bugün
- moraliniz bozukken ne yapıyorsunuz14
- çağla idi20
- şiir yazan erkek16
- ünlüler neden uyuşturucu kullanır4
- sözlük kızlarının siteye fotoğraf atması17
- birini kırmadan nasıl iletişimi kesersiniz14
- kaşif kozinoğlu'nun ölümünün yeniden araştırılması2
- sözlük erkeklerinin bugünkü kombinleri24
- true neden sevilmiyor sorunsalı27
- kadınları susturmanın en iyi yolu12
- aynı anda iki kişiye aşık olmak13
- yavaş araba kullanmanın daha tehlikeli olması9
- modacıyım ayağına kız tavlayan sözlük yazarı10
- sevişmek istenen ünlüler10
- sarapci koala hatayi28
- sözlüğe mesaj yazar gibi entry giren tipler10
- sözlükteki flört listem9
- çok bekar olan sözlük kızı9
- arkadaşlar özür dilerim10
- özelden alet fotosu atan erkek yazar8
- 0 0 728
- beni linç ettiler abi8
- viski kola15
- ay takvimine göre konserve yapmak10
- sözlük yazarlarının normal kombinleri12
- babaların sorduğu ilginç sorular10
- ne oldu bana6
- mazotun 100 lira olacağı tarih14
- sözlükte her gün bir yazarı şımartıyoruz27
- kendin hakkında gereksiz bir bilgi bırak8
- sosyalleşmenin zorlaşması12
- hava soğudu ulan11
- aklıma takılıyor5
- doymuyorum diye bağıran komşu5
- yediğiniz en ağır dayak5
- karşı cinse sorulan sorular8
- şu an dinlenen şarkıdan bir cümle7
- kız yeğen sahibi olmak5
- efsane albüm isimleri4
- flört etmeyi reddetmek2
- sözlükte cilveleşen yazarlara eksi oy vermek6
- fusya semsiyeli yabanci7
- traveler vs iock6
- beni kimsenin gözünde canlandıramaması5
- gocu abi7
- hamas19
- ak partililerin apoya villa yaptırması30
- bu başlık altında saçmalıyoruz7
- evlenmek istememenin garip karşılanması9
- ailem güvende10
sevdiği entry'ler
ilk ortaya çıkışı emevi devletine kadar uzanan oluşumdur(bir ruhban sınıf olup olmadığı üzerinde ise tartışılabilinir). oluşumu ise gerçek anlamda "devletten bağımsızdır". ulema sınıfının teşekkülü ve inkişaf etmesi ise camiler aracılığı ile olmuştur ve buna binaen islam dünyasındaki düşünce alanındaki bir çok değişiklik ve mezhebin ortaya çıkması bundan dolayıdır. Ama zaman ilerledikçe devlet ulemayı da hesaba katmak zorunda kalmıştır, hususiyetle bu kişilerin halk üzerindeki tesiri önemli bir etkendir.
ulemanın konumu ise nizamiye medresesinin açılışına kadar oldukça serbesttir ve genel anlamda bakıldığında herhangi bir siyasi otoritenin de güdümünde değildir. bu nokta-i nazardan incelendiğinde ulema hem halkın menfaatlerini savunmuştur hem de yeri geldiğinde doğruları halifenin yüzüne bile söylemekten çekinmemiştir;[her ne kadar genelleme yapmasak da hem devletten yana olanlar hem de ona karşı vaziyet alanlar da bulunmaktaydı] bunun en klasik örneği ise Ahmed B. Hanbel ile halife mem'un arasındaki cereyan eden mütezile mezhebinin tanınması konusundaki vakadır. Ama ulemanın bu bağımsız konumunu sağlayan amil ise devletten maaş almamalarıdır. ama bu durum çok uzun sürmemiştir. 1060'larda açılan nizamiye medresesi; egemen ideolojinin savunucusu haline gelerek ulemayı da bu girdabın içersine çekmeye başlamıştır. zaten bu süreçten sonra da medresede ulemaya maaş bağlanmasından tutun hangi kitabı okunması gerektiği gerçeğine kadar bir çok şey devlet tarafından belirlenmiştir.
Osmanlı devletindeki durumu eski müslüman devletlere nazaran ciddi anlamda farklılık arzeder. Özellikle bu farklı durumu fatihin uyguladığı osmanlı tarihindeki en büyük iki merkeziyetçilik hareketinin ilkinden almıştır(ikincisi ii.mahmud döneminde gerçekleştirilmiştir). Osmanlı ulemasının da esas olarak devlet güdümündeki bu halinin kökenleri nizamiye medresesinin kurulması ile egemen ideolojinin bir aracısı duruma gelen ulemadan etkilenmiştir.
Fatih döneminde kurulan "sahn medreseleri" ve bunların içerdiği "hiyerarşik yapılanma" özellikle medresedeki bilimsel çalışmaları derinden etkilemiştir. Osmanlı'da bu "hiyerarşik yapılanma"da yükselme esas olarak sarayda isim yapabilmeye dayalı olmakla birlikte sahn müderrisliği zamanın en gözde mesleklerinden birisiydi. buna ise sadece 8 kişi seçilebiliyordu bu çeşit bir yapılanmanın da ister istemez ulema arasındaki haset ve çekememezlik fitilini ateşlediği bilinmektedir ki ulemanın gereken ilgiyi ilmi çalışmalara yönlendirmek yerine kendilerini bu tip entrikalar içersinde bulmuştur. Buna da en klasik misal olarak "molla lütfi" verilebilir.[molla lütfi şeriatın pragmatik anlamda kullanılmasının bir örneğini temsil eder. osmanlı'da sunni mezhebi kuralları uyarınca bir zındık ya da mülhid'in işlediği suçtan dolayı ettiği tövbe kabul edilmektedir. maliki mezhebinde ise tersi durum sözkonusudur. sanığın ettiği tövbe-belki de samimi olmadığı gerekçesi ile- kabul edilmez ve şimşir-i şeriat ile maznun salbolunur. lütfi olayında ise -lütfi defalarca tevbe etmesine rağmen- seyf-i şeriat ile-maliki mezhebi kuralları uygulanarak- salb olunmuştur.
yukarıdaki söylenenlerden hareketle osmanlı'da çok ciddi boyutlarda din ile devlet arasındaki bir girift yapı sezinlenmektedir[osmanlı toplumunda zındıklar ve mülhidler, ahmet yaşar ocak, tarih vakfı yurt yay.] ki bu girifit yapı zındık ve mülhidvari hareketlerin cezalandırması anlamında bir meşrutiyeti temsil etmiştir.[dini kurallara karşı olmanın devlete karşı olmak anlamında tefsir edilmesi/yorumlanması gibi]. bu anlamda özellikle devlet şeriatı kendi amaçları için kullanmıştır. "din devletleşmiş, devlet de bir anlamda dinleşmiştir"[c. fleisher, Tarihçi Mustafa Ali Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı 1541-1600 Cornell H. Fleischer Tarih Vakfı Yurt Yayınları]. örfün varolması bu anlamda tek başına kanıt olarak ifade edilebilir. devletin bu kerte güçlü olmasını ise halil inalcık'dan da yola çıkarsak örfün kökenlerine kadar götürmemiz gerekir ki eski türk devletlerinde hükümdarlığın alamet-i farikası olarak bir örf ilan edilmesi[osmanlı imparatorluğunda devlet hukuk ve adalet/eren yay) buna misaldir ve bunun da diğer türk devletleri aracılığı ile osmanlıya tevarüs ettiği bir gerçektir. bununla birlikte devletin güçlü bu denli güçlü olmasında bizans etkisi de istinkar edilemez).
ulemanın konumu ise nizamiye medresesinin açılışına kadar oldukça serbesttir ve genel anlamda bakıldığında herhangi bir siyasi otoritenin de güdümünde değildir. bu nokta-i nazardan incelendiğinde ulema hem halkın menfaatlerini savunmuştur hem de yeri geldiğinde doğruları halifenin yüzüne bile söylemekten çekinmemiştir;[her ne kadar genelleme yapmasak da hem devletten yana olanlar hem de ona karşı vaziyet alanlar da bulunmaktaydı] bunun en klasik örneği ise Ahmed B. Hanbel ile halife mem'un arasındaki cereyan eden mütezile mezhebinin tanınması konusundaki vakadır. Ama ulemanın bu bağımsız konumunu sağlayan amil ise devletten maaş almamalarıdır. ama bu durum çok uzun sürmemiştir. 1060'larda açılan nizamiye medresesi; egemen ideolojinin savunucusu haline gelerek ulemayı da bu girdabın içersine çekmeye başlamıştır. zaten bu süreçten sonra da medresede ulemaya maaş bağlanmasından tutun hangi kitabı okunması gerektiği gerçeğine kadar bir çok şey devlet tarafından belirlenmiştir.
Osmanlı devletindeki durumu eski müslüman devletlere nazaran ciddi anlamda farklılık arzeder. Özellikle bu farklı durumu fatihin uyguladığı osmanlı tarihindeki en büyük iki merkeziyetçilik hareketinin ilkinden almıştır(ikincisi ii.mahmud döneminde gerçekleştirilmiştir). Osmanlı ulemasının da esas olarak devlet güdümündeki bu halinin kökenleri nizamiye medresesinin kurulması ile egemen ideolojinin bir aracısı duruma gelen ulemadan etkilenmiştir.
Fatih döneminde kurulan "sahn medreseleri" ve bunların içerdiği "hiyerarşik yapılanma" özellikle medresedeki bilimsel çalışmaları derinden etkilemiştir. Osmanlı'da bu "hiyerarşik yapılanma"da yükselme esas olarak sarayda isim yapabilmeye dayalı olmakla birlikte sahn müderrisliği zamanın en gözde mesleklerinden birisiydi. buna ise sadece 8 kişi seçilebiliyordu bu çeşit bir yapılanmanın da ister istemez ulema arasındaki haset ve çekememezlik fitilini ateşlediği bilinmektedir ki ulemanın gereken ilgiyi ilmi çalışmalara yönlendirmek yerine kendilerini bu tip entrikalar içersinde bulmuştur. Buna da en klasik misal olarak "molla lütfi" verilebilir.[molla lütfi şeriatın pragmatik anlamda kullanılmasının bir örneğini temsil eder. osmanlı'da sunni mezhebi kuralları uyarınca bir zındık ya da mülhid'in işlediği suçtan dolayı ettiği tövbe kabul edilmektedir. maliki mezhebinde ise tersi durum sözkonusudur. sanığın ettiği tövbe-belki de samimi olmadığı gerekçesi ile- kabul edilmez ve şimşir-i şeriat ile maznun salbolunur. lütfi olayında ise -lütfi defalarca tevbe etmesine rağmen- seyf-i şeriat ile-maliki mezhebi kuralları uygulanarak- salb olunmuştur.
yukarıdaki söylenenlerden hareketle osmanlı'da çok ciddi boyutlarda din ile devlet arasındaki bir girift yapı sezinlenmektedir[osmanlı toplumunda zındıklar ve mülhidler, ahmet yaşar ocak, tarih vakfı yurt yay.] ki bu girifit yapı zındık ve mülhidvari hareketlerin cezalandırması anlamında bir meşrutiyeti temsil etmiştir.[dini kurallara karşı olmanın devlete karşı olmak anlamında tefsir edilmesi/yorumlanması gibi]. bu anlamda özellikle devlet şeriatı kendi amaçları için kullanmıştır. "din devletleşmiş, devlet de bir anlamda dinleşmiştir"[c. fleisher, Tarihçi Mustafa Ali Bir Osmanlı Aydın ve Bürokratı 1541-1600 Cornell H. Fleischer Tarih Vakfı Yurt Yayınları]. örfün varolması bu anlamda tek başına kanıt olarak ifade edilebilir. devletin bu kerte güçlü olmasını ise halil inalcık'dan da yola çıkarsak örfün kökenlerine kadar götürmemiz gerekir ki eski türk devletlerinde hükümdarlığın alamet-i farikası olarak bir örf ilan edilmesi[osmanlı imparatorluğunda devlet hukuk ve adalet/eren yay) buna misaldir ve bunun da diğer türk devletleri aracılığı ile osmanlıya tevarüs ettiği bir gerçektir. bununla birlikte devletin güçlü bu denli güçlü olmasında bizans etkisi de istinkar edilemez).