bugün

Saat gecenin 21'i. Erenköy ile Suadiye arasındaki tren yolunun iç mahallelere doğru kendi değişkenliğini yaşayan bölümünde; çinileri çoktan dökülüp, çeşmesi çoktan kurumuş bir gariban çeşme...
Ve Rıza Bey...
Ve saçlarını atkuyruğu biçiminde toplamış bir tazecik kız...
ikisi de birbirlerini tanımışlardı.
* * *
Kız, Rıza Bey'in bir saat önce uğrayıp bir paket Samsun sigarası aldığı bakkal Hasan Efendi'nin küçük kızıydı.
Demek alfabe harflerinin sıra sayılarından şifre düzenleyip sigara paketinin içine "Saat 21'de Mavi Çeşme'nin yanına tabancayı getireceğim" diye pusulayı koyan bu kızdı.
* * *
Rıza Bey sezinler gibi oluyordu durumu. Görmüş geçirmiş, ufak tefek, emekli gemi telsizcisinin dudaklarında bir gülücük yayılır gibi oldu. Amerikan filmlerindeki vurucu kırıcı gangsterlerin sesiyle:
- Getirdin mi tabancayı, dedi.
Kız, diz boyu bir şaşkınlığın korkulu tekleyişiyle önce:
- E... Evet... E...vet diye kekeledi...
Sonra da:
- Ha... Ha... Hayır, dedi...
* * *
Rıza Bey, atkuyruğu saçlı genç kızın, gerdeksiz gerdeklere benzeyen toy ustalığına yüklenmek istemedi:
- Demek, dedi, çaktırmadan sevgiline vereceğin sigara paketini, zavallı baban bana verdi.
Kız ne söyleyeceğini bilemiyordu. Ama yine de sormadan edemedi. Olağanüstü bir buluş sandığı şifresinin bu kadar çabuk nasıl çözüldüğünü merak etmişti:
- Şey... dedi. Peki nasıl okuyabildiniz yani... hani...
Rıza Bey:
- Senin ilk bulduğunu sandığın o şifre, fonetik bir alfabe olan hiyeroglif döneminden kalmadır, dedi. Benim şifreyi nasıl çözdüğüm önemli değil de; senin babanın tabancasını sevgiline niye getirmeye kalktığın önemli bu öyküde?..
- Nereden biliyorsunuz babamın tabancası olduğunu?
- O zaman kimin tabancasını getirdin?
Kız içini çekti:
- Sizin sandığınız gibi bir iş değil bu, dedi. Sakatlandığı için yeni emekliye ayrılmış bir demiryolları görevlisi, babama ödeyemediği veresiye hesabı karşılığında, kendisine verilmiş beylik tabancayı rehin bırakmıştı. Emekliye ayrıldıktan sonra, tabancayı geri istemişler. O da ikramiyesini henüz alamadığı için, borcunu ödeyecek durumda değil. Tabancasını gelip isteyemiyor. Ona yardımcı olmak istedim.
Rıza Bey, babacan bir sesle:
- Çok mu seviyorsun o emekli amcanın oğlunu, diye sordu.
Kızdan bir yürek fıskiyesi yükseldi:
- Çok seviyorum.
- Sevmek ayıp değildir. Ancak, şifre senin delikanlının eline değil, benim elime geçti. Şimdi ne yapacağız?
* * *
Kız, birden iç suyu kesilivermiş bir küskünlüğe düşmüştü. Çenesi titriyordu:
- Bilemiyorum, dedi.
Rıza Bey:
- Sıkma canını dedi, bir çaresini buluruz. Sen şimdi götür o tabancayı yine babanın rehin aldığı eşyanın arasına koy. Ben sevgilinin babası için kefil olur, tabancasını geri verdirtirim.
- Evet ama nasıl?
- Neydi emekli demiryolcunun adı?
- Ruşen Gececi...
- Ben yarın Hasan Efendi'ye uğrar, Ruşen Gececi'nin eski bir dostu olduğumu, ödeyemediği hesaba kefil olabileceğimi söyler; bıraktığı emaneti geri vermesini rica ederim. Sen de sevgiline; babanın, Ruşen Bey'e güvendiği için emaneti geri vermeye hazır olduğunu söylersin. Sorun kapanır.
* * *
Atkuyruğu saçlı kız, o gariban çeşme başında Rıza Bey'in boynuna sarıldı.
- Siz isterseniz bizi evlendirebilirsiniz de, dedi.
Rıza Bey, kızın omuzunu okşadı, hafif yana bükülen boynuyla:
- O kadarını kendim için de pek beceremedim, dedi.
Ve kızı bir daha yaşanmayacak duyguların dünyasıyla baş başa bırakarak, karanlık sokakların içinde bilinmez bir gölge gibi kayboldu.

çetin altan
© copyright 2005 - 2026