul usul ilerliyor,
Bekleniyor, gelmiyor, rötar yapıyor kervan, kılavuzlar intihar ediyor.
Entrika içinde yeni bizanslılar doğuyorlar böylece. Huzur, bir mevsim
kadar gerçek, bir peygamber gibi uluysa da değişiyor, heyecanlanıyor dünya.
Haramiler saklandıkları yerden yavaş yavaş çıkıyorlar, gözlerindeki eşkıyalarda görüyorum,
Ellerinde olan dünyanın kaderinde, haramiler saltanatını istiyorlar,
Laneti, senin lanetli sevdanın büyüsündeler onlar. Senin için dev yollar,
Som altından yollar yaptırıyorlar, bak, gör!!!
Bense yalnız bir kayalıkta bekliyorum gölgeni, gücüm yok,
isyanlarda, savaşlarda, kurtuluşlardan başı dik ayrıldım, yitirdim gücümü.
Mağrur, ayakta bir eski savaşçı gibi şimdi lanetli sevdanla raksediyorum.
Bir gece, işte, sonunda basıyor Sard’ı haramiler.
Dört kabilenin dört altın tacı atlarının sırtında, dört kutsal emanet
Bir beşinci gerçeği arıyorlar, kılıçtan geçiriyorlar evleri,
Bir beşinci gerçek sensin, biliyorum, tutuyorum kollarından kaçırmak için seni
Duymuyor kulakların, antika gramafonun yıllanmış tangosundasın hâlâ,
“lydia” diyorum, “gel benimle, bütün isyankârlar gibi
yıkıp varolanı yepyeni bir varlık yaratmak için çabalayalım
kökünden dinamitlenmiş bir taş ocağına benzetip, yeniden yaratalım bu şehri!”
duymuyorsun. Evlerden ölüm fışkırıyor kıpkırmızı rengiyle caddeye,
seni arıyorlar haramiler, yaklaşıyor dünyanın sonu, gücün ibresi kötülüğe,
cehalete, ihtirasa dönüyor. Hınzır ve fahişe sokaklar yeniden yapılanıyorlar.
Seni arıyorlar, seni buluyorlar sonunda, ölümüne bir savaşı kazanıyorlar,
Dünya duruyor
Tılsım tamamlanıyor
Dudakların tanımıyorlar artık beni!
kapkara oluyor yüzün, kapkara altın saçların, kırışıklar sarıyor tenini
yaşlanıyorsun. Öpüyorlar, kucaklıyorlar, sana güç veriyorlar güya!!! YALAN!
Sana güç verdiklerini söyledikleri şey seni senden alıyor,
Alyuvarların siyanür doluyor, kanın altın, bir imparatoriçe yaratıyorlar akıllarınca...
Seni, kendi dünyalarını yeniden yaratmak, büyüyü bozmak için kullanıyorlar.
Mutluluk büyücüleri dayanamıyorlar, ölüyorlar yavaş yavaş lydia! DUR!
Kırışıklaşan tenin altınla sıvandığında lydia kalacak mı yerinde?
içinde, kalp dediğin yeri bir elmas doldurduğunda yine küçük tıkırtılarla atacak mı kalbin?
Gözlerinin içini dev istiridyelerden çıkma inciler doldurduğunda sen, sen olabilecek misin?
Durdur dünyayı, durdur, bir tek sen yenebilirsin ihtirası, durdur onu!
Durduramıyorsun, ihtiras herşeyi satın alıyor...
Evrim başlıyor, altın heryanını kaplıyor usul usul, büyüyor içindeki yangın,
Alev alıyor, tutuşuyor, evrim ilerliyor, bitmesi için sıcak yağmurlar gelmeliler
Saklandıkları yerlerden, bulutlarla anlaştım fazla mesai için, gelmiyorlar,
Gelmeyecekler bir başka bahara kadar.
Sapsarı zerafetin kaybolmuş, yatıyorsun toprağa, yağmuru bekliyorsun gökyüzünün altında
Yarıyorum kalabalığı, zehirli bir öpücükle sarılıyorum henüz ölmemiş dudaklarına
Öldürüyorum seni lydia,
Ben ki bir asi
Ben ki bir isyankâr, seni bırakmıyorum dünyaya,
Dünyayı sana bırakmıyorum, dünyayı kurtarıyorum,
Tılsımı bozuyorum.
Sabahların göğsünde çiğdemli yapraklar beliriyorlar aniden
intiharın oluyorum, ölümün, genzimde düğümlenmiş sözcüklerle
Bir çöle bereketi getiriyorum, hayatı geri döndürüyorum Kral Yolu’na.
Bu masal, bu orman, bu çöl, bu yassı acılar şimdi sevgilim kalbime enden büyük duran
Ölmek zor, biliyorum, çok zor ölmek kullanmadan öldürülmenin adını
Yaşamak zor masallarda, zamanın yalancı eczasıyla
işte, sonunda, kerevetinde masalın, göğsünde oturuyor artık toprağım
Çamurdan meleklerim dağlarda, başka çağlarda
Ölmeliyiz lydia, ölümünle yaşamalısın bendeki mahrem dualarında
Durmadan yepyeni bir iklim, gözlerinde acımasız eşkıyalar, durmadan yeni ölümün
Öpüp dudaklarımdan beni önce, doğurmalısın yeni nesillerini özümün
Doğurgan bir masal perisi olmalısın gökkuşağının altında.
Oysa,
Karanlık bir ormanın en ite kopuğa açık yerlerinde alıngan bir ağaç gibiyim lydia
Al, işte, sonunda dolu dolu bir yaşam sunuyorum sana benden ardakalanlarla
Çanları çalıyor kaybolmuş bedenim,
Çanlara vuruyor kurak söylevlerim
Ne salonlar, ne localar, ne büyük isyanlar, savaşlar lydia
şu an bastığın yerdeyim, geçtiğin her toprağın katman katman altında
bölme umutsuz şarkılarla uykusunu yorgun bedeninin
mundar ve pahalı bir silüetle seviş hep nehir kenarlarında
lydia....seninle....
sırçadan bir zamanda;
bu dünyada ya da öbür dünyada...
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar