bugün
- götünden tanırım seni8
- erkeklerin bir kızda aradığı kriterler9
- allah'ın yasakladığı cinsel ilişkiler6
- her konuda bilgisi olanı ukala diyerek hor görmek6
- sözlüğe renk katan yazarlar hangi rengi katıyor23
- sürekli birilerine cevap yetiştirmek10
- en çok ihanet eden burçlar7
- sözlüğe renk katan yazarlar6
- sarı poşet kudurtması15
- celal şengör'ün burç yorumu6
- iyiliğin yan etkileri4
- hava burçları3
- evliliği ayakta tutan güçler13
- oğlak burcu kadını4
- true nickli yazar13
- y o r u l d u m5
- kova burçlari bakar misiniz5
- türkiye de muhalefet var mı10
- tas kafa traşlı hırt sorunu12
- arkadaşlar grup açıyorum gelmek ister misiniz5
- afrikalılar gariban avrupa emperyalist yalanı17
- manisada okul saldırısı17
- bik bik'in neden bu kadar tatlı olması7
- inşaat mühendislerindeki dayanılmaz çekicilik4
- iş hayatında takılan maskeler5
- kış geliyor6
- yılbaşında marketler havai fişek satmalı3
- kutsi2
- siyaset üstü yazarlar9
- tai lung10
- z kuşağı9
- beyaz torosta büyümüş kaltaklar4
- pkk lılar ermeni dölüdür deyince hırttıran hırt9
- beleş tuvalet kağıdı ve beleş sıvı sabun3
- evlatlığın eşiyle cinsel ilişkiye girmek yasaktır2
- çok hastayım sözlük2
- eski arkadaşlarınızın fotoğrafları2
- kendinden bile sakladığın şey4
- dr serkan aygın2
- sözlükte herkesin kavga edecek bir şey bulması5
- atatürk'e tapmak'ya da reis tapmak3
- derin düşüncelere dalmış görünen insan4
- berbere gidince söylenenler5
- tayyip ölünce başa kim geçecek sorunsalı3
- husiler yüzünden gemilerin 15 gün gecikmesi8
- sahipsiz çocuklara ne olur2
- sözlüğümde siyaset istemiyorum kampanyası8
- halk tv haberciliği5
- türkiye bir kedi cumhuriyetine nasıl dönüştü8
- mel mel abi dün neden bira içmeye gelmedin6
kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağım.
bahar bulaştı ya hayata, ağaca, suya, içimde öyle bir seyahat kımıldıyor ki, diren direnebilirsen... yüreğim bavulunu toplamış çoktan; ruhum sırtlamış çantasını.. "uzaklar" çekiyor içimdeki seyyahın tasmasını...
marianne faithful sanki şarkı değil, derdimin nedenini söylüyor radyoda: "saçlarında ılık rüzgarla, spor bir araba sürerek, parise hiç gitmediğini 37 yasinda fark etti".
buket uzuner, yaşayageldiği hayatın anlamsızlığını 37nci yaşgününde idrak eden bir kadının öyküsünü anlatıyor "karayel hüznü"nde... bıkkın kadın, doğum gününün sabahında, büyük boy bir beyaz kağıda kırmızı rujla şu notu yazıp bırakıyor evdekilere:
"bugün benim doğum günüm. değişiklik olsun diye bu kez size domuz kanından nefis bir çorba hazırladım. içine de zehir kattım. ben alplere gidiyorum; çünkü 37 yaşıma girdim ve hala alp dağlarına gidemediğimi ayrımsadım. kalırsam, asla gidemeyeceğimi anladım. kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağımı da....hoşçakalın".
* * *
"yaşamak değil. beni bu telaş öldürecek" dediği gibi şairin; o telaşla, bırakın paris yolunda ılık rüzgarlara taratmayı saçlarımızı, sevdigimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz...
gözümüz saatte söyleştik hep, koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık. hep yetişilecek bir yerler vardı, aranacak adamlar, yapılacak işler... bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin terine bulaştı; başkalarının hayatı, bizimkini aştı.
kör karanlıkta çalar saat sesi yerine, kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hababam erteledik. 20li yaşlardayken 30lara kurduk saatin alarmını, 30larımızda 40lara, belki sonra 50lere...
lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat, kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size, artık uyku girmez oluyor gözlerinize...
doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda, söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda... özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz; vakti gelip sandıktan çıkardığınızda bir de bakıyorsunuz ki, tedavülden kalkmış...
* * *
jorge luis borgesin derledigi babil kitaplığında papininin "ödenmeyen gün" adlı bir öyküsü vardır. güzel bir prensesin başından geçenleri anlatır:
22 yaşındayken bu prensese bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir. hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve "bana gençliginizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz sona ermeden onu gün gün size geri ödeyecegim" der.
prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye... 23 yerine 24 yasina basar o yıl yaşgününde. yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... ancak ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük alacağını tek tek tahsil etmeye başlar. özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle ve körpe bir bedenle girer salonlara... gece odasına sızmayı başaran aşıklari, gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler... her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur. çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark daha da açılır. fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun" gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.
ancak sayılı gün çabuk geçer. kalan günlerini hoyratça harcayan prenses, geri isteyebilecegi sadece bir günü kaldığını fark eder: "bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlik..."
atesli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için o tek günü özenle saklar. bu son yasam parasını harcamak için çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...
nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.
"o gün" geldiginde adam, en şık elbisesi ve titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını... kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada mumların yandığını görür. bir süre bekledikten sonra meraklanıp prensesin kapısını tıklatır. yanıt gelmeyince açıp girer. dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada prenses aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır. yüzü bembeyazdır. gençliğinin dönmesini beklerken son nefesini vermiştir prenses... adam bu ani ölümün nedenini yerde buldugu mektupta okur. satırlar, borçlu beyefendiye aittir:
"soylu prenses!.. size borçlu olduğum son gençlik gününü geri veremeyeceğim için çok üzgünüm. (..) en derin bağlılığımla..."
* * *
erikler, kirazlar, çileklerle çıkageldi mi haziran, pupa yelken kıpırdanır içim...
saçlarını ilik rüzgarlara salıp uzak başkentlere spor arabalar süren coşkulu kadınların şarkılarını dinlerim haziranda...
ardında veda mesajları bırakarak hep ertelediği düşlerinin peşisıra yüksek dağlara tırmanan öfkeli kadınların öykülerini okurum. ve geleceğe ödünç verdigim yaşanmamış günlerimin yasını tutarım sessiz sedasız...
yaşam... o hepimize borçlu olan hergele, öder inşallah bir gün hesabını... yaşarız ertelediklerimizi, "gençliğimizin son günü" çalınmadan elimizden...
(bkz: can dündar)
bahar bulaştı ya hayata, ağaca, suya, içimde öyle bir seyahat kımıldıyor ki, diren direnebilirsen... yüreğim bavulunu toplamış çoktan; ruhum sırtlamış çantasını.. "uzaklar" çekiyor içimdeki seyyahın tasmasını...
marianne faithful sanki şarkı değil, derdimin nedenini söylüyor radyoda: "saçlarında ılık rüzgarla, spor bir araba sürerek, parise hiç gitmediğini 37 yasinda fark etti".
buket uzuner, yaşayageldiği hayatın anlamsızlığını 37nci yaşgününde idrak eden bir kadının öyküsünü anlatıyor "karayel hüznü"nde... bıkkın kadın, doğum gününün sabahında, büyük boy bir beyaz kağıda kırmızı rujla şu notu yazıp bırakıyor evdekilere:
"bugün benim doğum günüm. değişiklik olsun diye bu kez size domuz kanından nefis bir çorba hazırladım. içine de zehir kattım. ben alplere gidiyorum; çünkü 37 yaşıma girdim ve hala alp dağlarına gidemediğimi ayrımsadım. kalırsam, asla gidemeyeceğimi anladım. kalırsam düşlerimi, arzularımı hep ertelemek zorunda kalacağımı da....hoşçakalın".
* * *
"yaşamak değil. beni bu telaş öldürecek" dediği gibi şairin; o telaşla, bırakın paris yolunda ılık rüzgarlara taratmayı saçlarımızı, sevdigimizle doyasıya bir sohbet bile edemedik biz...
gözümüz saatte söyleştik hep, koşuşur gibi seviştik, yarışır gibi çalıştık. hep yetişilecek bir yerler vardı, aranacak adamlar, yapılacak işler... bir sonraki günün telaşı, bir öncekinin terine bulaştı; başkalarının hayatı, bizimkini aştı.
kör karanlıkta çalar saat sesi yerine, kuşluk vakti, kızarmış ekmek kokusu veya yavuklu busesi ile uyanma düşlerini hababam erteledik. 20li yaşlardayken 30lara kurduk saatin alarmını, 30larımızda 40lara, belki sonra 50lere...
lakin öyle yanlış kurgulanmış ki hayat, kuşlukta uyanma fırsatını sunduğunda size, artık uyku girmez oluyor gözlerinize...
doyasıya söyleşmek, telaşsız sevişmek için bol zamana kavuştuğunuzda, söyleşecek, sevişecek kimsecikler kalmıyor yanınızda... özenle yarına sakladığınız bir sarı lira gibi ömrünüz; vakti gelip sandıktan çıkardığınızda bir de bakıyorsunuz ki, tedavülden kalkmış...
* * *
jorge luis borgesin derledigi babil kitaplığında papininin "ödenmeyen gün" adlı bir öyküsü vardır. güzel bir prensesin başından geçenleri anlatır:
22 yaşındayken bu prensese bir beyefendi sürpriz bir teklifle gelir. hasta kızı için gençlik yılları aradığını söyler ve "bana gençliginizden bir yıl ödünç verirseniz, ömrünüz sona ermeden onu gün gün size geri ödeyecegim" der.
prenses henüz o kadar gençtir ki, cömertçe gözden çıkarır bir yılı; ödünç verir beyefendiye... 23 yerine 24 yasina basar o yıl yaşgününde. yıllar yılı hatırlamaz verdiği borcu... ancak ne zaman ki 40 yaşını aşar ve o dillere destan güzelliği bozulmaya yüz tutar; arar beyefendiyi ve 365 günlük alacağını tek tek tahsil etmeye başlar. özellikle balo günleri, bütün çizgileri yok olmuş bir yüzle ve körpe bir bedenle girer salonlara... gece odasına sızmayı başaran aşıklari, gece yarısından sonra yüzünün nasıl kırıştığını hayretle gözlerler... her gençleşmenin ardından uyanış anı daha acı verici olur. çünkü yaşı ilerledikçe, o hali ile 23 yaşı arasındaki fark daha da açılır. fark açıldıkça "bir gün, bir saat, bir an olsun" gençlik aşısını tatmak daha güzel gelir.
ancak sayılı gün çabuk geçer. kalan günlerini hoyratça harcayan prenses, geri isteyebilecegi sadece bir günü kaldığını fark eder: "bir günlük ışık, sonra sonsuza dek karanlik..."
atesli bir sevgilinin bütün bedenini okşaması için o tek günü özenle saklar. bu son yasam parasını harcamak için çılgınca bir istek duysa da kıyamaz bir türlü...
nihayet evine gelip, öyküsünü dinleyen ve dizlerine kapanarak gençliğinin son gününü kendisiyle geçirmesi için yalvaran bir adamın teklifini kabul eder.
"o gün" geldiginde adam, en şık elbisesi ve titreyen yüreğiyle açar bahçe kapısını... kadının villasına girer, iki kişilik hazırlanmış masada mumların yandığını görür. bir süre bekledikten sonra meraklanıp prensesin kapısını tıklatır. yanıt gelmeyince açıp girer. dört bir yana savrulmuş görkemli giysilerle dolu odada prenses aynanın karşısında bir kanepeye uzanmıştır. yüzü bembeyazdır. gençliğinin dönmesini beklerken son nefesini vermiştir prenses... adam bu ani ölümün nedenini yerde buldugu mektupta okur. satırlar, borçlu beyefendiye aittir:
"soylu prenses!.. size borçlu olduğum son gençlik gününü geri veremeyeceğim için çok üzgünüm. (..) en derin bağlılığımla..."
* * *
erikler, kirazlar, çileklerle çıkageldi mi haziran, pupa yelken kıpırdanır içim...
saçlarını ilik rüzgarlara salıp uzak başkentlere spor arabalar süren coşkulu kadınların şarkılarını dinlerim haziranda...
ardında veda mesajları bırakarak hep ertelediği düşlerinin peşisıra yüksek dağlara tırmanan öfkeli kadınların öykülerini okurum. ve geleceğe ödünç verdigim yaşanmamış günlerimin yasını tutarım sessiz sedasız...
yaşam... o hepimize borçlu olan hergele, öder inşallah bir gün hesabını... yaşarız ertelediklerimizi, "gençliğimizin son günü" çalınmadan elimizden...
(bkz: can dündar)
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar