1. .
    tan morgul yazısıdır ve pek tabiki c/p...

    bu yazı en basit deyişle bir futbol sevdalısı, en karmaşık haliyle de "solcu" futbol sevdalısının büyüdükçe karmaşıklaşan ama asla eksilmeyen sevdasının özetidir, itirafıdır, meşrulaştırmasıdır ve asla sönmeyen aşkıdır -tek sevgili ama binlerce kaçamağıyla.. ve inananlar için öyle bir ay vardır ki, bir tv, bir nebze sıvı (olmasa da olur) ve birkaç tanede mürit, yol arkadaşı (fazlası ibadeti bozar, azı imanı kuvvetlendirir) dünyaya bedeldir. dünya kupası öyle bir ibadettir ki, 4 senede bir olması inançlı yüreklerde korkunç bir özlem yaratsa da, hasret çeşitli ara mevlitlerle, cumalarla idare edilir hale getirilir; avrupa şampiyonası, şampiyonlar ligi, derbiler falan filan. ama hiçbiri asla onun yerini tutmaz, onun sevabı her zaman daha büyük olur, hatta her maç bir sevap kazandırır, finalin sevabı ise hiç bilinmez. böyle self-servis sevap alakartı, başka bir yerde zor bulunacağından, dünyevi ve uhrevi her istek, arzudan el çekilir, rahat elbiseler giyilir, en iyi koltuk kapılır ve semah dönülmeye, hu çekmelere başlanır. ne de müthiş olur!..

    yaklaşık 17 senemi -'90 italya'ya kadar- (her memleket evladı gibi), zamanımı ve hayallerimin çoğunu sek bir biçimde futbola endeksleyerek tükettim, bazen abartarak, bazen ayartarak. sek futbol aşkıyla '78 arjantin (sadece finali hatırlıyorum), ilk milli oluşum '82 ispanya (iyi hatılıyorum) ve '86 meksika'yı (hatırlamak ne kelime, ezbere biliyorum) beynime yazmıştım. tabii bu sırada dünya kupaları geçmeye bizde büyümeye başlıyorduk: hem memleketten, hem de abilerimin üstünden özal ve 12 eylül tortuları kalkmaya başlıyor, '90'a bir sene kala '89'da memlekete bahar geliyordu; bizim de gençliğimize bir haller olmaya. abileri, ablaları farklı dinlemeye, müfredat kitaplarının dışına çıkmaya, arkadaşlarla gruplaşıp müzikler yorumlamaya başlıyorduk, an'lar geliyor ve sanki birileri omuzdan tutup halaya katmaya çalışıyordu düşüncülerimizi.

    henüz üniversiteli olmadığımız için, bir şekilde kapsam dışı bırakıldığımızdan futbol aşkımızı alabildiğine yaşayıp, legalitenin ve meşru günlerin son keyfini çıkarıyorduk. bu arada '90 italya'yla beraber benim kuzen isveç'ten geliyor ve koşturuyorduk her gün televizyonun başına ve maçtan sonra da mahalledekilerle top sahamıza. bir başka oluyordu maç bitimi tazesi futbol oynamalar... her birimiz birer yıldız oluyorduk, ama ben hep maradona'yı kapardım (ki maradona, yavaş yavaş yaşlanıyor, ama hâlâ oynuyor ya, yeterli... tanrılar yaşarken hep onlara inanacaksın).
    ama birşeyler değişiyordu... mesela okul bitmiş, dünya kupası var; lakin göz kayıyor gazetelerin birinci sayfasına ve dert ediliyor memleket sathında olanlar, sadece memlekette mi, diğer memleketlerde olanlar da... takım tutmalar da buna göre belirlenir oluyor: kamerun, nasıl bir ülke? ya varsa bir dikta falan? lakin olmuyor, üçüncü dünyacılık damarımız tutuyor, mazlumu seviyoruz. ahali maç seyrinde iken yapıyoruz bir çıkıntı, sadece muhabbete bir alt-yazı oluyor, zaten başta kendimiz ikna olmamışız ki?

    netice, biz yinede fazla detaya girmiyoruz, safımız net koyuyoruz: "yerimiz ezilenlerin yanı." bu arada memlekette islâmcı hareket yükseliyor, cumhuriyet tedrisatını temizden almışız, arap emirliklerine hafif tilt oluyoruz, ama almanya (o zaman hâlâ "f" takılı) karşısına çıktıklarında araplaşıveriyoruz birden. '88 avrupa fatihi, surinam zengini hollanda, mısır karşısında beraberliği son anda kurtarıyor, çöküyoruz. ama latinlere olan sempatimiz daim oluyor. bir çeşit hemşehri muamelesi görüyorlar. ilk elemeler bitiyor, elimizde kalıyor bir kamerun- hem de grup lideri. her ne kadar biz onları çoktan gönüllerde şampiyon yapsak da, beyaz ingilizler zor da olsa siyah milla'ları, omam biyiklari, kundeleleri kupa dışına ve tekrar rüyalarıma plaseliyor. ve '90, almanların kendilerine yakışır bir şekilde, penaltı gölüyle arjantin'imi yenip ve kupayı alma vesilesi ile nihayete eriyor; maradona'nın gözyaşları arasında. bu yaşlar aslında bir futbol güzelliğinin, zevkinin de bitişinin yaşları oluyordu. maradona hepimiz nezdinde döküyordu yaşlarını ve ne kadar büyük olduğunu, aslında '86'da değil '90'da anlıyordu- bir adamı bu kadar çok kişi severse, o adam ağladığında aslında o değildir ağlayan, o temsilcisidir ağlayanların. bu arada garip birşeyler oluyor, ilk gruplara kadar zayıfın yanında olan bizler, memlekette de yalnız olmadığımızı görüyorduk. kamerun-ingiltere milli maçını, tesadüfen, ağzına kadar insan dolu bir kahvede izlerken kamerun'un golü sonrası galeyana gelen kahve kitlesini görmek beni şaşırtmasa da, gol sonrası yapılan "avrupa, avrupa kolla kendini, bu gelen kamerun'un ayak sesleri" türünden tezahüratvari yaklaşımlar, dönemin avrupa birlikçi yaklaşımlarının yanında, olası bir afrika birliği adaylığımızın ciddi temelleri olduğu, en azından bizim kahvenin kamerun elçiliğini hak ettiği gibi bir tez canlanıveriyordu beynimde. ama biz daha ısınamadan 4 senede bir gelen şenlik bir daha bitiveriyordu.

    '90 italya'dan bir sene sonra bendeniz üniversiteye giriyordu. memleketin durumu iç açıcı olmamaya devam ediyor ve sahip olduğumuz ideolojik vasıf bize ciddi bir eziyet olarak geri döneceğini bas bas bağırıyordu. artık özal'lı dönem bitmiş ve memleket iki çift anahtarla, fizik problemlerinin çözümüne kalıyordu. ülkenin bir tarafı kanamaktayken, diğer kısımları kan ağlıyorken, abilerimiz, ablalarımız okulları bitiriyor, onların yerlerini bizler dolduruyorduk. yerin altıda puslu üstü de puslu, toprak durmaksızın insan istiyor, zonguldak'ta yerin altı da üstü de patlıyordu. yugoslavya yarılmış, yarıktan içeri oluk oluk kan akıyordu. memleket fail birileri meçhul oluyor ve bu meçhuller orayı burayı patlatıyordu. sivas yana yana bitmiyor ve rıfat ilgaz sıcağa dayanamayıp göçüveriyordu. gençler ya ölüyor, ya da poplaşıveriyordu. ardı sıra acayip acayip goller yiyip duruyorduk. herkes sertliğe başvuruyor, biz ise defansa çekiliyor ve nereye koşacağımızı şaşırıyorduk; üniversiteli olmak yine zor ve pek yaman bir meşgale oluyordu. içeride oynamamıza rağmen sürekli deplasmanda gibiydik, herkes "biz bu maçı daha önceden de gördük" derken, biz maçı oynuyor ve her kasti harekette canımız yanıyor, uzun süre yerde yatıyorduk. ama en çok hakemin faul çalmamasına, kartlarını kullanmamasına içerliyor, sinirleniyor ve doluyorduk. potansiyel kırmızı kartlık muamelesi görüyorduk. ve futbol sevgimiz yer-altına çekiliyor, top oynamaya zaman bulamıyor, artık yaşamda maç izlemekten de öncelikli şeyler olabileceğinin farkına varıyorduk! futbol kendi başına konuşulmuyor, en azından futbol muhabbetleri eskisi kadar/gibi olmuyor, sevgili unutuluveriyor, ama ne olursa olsun hiçbir zaman bırakılmıyordu.

    ve '94 abd başlıyor, beraberinde yazı ve tatili getiriyordu. nispeten bünyeler rahatlıyor, ama memleket tam gaz. bu sefer yaşamdan kaçamak yapıp atıveriyorduk kendimizi sevgilinin kollarına. amerikan futbolundan, beyzboldan bozma statlarda (futbola dair ne varsa her şey garipsiyor bu yeni dünyayı, "yok diyor! burası gibi değil benim istediğim memleket") maçlar izliyorduk. gazeteler bu sefer tamamen okunuyor, ona dergiler, kitaplar eşlik ediyor, okulların kapalı olmasının verdiği rehavet, okunanlarla bir şekilde telafi ediliyordu. cemaatten ayrı olmanın verdiği avantaj, futbol sevgisi illegalitesinin ertelenmesine sebebiyet veriyor, yani beklenen oluyordu.

    yine gözler arıyor mazlumları ve maçları ayrı bir özenle izleniliyordu. grup maçları oynanıyor ve daha o andan itibaren kupa kötü oynanacağının sinyallerini veriyordu. üçüncü dünyaya "efendinin" evinde bir haller oluyor, her grupta gelişmişler götürüyordu işi. geçen iki kupanın ve gönüllerin yıldızı kamerun tam 11 gol yiyip grubun sonuna demirlerken, bu sefer başka bir afrika yıldızı kafasını kara kıtadan çıkarıp bas bas bağırıyordu. nijerya, tamamı ihraç, seyr-i şahane takım, grubunun birincisi olarak enfes top oynarken, memleket kahvelerinde hak ettiği yeri alıyordu. ama farklı birşeyler vardı nijerya'yı, kamerundan ayıran. bir kere bayrağında yıldız yoktu, artı kara kıtanın kalabalık ülkesinden gelen haberlerde hiç iç açıcı değildi. fakat maç esnasında, her şeye rağmen nijerya tutuluyor, hem gerçekten iyi oynuyorlar, hem de ne de olsa "üçüncü dünya" ve de "afro" idiler. sömürülmüşlüğün, aşağılanmışlığın bir dizi 90 dakika vesilesiyle intikamı!
    maçlar devam ediyor, gruplar bitiyor, elemlere geçiliyor bizde futboldan bezmeye devam ediyorduk. diğer mazlumlar grubun dibine demir atarken (kolombiya, fas, bolivya...) italya klasik bir ilk dönem kabızlığı yaşıyor (ve bizlere lanet olası bir italya finalinin havasını getiriyordu). bulgaristan sivriliyor ama bizde herhangi bir (siyasi temelde) sempati yaratmıyordu, s.arabistan beklenenden fiyakalı çıkıyor ve nefis/şansız bir hollanda maçı ile gruptan hollanda ile aynı puanı topluyordu. almanya, brezilya, meksika, romanya, isveç beklendiği üzere bir üst tura çıkarken, finaller ilerledikçe mazlumlar kupaya veda ediyor ve bizleri zorlu bir tercih bekliyordu. teselliler olmuyor da değildi, mesela efendi abd kendi memleketinde ancak bir üst tura kadar çıkabiliyor, orada da brezilya'ya yenilip, halkına verdiği bir anlık rahatsızlığı ortadan kaldırıp yine tüm ülke cemil cümle beyzbola, amerikan futboluna ve nba'ye endeksleniyordu. bizde rahat bir nefes alıyorduk.

    bir önceki kupada kamerun'un başına gelenler nijerya'nın da başına geliyor ve bu afro yıldızı, herhangi bir futbolseverin ve mazlumseverin tiksinmesi gereken italya tarafından yine catanacio'yaya yakışır şekilde eleniyorlardı, 2-1. bu arada kupada ilginç ve bir o kadar da (futbol açısından) irite edici kuzey rüzgârı yaşanıyordu: isveç. herhalde '58'ten beri yakaladıkları en iyi kadroyla "artizler" yarı finale kadar yükseliyor, ta ki yarı finalde romario'nun son dakikalarda gelen o kafa golüyle elenene kadar... ne kendine has sosyal-demokrasisi, ne yarattığı refah toplumu ne de örnekliği hiçbir şekilde bizde bir sempati yaratmıyordu, onlar tipik kuzeyliydi ve "bizim" futbolumuzun için elimine edilmeleri lazımdı, bu kadarı bile fazlaydı.
    '98'e gelirken memleket '90'lardaki siyasal-sosyal ivmesini hiç kaybetmiyor, bizimde yüzümüz, tövbe, hiç gülmüyordu. provokasyonlar, ülkeyi boydan boya gezerken, en şaşalısı gazi'de patlıyor, ülkenin varoşları tekrar keşfediliyordu. 1 mayıslar, reytinglere uygun haller alıyor, televizyonda uzun uzun cam-çiçek fetişizmleri yaşanıyordu. bütün ülkeler "habitat konferansı" vesilesiyle istabul'a hücum ederken, taksim'de vatandaş en eziyetli günlerini yaşıyor, kolluk ileride çoğalırken, solcular "vatan"da toplaşıyordu. gazeteciler duvardan düşüyor, cenazeler gündemden bir türlü düşmüyordu. bu arada biz öğrenciler uzun zaman üzerine sokakları tekrar keşfediyorduk, harçlar vesilesiyle. memleket git gide sakallanıyor, ordu vaziyete kıllanıyor, dar alanda ince ince paslaşmalar oluyordu. derken susurluk'un aslında ayrandan itibar olmadığı keşfediliyor, ne olduysa ondan sonra oluyor, evlerin ışıkları yanıp sönüyordu. şubat o dönemler de en acayip 28'ini çekiyordu.

    bu arada biz kemale ermiş, futbol denen merhaleyi artık daha boyutlu olarak ele almaya başlamış ve sol kanattan gelen olası anti-futbol volelerini, şahane plonjonlarla çıkartmaya başlamıştık. artık che'yle, albert camus'yle, gramsci'yle, zapatistalarla, yani yeşil sahaya sevdalı tüm "bizden" zevatla her türlü karşı tezler karşısında en ciddi kaleleri kazanırken, futbol külliyatımızı da tekrar gözden geçirmeye başlıyorduk. geçmişe hızlı dönüşlerle, izlerken bile gözden kaçırdığımız, solcu-isyancı-halkçı-keyifçi-alemci topçuları, antrenörleri, kulüpleri, taraftarları birazda abartarak ama kesinlikle futbolu meşrulaştırarak sandıktan çıkarıyor, eski oyuncaklarını yeniden fark eden çocuklar gibi zevkten japon kale oluveriyorduk. bu arada yanıbaşımızda duran tümü sol kanat futbol delilerini keşfediyor, yavaş yavaş yeraltından çıkmaya başlıyorduk. artık alenen, bağır bağır maç izlemeye başlıyor, siyasi toplantılar sırasında bile dışarı tüyüp cumhuriyetçilerle-falanjistlerin (barcelona-real madrid) maçını ispanya iç savaşı muhabbetleriyle izliyorduk. yüzler gülüyor, ağır muhabbetlere spor gazete ve kitaplarıyla gidilebiliyor, ayıplayanlar ayıpladıklarına, soranlar sorduklarına bin pişman oluveriyor, sanki yılların ezilmişliğini üstümüzden atmak için birbiri ardına patlatıveriyorduk futbol gazellerimizi. ingiliz tersanelerinden, alman madenlerinden, latin amerika'nın kanlı, diktatoryal şehirlerinden, sık ağaçlı ormanlarından, barcelona sokaklarından, bask diyarından, italyan hapishanelerinden, paris'in arka sokaklarından, göçmen mahallerinden "ayaktopu" olup "adeta doksan tabir edilen yerdeki örümcek ağlarını söküp atıveriyorduk."

    ve '98 fransa yaklaşıyor, kitaplar çıkıyor, haberler geliyor, her şey yeniden dikkatle ve önemle inceleniyor, geçmiş kupalar raflardan inmeye gözden geçirilmeye ve tevellüt itibariyle yaşamdan kaçmış starlar yakalanılmaya çalışılıyordu. socrates sosyalistmiş ve brezilyanın sol dergilerine yazılar yazıyormuş, hugo sanchez zapatistalara destek için chiapas'a gidip orada yerlilerle maç yapmış. breitner maocuymuş, lineker solcuymuş ve ırkçılık karşıtı etkinliklere katılıyormuş. cruyff, gullit, butragueno, thuram, chilavert, valdano ve bilemediğimiz daha onlarcası futbolcudan önce insan oldukları için, insanca olan hiçbir şeye yabancı olmayanlar kalplerimizi yeniden keşfe çıkıyorlardı. ama birisi vardı ki, hiçbir şey olmasa bile tahtı sorgu bile kabul etmezdi, lakin o bücür alabildiğine gerçekti ve dışarıdaki dünya top sahasından ibaret değildi: maradona. kafasında artık sadece futbol yoktu ki, dünya batarken o nasıl çıkardı. artık büyümüştü ve kısmete bakın ki aynı anda bizde büyümüştük. pelé, fifa adına çalışıp efendilerin biblosu olurken, maradona futbolun geleceği adına, yalnız başına futbolun krallarına savaş açıyor, baş ağrıları oluveriyordu. uefa, fifa ve futbol endüstrisinin patronları burunlarından kıl aldırmazken, etrafa tehditler savururken, yağıp eserken, imf'den, dünya bankası'ndan farklı davranmazken, futbolcular köle, futbolseverler soyulacak tavuk olmuşken, yeşil sahalardan bir gerilla çıkıvermişti. gönüllerimiz tekrar fethedilmişti. che dövmesi, herhalde en çok ona yakışıyordu! bu iki arjantinli yine sadece kendi ülkelerindeki mazlumların değil tüm dünyanın mazlumlarının kalplerini kazanırken, ezenlerin karın ağrısı oluvermişti. sonuçta o arjantin'in varoşlarından gelip genç yaşta şöhret olmuş, eğitimsiz bir stardı. kullanılacak en iyi malzemeydi ama olmadı. dişlerini kırdı. hiç ofsayta düşmedi mi; düştü. hiç yanlış pas atmadı mı? attı. ama en güzel golleri de her zaman o attı. 86'da ingiltere'ye elle attığı birinci gol sonrası "benim değil tanrı'nın eliydi o" demişti. sonradan değiştirdi lafını, "ne tanrı'nın, düpedüz benim elimdi" diye. acaba hangisiydi doğru olanı!
    '98 fransa... son yaşanmış kupa ve artık nasıl ve kimlerle izleyeceğimiz açıktı. sol kanat zevatla bil cümle davetler kesiliyor, programlar yapılıyor, evler hazırlanıyordu. futbol rahatsızı dostlardan bir aylık anlaşılır bir kopuş yaşanıyordu.

    bu sefer bilgi açısından da yalnız değildik. öğreniyorduk ki, norveç teknik direktörü olsen "beni sosyalist olduğum için eleştiriyorlar, hata yapıyorlar. ben sosyalist değil, komünistim." demiş. haydaa, şimdi norveçi'mi tutacaktık, nasıl olcekti bu iş. tereddüde dikkat, bir adam çıkıyor ve sizin bir kalemde sildiğiniz ekolü tutma noktasına kadar getirebiliyor! yine de norveç ancak mazlumlarla veya iyi oynayan latinlerle oynamadığı zaman tutuldu ancak, o da bizim hiçbir zaman eksilmeyen futbol hastası yanımızdı.

    '94'le kıyaslanırsa nispeten daha iyi şekilde başlayan fransa '98'de, gruplarda iyi maçlar oynanıyor ama mazlumlardan yine ses çıkmıyordu. ülkenin durumu göz önünde bulundurulduğunda pek bir kötü olan paraguay, oynadığı futbolla pek mazlum olmadığını gösterirken (hoş olağandışı paraguay kalecisi chilavert, daha sonra ülkesini bu durumuna pek bir güzel parmak basarak gönlümüze giren diğer bir yiğit olarak kalıyor), grupdaşı ve durumdaşı nijerya ile birlikte gruptan çıkıyorlardı. onlara şili, meksika ve hadi bir de romanya eşlik ediyordu. (hırvatlara ve yugoslavlara mazlum demek içimizden gelmiyordu.) lakin onlarında pili buradan sonra dayanmıyordu. yine de jamaika (tribün şovları ve bob marley tişörtlü tipleri ile, artı bir de onları desteklemeye gelmiş "grunge" fransız gençleri ile), kupanın düzenlendiği yer fransa olunca tunus, fas daha başta ilgimizi çekiyor, en azından bizlere kupa sırasında fransa ve italya'nın kuzey afrika kepazeliklerini tekrar gündeme düşürmemize vesile oluveriyordu. lakin beklenen patlama kuzey afrikalı taraftarla italyan veya fransız taraftarlar arasında olmuyor, ingiltere-tunus maçı sonrası parlak kafalı, ırkçı, sarhoş ingiliz holiganları ile fransa'da oturan tunuslular arasında oluyordu; lakin kavgaya bölgede bulunan diğer göçmenlerle, anti-faşist fransız gençlerinin iştirak etmesini müteakip, ingilizler temiz bir dayak yiyordu.

    bu arada kupada başka ilginçliklerde olmuyor değildi. aylarca beklenen iran-abd maçı olaysız bir şekilde iran'ın galibiyetiyle bitiyor ve biz de oldukça seviniyorduk. durumdan vazife çıkarılıyor; asgari futbol etiği ve siyasi etik açısından, abd kimle oynarsa karşı taraf tutuluyordu. lakin koparttıkları fırtına sadece grup içinde kalıyor ve bu iki düşman gruptan çıkamıyorlardı.

    çeyrek finallere geçildiğinde, maradona'sız bir dünya kupası garipliği hatırlanıyor, fakat arjantin, oynadığı futbolla emaneti devam ettirdiğinin sinyallerini veriyordu. hırvatlar garip bir şekilde ilerlerken, 3-0 almanya galibiyetleri bizleri olası bir almanya finali karabasanından kurtarıyor, dünyanın en berbat formalı hırvat takımının daha katıldığı ilk kupada nereye kadar gideceği merak konusu oluyordu. arjantin, bir önceki maçta ingiltere'ye falkland'ın, pardon '86'nın rövanşını vermiyor, fakat çeyrekte portakallar (hollanda), mavi-beyaz latinlerin midelerini bozuyordu. bu arada olası bir fransa-brezilya finali sanki eşleşmelerle şekilleniveriyordu. lakin, fransa tüm tarihinin en renkli, en az fransız takımını oluşturup, ev sahibi olmanı verdiği avantajı da değerlendirip iyi top oynuyordu oynamasına, ama hırvatlar yerine kupanın afilisi hollanda ile önceden eşleşselerdi ne olurdu ağızlara da sakız olmuyor değildi. afrikalısıyla, berberisiyle, ermenisiyle, arjantin asıllı musevisiyle fransız takımı fransızları coştururken, ırkçı le pen gerçek fransız olmayan bu takımdan utandığını söylüyordu. o kudurmaya dursun zidane coşuyor, djorkaef döktürüyor, mandela hastası thuram defanstan kopup gelip attığı iki golle (hırvatistan'a, karşı) fransa'yı finale taşıyordu.ve beklenen oluyor fransa-brezilya finali, inşaatında zidane'ın babasının çalıştığı stad de france'a dayanıyordu ve '98'in tacı fransa'ya nasip oluyordu. babasının amele olarak çalıştığı statta zizu oynadığı muhteşem futbol ve attığı iki kafayla, cezayir göçmeni fakir ailesinin makus talihine de ebedi kafayı çakarken, artık kimsenin le pen'i dinleyecek hali ve niyeti kalmıyordu. fransa, geçmişine attığı bu kurnaz uzlaşma çalımıyla, dünya kupası tarihinde ilk defa şampiyon oluyor, ülkedeki azınlıklara da başka bir hava geliyordu.
    tarihe soldan bakmakla, maç izlerken kanepenin solunda oturmak arasındaki, bazıları için son derece anlaşılmaz olan problem, sadece dünya kupası'nda değil, futbolu ve dünyasını kafasının ve kalbinde sürekli taşıyanlar için topun göründüğü her yerde en zevkli ve çözülebilir problem olup çıkıveriyor. en başta da söylenildiği gibi bu yazı bir itiraf ve elbette bir meşrulaştırmadır. hayatta inandığımız neyi meşrulaştırmıyoruz ki? yalnız bardağı karıştırmadan söylemekte fayda var, bu bir beklenti değil bir okuma şeklidir. devrimden sonra fransa'da meclisin solunda oturanlar yaşama bakış sebepleri vesilesi ile o tarihsel yaftayı aldığından beri, o vasfı edinen her zevat gibi bizde yaşamda ilgilendiğimiz, sevdiğimiz, anlamak zorunda olduğumuz her şeyi ve şekli sahip olduğumuz noktadan anlamlandırdık ve tanımladık, dünyada da olduğu gibi. ne yeni bir şey keşfettik, ne keşfedileni ısıttık getirdik; sadece kendi kameramızla olanın resmini çektik. her kamerada aynı çekmek zorunda değil elbet.

    dünyanın en komik reçetesi olur herhalde, bir solcu nasıl maç izler, nelere riayet eder takım tutarken, özellikle halkla maç izlerken nasıl yakalar ajitasyon anlarını ve nasıl çıkarır devrimci bilinci "kitlelerin gerici bağrından", gibi reçeteler hazırlamak. tıpkı diğer yaşam reçeteleri gibi. çünkü yaşam hiçbir şeyde izin vermediği gibi futbolda da izin vermez reçeteye. elbette nijerya-isveç maçında nijerya'yı tutarsınız. ama bilirsiniz nijerya iktidarının ne menem bir deccal olduğunu, halk kırılırken futbolcuların nasıl refah içinde yaşadıklarını, hatta diktatörlüğün olası bir galibiyeti nasıl topluma karşı kullandığını... ve karşısındaki medenidir, sosyaldir, hukuktur, insanlıktır. lakin elden gelen bir şey yoktur, bir kere nijerya futbolu hâlâ sokakların, mahalle aralarının taş kaleli, çıplak ayaklı üstü başı yırtık aç çocuklarının ruhunu taşırken, diğeri özel tesisli, gıcır-gıcır formalı, kramponlu, karnı tokların ruhunu taşır. öte yandan başka bir şeydir ezilmişlik. tarih bir yana bırakılır ve o an 90 dakika boyunca sahada eşit olunur, maç sonunda galip gelen taraf olunca mazlumlar, artık bir farklı dolaşmaya başlar o ülkenin insanı kendi caddelerinde, hatta mültecileri de. hatta sadece ülkelerinde değil, kıtalarında da... bazen kıta da yetmez, bir andan üçüncü dünya koalisyonu oluşuverir. bir afrikalı, latin amerikalı, asyalı insanın, türkiye'yi doğru düzgün bilmezken, galatasaray'ı deli gibi desteklemesi gibi bir şeydir bu. veya bir latin amerikalı gerilla grubunun galatasaray-arsenal finalini izlerken basılmaları gibi bir şey. kimi tutuyorlardı sizce?

    şüphesiz futbol sevgimizde tek kriter "solculuk" değil. mesela (maocu) breitner oynuyor diye bir almanya'yı tutmazdım asla, ingiltere baştan aşağı fowler'dan oluştu diye de ingilizleri veya abd takımının tümü seattle'dan gelse ve deli gibi demeçler de verse tutmazdım abd'yi. ama allah'tan dünya kupası'nda latinler var da, kendileri gelişmemiş futbolları gelişmiş, kupanın sonuna kadar tutacak takım buluyoruz. baktık ki onlarda kalmadı, e illa birileri tutulacak, o zaman da ver elini futbol zevki ve bireysel unsurlar. futbolu hoşumuza giden, tribününde ırkçı marşlar olmayan ve birkaç tane de futbolcusu -tamam illa siyasi olmak zorunda değil, insani de olur- güzellik yapmışsa insanlık adına, o zaman rahat oluruz işte.
    ... chacal