bugün
- queen ravenna adlı yazarın cerrah olması6
- üstteki yazar hakkındaki varsayımlarınız6
- sözlükte kim kimle sevgili20
- nervio43
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı35
- arkadaşlar bi bakar mısınız7
- yakıştırdığım çiftler serisi 115
- 10 kasım 20264
- ibrahim çocuğunu keserken gökten brokoli inmesi3
- balık yemeye yunanistan'a giden sözlük yazarı5
- arkadaşlar sizce ben ruh hastası mıyım6
- sabah akşam nervio yu konuşan sözlük9
- yağmurda ıslanan ayakkabı4
- kadınların yaptığı en büyük hata6
- 0 0 7'nin elini öpmek4
- acıbadem taksim hastanesi3
- bütün gün giyilmiş sıcacık kadın botu kokusu9
- karıya şiddet7
- fenerbahçe liverpool maçı saat 20 45 te trt 1 de3
- evlenmek6
- devlet bahçeli7
- entel görünme adına yatakta kitap okuyan zübük4
- kafe açma fikri2
- dedenize sahip çıkar mısınız9
- anın görüntüsü35
- 7 kasım 20262
- herkes kendi işini kurarsa kimse işsiz kalmaz15
- reha muhtar2
- tatlıses çiğköfte vs battalbey çiğköfte2
- allah neler yaratmis3
- muslettin amca14
- 7 kasım 2026 galatasaray amed maçı11
- fon vurguncularının fetva alması9
- sözlük klasikleri12
- ısparta havalimanı5
- boş yolda kırmızı ışıkta bekleme zorunluluğu2
- sudekiray'ın ruj resimleri girmesi3
- teoman müziği bıraktı8
- bir sözlük kızına heimlich manevrası yapmak4
- yağmurlu bir güne uyanmak9
- yağmur altında bankta öpüşmek4
- erkekler neden teşhirci giyinmez9
- aşk5
- kemal sunal'ın en kötü filmi9
- çoçuk sahibi olmadan dünya'dan ayrılmak5
- yılın entrysi2
- kadir mısıroğlu nu takip eden mallar11
- 0 0 73
- note flawless nail enamel oje 78 bittersweet2
- aleksey batrakov vs fyodor dostoyevski4
konu masal olunca gözlerinde biriken damlaları yağmura sunmaktan imtina etmeyen bir derviş gibi oluyorum. kendimi rahat hissetmemi sağlıyor bu masal kelimesi. elimden tutup beni parka götüren annemin ellerini anımsatıyor. neyse.
ismail kılıçarslan tarafından mürekkebin imtiyazına sığınarak yazılmış bir kitap. sözlü olanları makbul olur da mürekkebe dökülenleri olmaz mı? elbet onlar da değerli. kitabı birey yayınları neşretmiş. bize düşen sadece hakkını vermek. alın/okuyun.
kitaptan bir masal:
Zebercet oğlu Zülküf, eski ve inatçı bir masalın yapayalnız kalmış kahramanıdır.
Zülküf, Basradan başladığı yolculuğunu yarılamış, Anadolunun belli başlı şehirlerinden olan Aksaray yakınlarında bir kervansaraya gelip yerleşmişti. Niyeti, birkaç gün burada iyice dinlenip, ardından Avrupa içlerine doğru yolculuk etmekti. Fakat niyet başka, akıbet başka denilmişti ve de doğru denilmişti.
Kervansaraydaki ilk gecesinden sonra adeti olduğu üzere sabah erkenden etrafı dolaşmaya çıkan Zülküf, sonu gelmeyecekmiş gibi duran bozkırın insanı sarıp sarmalayan hüznüne tanıklık etti bir süre. Bozkırı dolaştıkça dün gece kervansarayın bir köşesinde divan sazı denilen enstrümanla çalıp çığıran o adamın niçin o kadar yavaş, niçin o kadar içli çaldığını da anlamaya başlamıştı. Adamcağız, sazın teline bir kez dokunuyor, ardından ellerini titreterek uzun süre o sesin yankılanmasını sağlıyordu. Bu da ritme tarifi zor bir kırgınlık katıyordu. Ne Arap ülkelerinde, ne Afrikada, ne de Hind ellerinde duymuştu böylesini.
Bozkır, aynı zamanda insanda hatırlama duygusunu da uyandırıyordu. Zihin, durmaksızın hatırlamak, yaşadıklarını yeniden yaşamak istiyordu. Oysa hatırlamak, Zülküfün yorgunluğunu biraz daha koyulaştırıyordu. Evet, iyi insanlar görmüş, sağlam dostluklar kurmuş, hatta aşık olup serini meydana bile koymuştu; ama hatıralarında bir yığın kötülük, bir yığın düşman da vardı ve hatırlamaya başlar başlamaz önce onlar hücum ederdi zihnine.
Zülküf, bir ağacın gölgeliğine çöküp zihninin karışıklığını alması için Allaha duaya başlamışken selam olsun sana diyen bir ses işitti. Sesin sahibini cevapsız bırakmak olmazdı:
-Selam olsun sana da.
Zülküf, kendisini selamlayan genci inceledi bir süre. Ayağında çarık, sırtında gri çuhadan bir palto, başında da Anadolu köylülerine mahsus sivri bir külah vardı. Boş olan arabasına koştuğu çelimsiz hayvan, sahibinin fukaralığını ele veriyordu. Zülküfü en çok etkileyen ise genç adamın iri kahverengi gözlerindeki sıcaklık olmuştu. Yeniden seslendi Zülküf:
-Buyur, gölgeyi paylaşalım. Az söyleşelim, az halleşelim.
-Paylaşmaya da, söyleşmeye de, halleşmeye de icabet ederiz çok şükür. Ben yolcuyum, sen mukim. Öyleyse evvelden bana düşer kendimi tanıtmak. Adım Yunus. Yukarlardan geliyorum, Hacı Bektaşi Veliye dert anlatmaya gidiyorum.
-Adım Zebercet oğlu Zülküf. Aslını sorarsan ben de bir garip yolcuyum. işim gücüm şu dünyayı arşınlamaktır. Hacı Bektaşi Veliye dert anlatmaya gidiyorum dedin. Dert dinlediğine göre o bir ulu kişi olsa gerektir. Söyle bakalım Yunus, derdin nedir ve dahi derdinin dermanı Bektaş Velide var mıdır?
Yunus, gelip Zülküfün yanına oturdu. Çıkınından iki bazlama, bir de irice soğan çıkarıp ortaya koydu:
-Bir taraftan kuşluk ekmeğini yiyelim, bir taraftan da konuşalım
Zülküf, yemek yerken iyiden iyiye ısındı Yunusa. Anası onu, tohumluk buğday istemesi için yollamıştı Bektaş Veliye; çünkü Anadolu, bir süredir kıtlık çekiyordu, halk iyiden iyiye yiyecek sıkıntısı çeker olmuştu.
Tüm bunları Yunustan dinleyen Zülküf, iyiliklerini ve kerametlerini başkalarından da duyduğu Hacı Bektaşi Veliyi görmeyi diledi:
-Yunus, yanına bir yol arkadaşı ister misin?
-Benimle Bektaş Veli makamına gelmek mi dilersin?
-iyi bildin. Gerçi biraz sapacağım yolumdan; ama umulur ki bir velinin hayır duasını almaya değer yolu sapıtmak.
-Öyle olsun. Buradan Hacı Bektaşi Veli dergahı bir konaklık mesafedir. Acele edersek yatsıya kalmaz orada oluruz.
-Öyleyse davranıp kervansaraydan atımı alalım da düşelim yola.
Kuşluk vaktinden Hacı Bektaşi Veli dergahının olduğu köy uzaktan seçilene kadar Zülküf anlattı Yunus dinledi, Yunus anlattı Zülküf dinledi. Anlattıkça ısındılar, dinledikçe ısındılar birbirlerine.
iki arkadaş köye girdiklerinde yatsı ezanı okunuyordu. Varıp yetiştiler, Bektaş Velinin ardında namaza durup el bağladılar. Namaz sonrası geceyi dergahta geçirip buğdayı sabah istemeye karar verdiler.
Zülküf, bu tip yerlerde hep huzurla uyurdu. Bu gece de öyle olacak inşallah diye düşünüp vardı uykuya.
Rüya gördü Zülküf.
Rüyasında, Yunusu bir tahta oturmuş, etrafına harflerden yapılma çiçekler saçarken gördü. Kimi aşktı arkadaşının savurduğu çiçeklerin, kimi hikmet, kimi de coşku. Bu ne büyük devlet Yunus diyerek kalktı yattığı yerden.
Sabah namazının ardından postunda oturan Hacı Bektaşi Veli’nin huzuruna vardı iki arkadaş. El öpüp halleştiler. Pir, bir dilekleri olup olmadığını sorunca, sözü Yunus aldı:
-Efendim, ben Sakarya kıyısında anamla oturuyorum. Biliyorsunuz, Moğol istilasından bu yana Anadoluda kıtlık var. Anam kadın dedi ki: Var git Bektaş Veliye. Varıp gidip tohumluğa buğday iste. Eğer verirse bekleme, al gel. Eğer vermezse hiç olmazsa hayır dua iste.
Hacı Bektaşi Veli, Yunusun isteğini dinledikten sonra Zülküfe döndü:
-Ya sen evlat. Senin bir muradın var mı?
Zülküf, apaydınlık yüzlü bu adama söyleyeceklerini hesap etmek için biraz duraklayınca Bektaş Veli tekrar Yunusa döndü:
-Yunus, buğday istersen buğday, himmet istersen himmet vereyim. Ne dersin?
Zülküf, bu teklifi duyunca Yunusa rüyasını anlatmadığına hayıflandı. Yunus, biraz düşündükten sonra cevap verdi:
-Pirim! Anam beni buraya buğday almaya yolladı; sen bana himmet teklif ettin. Himmeti geri çevirmek olmaz; ama ana sözünü çiğnemek hiç olmaz. Ben sana derim ki, bana hem himmet et, hem buğday ver.
Hacı Bektaş-ı Veli gülümsedi:
-Evlat, bu gönül işidir ve dahi seçim işidir. Ya himmet ya nimet.
Yunus, daha fazla direnmedi isteğinde:
-Pirim; annemi kıramam. Ben buğdaya talibim.
Zülküf, arkadaşının büyük bir nimeti kaçırdığını düşünerek üzüldü. Bu duruma müdahale etmesi yakışık almayacağından istemeyerek de olsa sessiz kaldı.
-Öyle olsun, diye bağladı sözünü Hacı Bektaşi Veli, kardeşlere söylerim tohumluk buğdayını verirler.
iki arkadaş, buğdayları arabaya yükleyip çıktılar yola. Uzunca bir sessizlik oldu. Yunus, dönüyor uçsuz bucaksız bozkıra bakıyor, dönüyor buğdaya bakıyor, dönüyor arkadaşına bakıyor, bir türlü nasıl söze nasıl başlayıp derdini nasıl dökeceğini bilemiyordu.
Zülküf, sonucu ne olursa olsun deyip gördüğü rüyayı arkadaşına anlatmaya cesaret edemiyor; açıkcası Yunusun be hey gafil, böyle rüya görülür de anlatılmaz mı? demesinden çekiniyordu.
Sıkıntı büyüdü büyüdü, nihayet iki arkadaş öğle vakti yemek için durduklarında Yunusun dilinden uç verdi:
-Yahu nedir bu? Konuşa konuşa geldik, susa susa gidiyoruz. Ya ne yapaydım Zülküf? Hele sen söyle. Bektaş Veli soru soranda nimet neymiş sultanım, bana himmet gerek mi diyeydik? Peki, böyle dedik. Ya anamıza ne diyeydik?
Zülküf, bozkırın tüm havasını ciğerlerine doldurmak istercesine bir nefes çekti içine:
-Ne diyeceğini bilmem Yunus. Bildiğim şudur ki, nimet de sana sunulmuştur himmet de. Sen dilediğini seçtin. Şimdi pişman olacaksan, varıp dönelim Bektaş Veliye.
Yunus, sabahtan bu yana bunu bekliyordu zaten:
-Varıp dönelim ya. Varıp dönüp himmet isterim, nimet bana gerekmez diyeyim. Haydi Zülküf, durmak olmaz.
ikindi namazı yeni bitmişti iki arkadaş yeniden Hacı Bektaşi Veli dergahına döndüklerinde.
Yunus durmadı. Dosdoğru gidip Bektaş Velinin ellerine sarıldı:
-Sultanım, ben hatamdan döndüm. Buğdayların senin olsun. Ben ille de himmet isterim.
Bektaş Veli, gülümsedi:
-Senin nasibin bu kapıda değildir Yunus.
-Etme sultanım. Böyle deyip kolumu kanadımı kırma sultanım.
-Yunus, senin yolun kardeşimiz Taptuk Emrenin dergahına doğru olsa gerektir ve de nasibini o dergahta bulsan gerektir. Bir hırka bir lokma diyip çile çeksen ve de orada büyük devlete kavuşsan gerektir.
Sözü ikiletmedi Yunus:
-Ferman, senin fermanındır.
iki arkadaş, gerisin geri düştüler yola. Bu kez coşkun akan ırmaklar gibiydi Yunus. Dili açılmış, şiir söyler olmuştu:
Dirsin Şeyh'in aşkına
Yalın ayak başı açık
Er var dirlik dirlikmiş
Yalın ayak aç değil
Durmuş marifet söyler
Erene Yunus Emrem
Yol eriyle yoldadır
Yolsuza yoldaş değil
Zülküf, atını yedeğe alıp öküz arabasında yanına oturduğu arkadaşı Yunusa dalgın dalgın sordu:
-Peki şimdi yolun nereye?
Yunus, Zülküfle yollarının burada ayrıldığını anlayıp üzüldü:
-Önce Sakarya kıyısına, bizim haneye. Ardından Taptuk dergahına, çile çekmeye.
Yoruldu Zülküf. Dünya onu, gördükleri onu, anladıkları onu yordu. Zaten yorgundu Zülküf, zaten bitkindi. Sonra açtı ve okudu: Göklerin ve yerin bilinmeyen, görülüp gözlenemeyen yüzü Allah elindedir. Ve var olan her şey hep O'na döndürülecektir. Öyleyse O'na kulluk et; O'na güven, O'na dayan; çünkü Rabbiniz yapıp ettiklerinizden asla habersiz değildir.
http://www.cemaat.com/node/2518
ismail kılıçarslan tarafından mürekkebin imtiyazına sığınarak yazılmış bir kitap. sözlü olanları makbul olur da mürekkebe dökülenleri olmaz mı? elbet onlar da değerli. kitabı birey yayınları neşretmiş. bize düşen sadece hakkını vermek. alın/okuyun.
kitaptan bir masal:
Zebercet oğlu Zülküf, eski ve inatçı bir masalın yapayalnız kalmış kahramanıdır.
Zülküf, Basradan başladığı yolculuğunu yarılamış, Anadolunun belli başlı şehirlerinden olan Aksaray yakınlarında bir kervansaraya gelip yerleşmişti. Niyeti, birkaç gün burada iyice dinlenip, ardından Avrupa içlerine doğru yolculuk etmekti. Fakat niyet başka, akıbet başka denilmişti ve de doğru denilmişti.
Kervansaraydaki ilk gecesinden sonra adeti olduğu üzere sabah erkenden etrafı dolaşmaya çıkan Zülküf, sonu gelmeyecekmiş gibi duran bozkırın insanı sarıp sarmalayan hüznüne tanıklık etti bir süre. Bozkırı dolaştıkça dün gece kervansarayın bir köşesinde divan sazı denilen enstrümanla çalıp çığıran o adamın niçin o kadar yavaş, niçin o kadar içli çaldığını da anlamaya başlamıştı. Adamcağız, sazın teline bir kez dokunuyor, ardından ellerini titreterek uzun süre o sesin yankılanmasını sağlıyordu. Bu da ritme tarifi zor bir kırgınlık katıyordu. Ne Arap ülkelerinde, ne Afrikada, ne de Hind ellerinde duymuştu böylesini.
Bozkır, aynı zamanda insanda hatırlama duygusunu da uyandırıyordu. Zihin, durmaksızın hatırlamak, yaşadıklarını yeniden yaşamak istiyordu. Oysa hatırlamak, Zülküfün yorgunluğunu biraz daha koyulaştırıyordu. Evet, iyi insanlar görmüş, sağlam dostluklar kurmuş, hatta aşık olup serini meydana bile koymuştu; ama hatıralarında bir yığın kötülük, bir yığın düşman da vardı ve hatırlamaya başlar başlamaz önce onlar hücum ederdi zihnine.
Zülküf, bir ağacın gölgeliğine çöküp zihninin karışıklığını alması için Allaha duaya başlamışken selam olsun sana diyen bir ses işitti. Sesin sahibini cevapsız bırakmak olmazdı:
-Selam olsun sana da.
Zülküf, kendisini selamlayan genci inceledi bir süre. Ayağında çarık, sırtında gri çuhadan bir palto, başında da Anadolu köylülerine mahsus sivri bir külah vardı. Boş olan arabasına koştuğu çelimsiz hayvan, sahibinin fukaralığını ele veriyordu. Zülküfü en çok etkileyen ise genç adamın iri kahverengi gözlerindeki sıcaklık olmuştu. Yeniden seslendi Zülküf:
-Buyur, gölgeyi paylaşalım. Az söyleşelim, az halleşelim.
-Paylaşmaya da, söyleşmeye de, halleşmeye de icabet ederiz çok şükür. Ben yolcuyum, sen mukim. Öyleyse evvelden bana düşer kendimi tanıtmak. Adım Yunus. Yukarlardan geliyorum, Hacı Bektaşi Veliye dert anlatmaya gidiyorum.
-Adım Zebercet oğlu Zülküf. Aslını sorarsan ben de bir garip yolcuyum. işim gücüm şu dünyayı arşınlamaktır. Hacı Bektaşi Veliye dert anlatmaya gidiyorum dedin. Dert dinlediğine göre o bir ulu kişi olsa gerektir. Söyle bakalım Yunus, derdin nedir ve dahi derdinin dermanı Bektaş Velide var mıdır?
Yunus, gelip Zülküfün yanına oturdu. Çıkınından iki bazlama, bir de irice soğan çıkarıp ortaya koydu:
-Bir taraftan kuşluk ekmeğini yiyelim, bir taraftan da konuşalım
Zülküf, yemek yerken iyiden iyiye ısındı Yunusa. Anası onu, tohumluk buğday istemesi için yollamıştı Bektaş Veliye; çünkü Anadolu, bir süredir kıtlık çekiyordu, halk iyiden iyiye yiyecek sıkıntısı çeker olmuştu.
Tüm bunları Yunustan dinleyen Zülküf, iyiliklerini ve kerametlerini başkalarından da duyduğu Hacı Bektaşi Veliyi görmeyi diledi:
-Yunus, yanına bir yol arkadaşı ister misin?
-Benimle Bektaş Veli makamına gelmek mi dilersin?
-iyi bildin. Gerçi biraz sapacağım yolumdan; ama umulur ki bir velinin hayır duasını almaya değer yolu sapıtmak.
-Öyle olsun. Buradan Hacı Bektaşi Veli dergahı bir konaklık mesafedir. Acele edersek yatsıya kalmaz orada oluruz.
-Öyleyse davranıp kervansaraydan atımı alalım da düşelim yola.
Kuşluk vaktinden Hacı Bektaşi Veli dergahının olduğu köy uzaktan seçilene kadar Zülküf anlattı Yunus dinledi, Yunus anlattı Zülküf dinledi. Anlattıkça ısındılar, dinledikçe ısındılar birbirlerine.
iki arkadaş köye girdiklerinde yatsı ezanı okunuyordu. Varıp yetiştiler, Bektaş Velinin ardında namaza durup el bağladılar. Namaz sonrası geceyi dergahta geçirip buğdayı sabah istemeye karar verdiler.
Zülküf, bu tip yerlerde hep huzurla uyurdu. Bu gece de öyle olacak inşallah diye düşünüp vardı uykuya.
Rüya gördü Zülküf.
Rüyasında, Yunusu bir tahta oturmuş, etrafına harflerden yapılma çiçekler saçarken gördü. Kimi aşktı arkadaşının savurduğu çiçeklerin, kimi hikmet, kimi de coşku. Bu ne büyük devlet Yunus diyerek kalktı yattığı yerden.
Sabah namazının ardından postunda oturan Hacı Bektaşi Veli’nin huzuruna vardı iki arkadaş. El öpüp halleştiler. Pir, bir dilekleri olup olmadığını sorunca, sözü Yunus aldı:
-Efendim, ben Sakarya kıyısında anamla oturuyorum. Biliyorsunuz, Moğol istilasından bu yana Anadoluda kıtlık var. Anam kadın dedi ki: Var git Bektaş Veliye. Varıp gidip tohumluğa buğday iste. Eğer verirse bekleme, al gel. Eğer vermezse hiç olmazsa hayır dua iste.
Hacı Bektaşi Veli, Yunusun isteğini dinledikten sonra Zülküfe döndü:
-Ya sen evlat. Senin bir muradın var mı?
Zülküf, apaydınlık yüzlü bu adama söyleyeceklerini hesap etmek için biraz duraklayınca Bektaş Veli tekrar Yunusa döndü:
-Yunus, buğday istersen buğday, himmet istersen himmet vereyim. Ne dersin?
Zülküf, bu teklifi duyunca Yunusa rüyasını anlatmadığına hayıflandı. Yunus, biraz düşündükten sonra cevap verdi:
-Pirim! Anam beni buraya buğday almaya yolladı; sen bana himmet teklif ettin. Himmeti geri çevirmek olmaz; ama ana sözünü çiğnemek hiç olmaz. Ben sana derim ki, bana hem himmet et, hem buğday ver.
Hacı Bektaş-ı Veli gülümsedi:
-Evlat, bu gönül işidir ve dahi seçim işidir. Ya himmet ya nimet.
Yunus, daha fazla direnmedi isteğinde:
-Pirim; annemi kıramam. Ben buğdaya talibim.
Zülküf, arkadaşının büyük bir nimeti kaçırdığını düşünerek üzüldü. Bu duruma müdahale etmesi yakışık almayacağından istemeyerek de olsa sessiz kaldı.
-Öyle olsun, diye bağladı sözünü Hacı Bektaşi Veli, kardeşlere söylerim tohumluk buğdayını verirler.
iki arkadaş, buğdayları arabaya yükleyip çıktılar yola. Uzunca bir sessizlik oldu. Yunus, dönüyor uçsuz bucaksız bozkıra bakıyor, dönüyor buğdaya bakıyor, dönüyor arkadaşına bakıyor, bir türlü nasıl söze nasıl başlayıp derdini nasıl dökeceğini bilemiyordu.
Zülküf, sonucu ne olursa olsun deyip gördüğü rüyayı arkadaşına anlatmaya cesaret edemiyor; açıkcası Yunusun be hey gafil, böyle rüya görülür de anlatılmaz mı? demesinden çekiniyordu.
Sıkıntı büyüdü büyüdü, nihayet iki arkadaş öğle vakti yemek için durduklarında Yunusun dilinden uç verdi:
-Yahu nedir bu? Konuşa konuşa geldik, susa susa gidiyoruz. Ya ne yapaydım Zülküf? Hele sen söyle. Bektaş Veli soru soranda nimet neymiş sultanım, bana himmet gerek mi diyeydik? Peki, böyle dedik. Ya anamıza ne diyeydik?
Zülküf, bozkırın tüm havasını ciğerlerine doldurmak istercesine bir nefes çekti içine:
-Ne diyeceğini bilmem Yunus. Bildiğim şudur ki, nimet de sana sunulmuştur himmet de. Sen dilediğini seçtin. Şimdi pişman olacaksan, varıp dönelim Bektaş Veliye.
Yunus, sabahtan bu yana bunu bekliyordu zaten:
-Varıp dönelim ya. Varıp dönüp himmet isterim, nimet bana gerekmez diyeyim. Haydi Zülküf, durmak olmaz.
ikindi namazı yeni bitmişti iki arkadaş yeniden Hacı Bektaşi Veli dergahına döndüklerinde.
Yunus durmadı. Dosdoğru gidip Bektaş Velinin ellerine sarıldı:
-Sultanım, ben hatamdan döndüm. Buğdayların senin olsun. Ben ille de himmet isterim.
Bektaş Veli, gülümsedi:
-Senin nasibin bu kapıda değildir Yunus.
-Etme sultanım. Böyle deyip kolumu kanadımı kırma sultanım.
-Yunus, senin yolun kardeşimiz Taptuk Emrenin dergahına doğru olsa gerektir ve de nasibini o dergahta bulsan gerektir. Bir hırka bir lokma diyip çile çeksen ve de orada büyük devlete kavuşsan gerektir.
Sözü ikiletmedi Yunus:
-Ferman, senin fermanındır.
iki arkadaş, gerisin geri düştüler yola. Bu kez coşkun akan ırmaklar gibiydi Yunus. Dili açılmış, şiir söyler olmuştu:
Dirsin Şeyh'in aşkına
Yalın ayak başı açık
Er var dirlik dirlikmiş
Yalın ayak aç değil
Durmuş marifet söyler
Erene Yunus Emrem
Yol eriyle yoldadır
Yolsuza yoldaş değil
Zülküf, atını yedeğe alıp öküz arabasında yanına oturduğu arkadaşı Yunusa dalgın dalgın sordu:
-Peki şimdi yolun nereye?
Yunus, Zülküfle yollarının burada ayrıldığını anlayıp üzüldü:
-Önce Sakarya kıyısına, bizim haneye. Ardından Taptuk dergahına, çile çekmeye.
Yoruldu Zülküf. Dünya onu, gördükleri onu, anladıkları onu yordu. Zaten yorgundu Zülküf, zaten bitkindi. Sonra açtı ve okudu: Göklerin ve yerin bilinmeyen, görülüp gözlenemeyen yüzü Allah elindedir. Ve var olan her şey hep O'na döndürülecektir. Öyleyse O'na kulluk et; O'na güven, O'na dayan; çünkü Rabbiniz yapıp ettiklerinizden asla habersiz değildir.
http://www.cemaat.com/node/2518
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar