bugün
- diamond bosphorus11
- deniz göktaş32
- sözlükte seviye ve üslup yoksunu yazarlar7
- dine hakaretin ifade özgürlüğü olup olmadığı8
- 1 milyon verseler sözlük hesabınızı satar mısınız4
- ciddi ciddi aşure seven insan5
- erkekler pipilerini birbirlerine gösteriyor mu14
- kız arkadaşın menemen yüzünden ayrılmak istemesi3
- arkadaşlar kavga etmeyin2
- seyredilmiş en zevkli dünya kupası4
- zavallı olmak2
- ekşi yazarlarının daha zeki olması3
- abuk subuk başlık açmak3
- kağıt toplayan çocuklar4
- aç yatıyorum8
- yaş ilerledikçe fark edilen şey3
- tai lung29
- uludağ sözlük bilim kurulu3
- fransızların üstün ırk olması4
- cumhuriyetin halka sorulmadan getirilmesi27
- hayat kadınında veresiye defteri çıkması3
- birader yazar başlıkları5
- cumhuriyetin halka sormadan getirilmesi3
- açık oylayan yazarı yatağa atmak2
- babanın 60 yaşından sonra spora başlaması10
- 4 temmuz 2026 arjantin yeşil burun adaları maçı3
- gulmekicinyaratilmis3
- nathan ake5
- günün iddaa kuponu5
- suca suruklenen cocuk7
- şeriat gelirse laikçilerin kaçacağı ülke17
- zara'nın müşteriden giysi askılamasını istemesi3
- eskiden sözlükte daha çok tayyipçi vardı2
- bıcır bıcır sözlük kızı vs maymun sözlük erkeği6
- vurduranlar klübü7
- kadınların çok açık giyinmesinden rahatsız olmak3
- erkeğin vajina karşısındaki çaresizliği25
- cankan ismail yk boys anıların grup kurması2
- sevişilen en ilginç yer6
- sidny lopes cabral2
- uludağ sözlük yönetimini protesto ediyoruz2
- günün şiiri14
- müfredattan felsefe dersinin çıkarılması2
- cehennem korkusu12
- geceye bir kadın yalanı bırak3
- 41 yaşına gelmiş hala daha sözlükte yazan adam15
- beraber huzurevine çıkılacak yazarlar16
- sözlük ibnelerine çok mühim bir soru3
- öyle bi huzursuzluk ki sadece müzik dindirebiliyor2
- yaz yemeği2
entry'ler (57)
O. Children - Dead Disco Dancer
Enver Paşa, Babıali Baskını'nda (23 Ocak 1913) öldürülseydi Osmanlı imparatorluğu'nun 1. Dünya Savaşına girmeyebileceğini söylerler.
bir renktir. Kırmızının bir tonudur. Kırmızı, portakal turuncusuna kaçar. Türkçesi: (bkz: Zincifre)
Mario Levi'nin odasındayım, hikayemi okumuş. O ana değin aldığım tek geri bildirim: "Okudum, çok da beğendim". Oturmamı söyledi, konuşmaya başladı. Duymak istediklerimi söylüyordu. Eleştirilerini sert veya yumuşak arka arkaya sıralıyordu. Kırk dakika kadar oturduğumu hatırlıyorum. Artık kalkmak üzereyken birkaç tavsiye kitap ismi istedim. Hangi öykücüleri seversin diye sordu. Hemen atıldım "Vüs'at Orhan Bener en sevdiğim" dedim. Gülümsedi, "Zaten bana Sait Faik, Orhan Kemal diyeceğini bilseydim sana bu kadar zamanımı harcamazdım" dedi.
Sözlükte bu yazdığımla birlikte, sadece iki entry'si olacak üstadın. Daha yazacaktım ama iki sınavım var yarına. Şimdilik böyle bir anı sadece...
Sözlükte bu yazdığımla birlikte, sadece iki entry'si olacak üstadın. Daha yazacaktım ama iki sınavım var yarına. Şimdilik böyle bir anı sadece...
Yüksek tavanlı, kırmızı koltuklu bir konser salonundayız. Kalabalık. Birileri konuşacak heralde önümde bir kürsü duruyor. Benim yaşımda ve sosyoekonomik durumumdaki insanların aslında bu konferansa (gerçi ne olduğu hala belli değil) gelmeleri şöyle dursun en ön sıraya oturmaları sıradışı bir durummuş gibi hissediyorum. Yanımda sevgilim oturuyor. Huzursuz sanırım. Sıradışı olaylar karşısında hep husursuz olmuştur. Benimle yerini değişmek istiyor. Koltuklarımızı birbirimize veriyoruz. Yeni koltuğum bir kaç santim solda. Çevreme bakınıyorum farklı bir şeyler görmeyi bekliyorum. Az önce sağımda yaşlı, beyaz saçlı bir kadın oturuyordu. Sevgilim, onun Safiye Soyman adında bir sinema eleştirmeni olduğunu söylemişti. Şimdi solumda kim oturuyor acaba? Hangi ünlü, hangi zengin, neredeyiz biz?
Kafamı sola çevirdiğimde onu görüyorum. Sarışın üç numara saçlar, fight club filmindeki final sahnesindeki saçlar. Önüme dönüyorum. Orada burada karşılarına çıkan ünlülere el sallayan ya da imza günlerinde kuyruklarda bekleyip; "ay ben sizi çok seviyorum bir imzanızı alabilir miyim?" diyen insanlardan değilimdir. Gözlerimin ucuyla ellerine, giydiği ayakkabıya, pantolonuna bakmakla yetiniyorum. Bir kadın önümde durmuş, o esnada fark etmedim. Sevgilim uyarıyor beni, kadın elime ağır bir kitap tutuşturuyor. Bu kitabın aynısını yıllar yıllar önce ilkokulda görmüştüm. Hatta Seyfi Teoman diye bir sinemacı bu kitabın filmini bile çekmişti. Elime tutuşturulan kitap, ilk okul çocuklarına tatil öncesi verilen bildiğimiz ödev kitaplarının en kalınıydı. içini karıştırdım, büyük puntolarla yazılmış basit cümleler koca koca resimler karşıma çıktı. Hemen kapadım kitabı. Odaklanamamıştım. ilgim hala yanımda oturan sarışındaydı, sevgilim olmayan sarışında. Bu sefer biraz daha kafamı sola çevirerek baktım. Ne bakıyorsun derse; "Size de aynı saçma kitabı mı verdiler ona bakıyorum" diyecek, onu tanımamış numarasına yatacak, en cool ben olacaktım. Hiç bir şey demedi hatta o da kafasını çevirip benim kitabıma veya bana baktı bilemiyorum ama kafasını bana doğru çevirdiğine eminim. Bu arada ince bir kadın sesi konuşmaya başlamıştı. Ses sanki koltukların altından geliyordu, akustik ambiyansın ve kaliteli ses siseminin birleşimiydi bu, bu seksilik. Şöyle demişti: Katı Olan Herşey Buharlaşıyor/Marx'ın Modernitesi isimli konferansa hoşgeldiniz. Huzurlarınızda Marshall Berman. Şimdi, herkes alkışlıyordu yanımdaki sarışınlarla beraber ben de alkışlıyordum. Alkış kesildikten sonra sol tarafımdaki adam kucağına katlayıp koyduğu trençkotunu ve onun üzerine koyduğu kalın kitabı düzeltirmiş gibi yaparken bir şeyler söyledi. ikinci kere dönüp ona bakma cesaretini böylece kendimde buldum ve o zaman anladım ki adam bana bir soru sormuştu: "Size de aynı kitabı mı verdiler?". "Heralde" dedim. Benimkini gösterdim. Bu sırada Marshall Amca konuşmaya başlamıştı bile. Fısıldaşmamızdan rahatsız olan arka sıralardan birisi sessiz olun uyarısı yaptı. Bu uyarıyı konferans bitene kadar farklı seslerden (bir tanesi sevgilime ait ince bir tondu) dört kere daha duyacaktım.
Farklı farklı konulardan fısıldaşıyorduk. Arada Marshall Amca dikkatimizi çekiyordu ona kulak veriyorduk, sonra birimiz diğerine kısa ama ilgi çekecek bir soru yöneltiyordu. ilk soruyu patavatsızca ben sormuştum: "O değil de" diye başlamıştım cümleye, Size Atlas Silkindi filminde Galt rolü oynamanız için tekflif geldi mi?". "Geldi" dedi. Belki cevap vermeye de bilirdi. Belki de verilebilecek en kısa ve öz cevabı verdi ve daha fazla konuşmayalım lütfen demek istedi. Ama tek kelimelik cevabını verirken gözlerime bakması ve cevabı sonrasında gözlerimdeki heyecanı görmesi onu daha fazla şey söylemeye teşfik etti: "Sizce o rolün üstesinden gelebilir miyim?" diye sordu.
Konferans sonrasında feci bir kalabalık çıkış kapısına doğru yönelmişti. Sevgilim, konferansı çok beğenmişti ve bu biraz olsun onu mutlu etmiş böylelikle ağzını açmaya karar vermişti. Koltuklarımızdan yeni kalkmıştık ki "Ben hemen eve gideceğim" dedi. Erken yatmalıyım biliyorsun yarın sunumum var". Hızla yürümesi hiç hoşuma gitmedi halbuki amacım sevgilimi yeni arkadaşımla tanıştırmak ve hemen sonrasında bizimle bir içki paylaşabilir miymiş onu öğrenmekti. Malesef ki bu dünya üzerinde zamanı en değerli olan benim sevgilimdi. Çoktan benden uzaklara gitmiş çıkış kapısının oralarda beni beklemekteydi. Elim mahkum arkadaşımın elini sıktım kuru bir vedalaşma yaşandı. Çıkışa doğru kalabalığın arasına dalınca Orhan Pamuk dikkatimi çekti dünyanın en mutlu insanıyım ben diye seslenen bir gülümseme yerleşmişti suratına. iyicene moralim bozuldu. Beş dakika sonra sevgilimi taksiye bindiriyordum. "Sen de bin. Beni bırakır devam edersin işte" dedi. "Yok" dedim, "biraz dolaşmak istiyorum".
Biraz dolaştım. Hava soğumuştu. Ellerimi cebime soktum. Montumun yakalarını kaldırdım. ister istemez konferans binasının önüne doğru gitmişim, her çeşit insan, gazeteciler filan karışmak istemedim. Yan sokağa daldım. Önüme bir adam çıktı. Aynı istikamette yürüyorduk. O da yakalarını kaldırmıştı elleri ceplerindeydi. Sokak lambasının altından geçerken ayınlandı. Kısa sarı saçlarından, kafa yapısından tanıdım. Seslendim. Oteline kadar yürümek istemiş meğerse. Otelin barında bir şeyler içelim diye konuştuk. Benim güzel dediğim yerin onun için en çirkin olabileceğini unutarak; "Boşver seni güzel bir yere götüreceğim" dedim. Her zamanki barıma doğru yollandık. Bardan içeri girdiğimizde masada oturan bir kaç kişi beni laubali bir şekilde selamladı. Onları tanımıyordum ama hal ve tavırlarından sanki dün de bu bara onlarla gelmişim gibi bir halleri vardı. Hepsi şişman insanlardı. Bunlar ne zaman benim arkadaşım olmuşlardı ki!
Bir anda içinde bulunduğum durumun, yaşadığım son iki saatin hiç de inandırıcı olmadığı geldi aklıma. Sevgilim bana kızmakta haklı olabilirdi. Konferans çok güzel olabilirdi. Orhan Pamuk belki de en mutlu adam değildi. Ben şu an karşımda oturan adamla tanışmamış olmalıydım normalde. Hem karısı neredeydi bu adamın? Bir yanılsama olmadığından emin olmak istedim. Bu ihtimal beni çok korkttu birilerine benzeyen birilerinin beni bu kadar çok korkutacağını düşünmezdim. Gerçi geçenlerde Cem Yılmaz'ın dublörü dedikleri adama bir izdivaç programında rastlamıştım, bir kızcağıza dünyanın en kafiyeli şiirini yazmış evlenme teklif ediyordu. O görüntüyü korkunç bir uyarı olarak algılamamış hafif bir mide bulantısıyla kanalı değiştirivermitşim. Bir şekilde gerçek denilen şey ortaya çıkmalıydı artık. Büyük bir cesaretle arkadaşım birasından ilk yudumu alırken hızlıca bir şeyler geveledim ağzımda: "Lan Bekir! Sen misin Oğlum?". Arkadaşım keyifle birasını içerken bana baktı. "O ne demek?" dedi. Gerçek aydınlanmıştı: Sevgilim yine sudan bir bahaneyle husursuzlanmıştı, konferans gerçekten çok sıkıcıydı, karşımdaki gerçek Brad Pitt'di ve ben Orhan Pamuk kadar olmasa da son iki saatir oldukça mutlu bir adamdım. "Bu..." dedim. "Bu... Bizim oralarda birasını içen ilk kişiye böyle söylenir: "Labesemio". inandı, ne anlama geldiğini sordu ama ondan önce ben de biramdan ilk yudumumu alırken Labesemio dedi. Eski Türkçe'de kullanılan farsça bir kelime olduğunu, hiç yalnız kalmayasın anlamına geldiğini söyledim. Yine inandı. Hemen konuyu değiştirip; "Daha önce Asahi bira içmiş miydin? Ben çok seviyorum" dedim. Anlattı da anlattı. Bu biranın başka çeşitleri olduğunu ondan öğrendim. Biralardan konu viskilere, oradan James Bond'a oradan da oyunculuğa, ordan da özel hayatımıza geldi. Angelina ile ayrılmak üzerelermiş, araları ne zamandır açıkmış o yüzden getirmemiş onu. Duygulandım, benim de sevgilimle aramın açık olduğunu söyledim. Bağladık alkole kendimizi.
Barmen Asahi bira kalmadığını söylediğinde biz zaten çok sarhoş olmuştuk. Türkiye de bulunan sadece 33 cc'lik şişelerden onar tane içmiştik. Barmen zaten artık Asahi bira almayacaklarını Türkiye'ye dağıtımın oldukça azaldığını söyledi. Aldırmadım ona, arkadaşımın cebine götürdüğü eline vurdum, hesabı kaşla göz arasında ödeyiverdim barmene. Sonra kol kola girdik. "Gitme oteline, uzakta kaldı şimdi orası bir taksiye binip bize gidelim, salonda sana yer açarım" dedim. Bize gittik. Annem, anneannem uyanmasın diye sessiz hareket ettik. Salonda yer açamadım ona sarhoşluktan, kıvrıl üçlüye dedim. içeriden pijama takımı getirdim. Üstünü giydi altı poposundan geçmedi, kıvrılıverdi üçlüye orak ve çekiç desenli boxerıyla. Berjerin üstünde duran tv battaniyesini üzerine örttüm. Işığı kapadım, "sabah uyandır beni yedi'de" dedi. "Hı hı don't worry" dedim. Neden bu rüyadaki tek ingilizce cümleyi bu sahnede kurdum onu hiç anlamadım. Işıkları kapadım. Odama süzüldüm sessizce. Yatağıma girer girmez uyandım.
Kafamı sola çevirdiğimde onu görüyorum. Sarışın üç numara saçlar, fight club filmindeki final sahnesindeki saçlar. Önüme dönüyorum. Orada burada karşılarına çıkan ünlülere el sallayan ya da imza günlerinde kuyruklarda bekleyip; "ay ben sizi çok seviyorum bir imzanızı alabilir miyim?" diyen insanlardan değilimdir. Gözlerimin ucuyla ellerine, giydiği ayakkabıya, pantolonuna bakmakla yetiniyorum. Bir kadın önümde durmuş, o esnada fark etmedim. Sevgilim uyarıyor beni, kadın elime ağır bir kitap tutuşturuyor. Bu kitabın aynısını yıllar yıllar önce ilkokulda görmüştüm. Hatta Seyfi Teoman diye bir sinemacı bu kitabın filmini bile çekmişti. Elime tutuşturulan kitap, ilk okul çocuklarına tatil öncesi verilen bildiğimiz ödev kitaplarının en kalınıydı. içini karıştırdım, büyük puntolarla yazılmış basit cümleler koca koca resimler karşıma çıktı. Hemen kapadım kitabı. Odaklanamamıştım. ilgim hala yanımda oturan sarışındaydı, sevgilim olmayan sarışında. Bu sefer biraz daha kafamı sola çevirerek baktım. Ne bakıyorsun derse; "Size de aynı saçma kitabı mı verdiler ona bakıyorum" diyecek, onu tanımamış numarasına yatacak, en cool ben olacaktım. Hiç bir şey demedi hatta o da kafasını çevirip benim kitabıma veya bana baktı bilemiyorum ama kafasını bana doğru çevirdiğine eminim. Bu arada ince bir kadın sesi konuşmaya başlamıştı. Ses sanki koltukların altından geliyordu, akustik ambiyansın ve kaliteli ses siseminin birleşimiydi bu, bu seksilik. Şöyle demişti: Katı Olan Herşey Buharlaşıyor/Marx'ın Modernitesi isimli konferansa hoşgeldiniz. Huzurlarınızda Marshall Berman. Şimdi, herkes alkışlıyordu yanımdaki sarışınlarla beraber ben de alkışlıyordum. Alkış kesildikten sonra sol tarafımdaki adam kucağına katlayıp koyduğu trençkotunu ve onun üzerine koyduğu kalın kitabı düzeltirmiş gibi yaparken bir şeyler söyledi. ikinci kere dönüp ona bakma cesaretini böylece kendimde buldum ve o zaman anladım ki adam bana bir soru sormuştu: "Size de aynı kitabı mı verdiler?". "Heralde" dedim. Benimkini gösterdim. Bu sırada Marshall Amca konuşmaya başlamıştı bile. Fısıldaşmamızdan rahatsız olan arka sıralardan birisi sessiz olun uyarısı yaptı. Bu uyarıyı konferans bitene kadar farklı seslerden (bir tanesi sevgilime ait ince bir tondu) dört kere daha duyacaktım.
Farklı farklı konulardan fısıldaşıyorduk. Arada Marshall Amca dikkatimizi çekiyordu ona kulak veriyorduk, sonra birimiz diğerine kısa ama ilgi çekecek bir soru yöneltiyordu. ilk soruyu patavatsızca ben sormuştum: "O değil de" diye başlamıştım cümleye, Size Atlas Silkindi filminde Galt rolü oynamanız için tekflif geldi mi?". "Geldi" dedi. Belki cevap vermeye de bilirdi. Belki de verilebilecek en kısa ve öz cevabı verdi ve daha fazla konuşmayalım lütfen demek istedi. Ama tek kelimelik cevabını verirken gözlerime bakması ve cevabı sonrasında gözlerimdeki heyecanı görmesi onu daha fazla şey söylemeye teşfik etti: "Sizce o rolün üstesinden gelebilir miyim?" diye sordu.
Konferans sonrasında feci bir kalabalık çıkış kapısına doğru yönelmişti. Sevgilim, konferansı çok beğenmişti ve bu biraz olsun onu mutlu etmiş böylelikle ağzını açmaya karar vermişti. Koltuklarımızdan yeni kalkmıştık ki "Ben hemen eve gideceğim" dedi. Erken yatmalıyım biliyorsun yarın sunumum var". Hızla yürümesi hiç hoşuma gitmedi halbuki amacım sevgilimi yeni arkadaşımla tanıştırmak ve hemen sonrasında bizimle bir içki paylaşabilir miymiş onu öğrenmekti. Malesef ki bu dünya üzerinde zamanı en değerli olan benim sevgilimdi. Çoktan benden uzaklara gitmiş çıkış kapısının oralarda beni beklemekteydi. Elim mahkum arkadaşımın elini sıktım kuru bir vedalaşma yaşandı. Çıkışa doğru kalabalığın arasına dalınca Orhan Pamuk dikkatimi çekti dünyanın en mutlu insanıyım ben diye seslenen bir gülümseme yerleşmişti suratına. iyicene moralim bozuldu. Beş dakika sonra sevgilimi taksiye bindiriyordum. "Sen de bin. Beni bırakır devam edersin işte" dedi. "Yok" dedim, "biraz dolaşmak istiyorum".
Biraz dolaştım. Hava soğumuştu. Ellerimi cebime soktum. Montumun yakalarını kaldırdım. ister istemez konferans binasının önüne doğru gitmişim, her çeşit insan, gazeteciler filan karışmak istemedim. Yan sokağa daldım. Önüme bir adam çıktı. Aynı istikamette yürüyorduk. O da yakalarını kaldırmıştı elleri ceplerindeydi. Sokak lambasının altından geçerken ayınlandı. Kısa sarı saçlarından, kafa yapısından tanıdım. Seslendim. Oteline kadar yürümek istemiş meğerse. Otelin barında bir şeyler içelim diye konuştuk. Benim güzel dediğim yerin onun için en çirkin olabileceğini unutarak; "Boşver seni güzel bir yere götüreceğim" dedim. Her zamanki barıma doğru yollandık. Bardan içeri girdiğimizde masada oturan bir kaç kişi beni laubali bir şekilde selamladı. Onları tanımıyordum ama hal ve tavırlarından sanki dün de bu bara onlarla gelmişim gibi bir halleri vardı. Hepsi şişman insanlardı. Bunlar ne zaman benim arkadaşım olmuşlardı ki!
Bir anda içinde bulunduğum durumun, yaşadığım son iki saatin hiç de inandırıcı olmadığı geldi aklıma. Sevgilim bana kızmakta haklı olabilirdi. Konferans çok güzel olabilirdi. Orhan Pamuk belki de en mutlu adam değildi. Ben şu an karşımda oturan adamla tanışmamış olmalıydım normalde. Hem karısı neredeydi bu adamın? Bir yanılsama olmadığından emin olmak istedim. Bu ihtimal beni çok korkttu birilerine benzeyen birilerinin beni bu kadar çok korkutacağını düşünmezdim. Gerçi geçenlerde Cem Yılmaz'ın dublörü dedikleri adama bir izdivaç programında rastlamıştım, bir kızcağıza dünyanın en kafiyeli şiirini yazmış evlenme teklif ediyordu. O görüntüyü korkunç bir uyarı olarak algılamamış hafif bir mide bulantısıyla kanalı değiştirivermitşim. Bir şekilde gerçek denilen şey ortaya çıkmalıydı artık. Büyük bir cesaretle arkadaşım birasından ilk yudumu alırken hızlıca bir şeyler geveledim ağzımda: "Lan Bekir! Sen misin Oğlum?". Arkadaşım keyifle birasını içerken bana baktı. "O ne demek?" dedi. Gerçek aydınlanmıştı: Sevgilim yine sudan bir bahaneyle husursuzlanmıştı, konferans gerçekten çok sıkıcıydı, karşımdaki gerçek Brad Pitt'di ve ben Orhan Pamuk kadar olmasa da son iki saatir oldukça mutlu bir adamdım. "Bu..." dedim. "Bu... Bizim oralarda birasını içen ilk kişiye böyle söylenir: "Labesemio". inandı, ne anlama geldiğini sordu ama ondan önce ben de biramdan ilk yudumumu alırken Labesemio dedi. Eski Türkçe'de kullanılan farsça bir kelime olduğunu, hiç yalnız kalmayasın anlamına geldiğini söyledim. Yine inandı. Hemen konuyu değiştirip; "Daha önce Asahi bira içmiş miydin? Ben çok seviyorum" dedim. Anlattı da anlattı. Bu biranın başka çeşitleri olduğunu ondan öğrendim. Biralardan konu viskilere, oradan James Bond'a oradan da oyunculuğa, ordan da özel hayatımıza geldi. Angelina ile ayrılmak üzerelermiş, araları ne zamandır açıkmış o yüzden getirmemiş onu. Duygulandım, benim de sevgilimle aramın açık olduğunu söyledim. Bağladık alkole kendimizi.
Barmen Asahi bira kalmadığını söylediğinde biz zaten çok sarhoş olmuştuk. Türkiye de bulunan sadece 33 cc'lik şişelerden onar tane içmiştik. Barmen zaten artık Asahi bira almayacaklarını Türkiye'ye dağıtımın oldukça azaldığını söyledi. Aldırmadım ona, arkadaşımın cebine götürdüğü eline vurdum, hesabı kaşla göz arasında ödeyiverdim barmene. Sonra kol kola girdik. "Gitme oteline, uzakta kaldı şimdi orası bir taksiye binip bize gidelim, salonda sana yer açarım" dedim. Bize gittik. Annem, anneannem uyanmasın diye sessiz hareket ettik. Salonda yer açamadım ona sarhoşluktan, kıvrıl üçlüye dedim. içeriden pijama takımı getirdim. Üstünü giydi altı poposundan geçmedi, kıvrılıverdi üçlüye orak ve çekiç desenli boxerıyla. Berjerin üstünde duran tv battaniyesini üzerine örttüm. Işığı kapadım, "sabah uyandır beni yedi'de" dedi. "Hı hı don't worry" dedim. Neden bu rüyadaki tek ingilizce cümleyi bu sahnede kurdum onu hiç anlamadım. Işıkları kapadım. Odama süzüldüm sessizce. Yatağıma girer girmez uyandım.
williams "schindler's list theme"
ilk (belki de tek) değeri para olan insanların hekimlik, avukatlık veya öğretmenlik yapması.
ne biçim şey bu yahu, sofokles'i geçrtim, david mamet'i bile bilemiyor. Hatta David Mamet'in bir çizgi roman kahramanı olduğu konusunda ısrarcı davranıyor, çok güldüm.
Honore de Balzac "gizli başyapıt (Le Chef-d'oeuvre inconnu)"
yeni keşfettim okudum ve böyle söyledim. sonra, baktım sözlükte insanlar keşkelerini yazmışlar ben de yazayım dedim;
böylesi bir duyguyu daha önceler de hissetmiş olabilirim ama o kadar seyrek ki hatırlamam için yatağıma uzanıp dimağımı yormak zorunda kalırım.
Nedenki, benimkisi basit bir kıskançlıktan ziyade "başka bir kişilikte doğsaydım" ın keşkesi. Sıradan zamanlarda, bunu bana söylettiremezdi kimse.
yeni keşfettim okudum ve böyle söyledim. sonra, baktım sözlükte insanlar keşkelerini yazmışlar ben de yazayım dedim;
böylesi bir duyguyu daha önceler de hissetmiş olabilirim ama o kadar seyrek ki hatırlamam için yatağıma uzanıp dimağımı yormak zorunda kalırım.
Nedenki, benimkisi basit bir kıskançlıktan ziyade "başka bir kişilikte doğsaydım" ın keşkesi. Sıradan zamanlarda, bunu bana söylettiremezdi kimse.
-açııım.
(songoku (bkz: dragonball))
(songoku (bkz: dragonball))
dün gördüğümde
otobüsteki kızın
rüyasındaydın
böylesi güzel haikular daha çok yazılmalı...
otobüsteki kızın
rüyasındaydın
böylesi güzel haikular daha çok yazılmalı...
çalkala yavrum çalkala
şehriye çorbası gibi
allah sana mal vermiş
alaman bombası gibi
kaldır kaldır vur yere
muhtar kellesi gibi
gibi
şehriye çorbası gibi
allah sana mal vermiş
alaman bombası gibi
kaldır kaldır vur yere
muhtar kellesi gibi
gibi
vokalin akustik piyano sesine çok yakışan bir ses tonu vardır. Şarkı sözlerine ayrıca dikkat etmek lazım...
"home life" isimli şarkı özeldir. sizi ağlatabilir, dinle(me)yin!
but now the boys are away,
and such kicks they are having;
slashing away at the forest walls,
with their bitter knives.
sparks bloom in their eyes,
and they never look tired.
will they never look tired?
"home life" isimli şarkı özeldir. sizi ağlatabilir, dinle(me)yin!
but now the boys are away,
and such kicks they are having;
slashing away at the forest walls,
with their bitter knives.
sparks bloom in their eyes,
and they never look tired.
will they never look tired?
Tevfik Çavdar "Türkiye'nin Demokrasi Tarihi"
Diyarı aşka sultanam dila men de zamanılda
Vezirimdir gam u gussa oturmuş iki yanımda
Men ol şahbaz-ı kühsarem başeğmem gülle-i Kare
Nice anka kimi yavru uçurdum aşiyanımda
Vezirimdir gam u gussa oturmuş iki yanımda
Men ol şahbaz-ı kühsarem başeğmem gülle-i Kare
Nice anka kimi yavru uçurdum aşiyanımda
japon birası. çok lezzetlidir, içiğim en lezzeti biradır. Wagamama ve sushico gibi yerlerde içtim, arakdaşın biri akmerkez makroda satılıyordu dedi. Yok mu abi anadolu yakasında yakın bir yerde? Arıyorum...
o büyük bir dertten muzdariptir size göre. küçücük ruhuyla bütün evrene kafa tutmaktadır, size göre işi çok zordur, vakit harcamaktadır, yazık etmektedir kendisine. onun ise istediği; kendisine acınması değil, sadece saygı gösterilmesidir. kimseye olmadığı kadar dürüst davranmaktadır size.
O, bir şarkıdaki en alakasız distortion gitardır. kafa karıştıran bir pulsating tonudur. sarhoş bir bariton vokalidir.
Yine de küçük ruhunuz boğazınızdan yukarı şu kelimelerle fışkırır:
My little light
Is going to shine
Shine out so bright
And illuminate your mind
My little soul
Will leave a footprint
This little voice
Is going to sing
I have no choice
It will infinitely ring
My little soul
Will leave a footprint
I'm channeling the universe
It's focusing it's love inside of me
A Singularity
My little words
Are going to sting
Haven't you heard
The pain and joy they bring
My little soul
Will leave a footprint
I'm channeling the universe
It's focusing it's love inside of me
A singularity
Your little eyes
They're going to see
I can't disguise
The beauty inside me
My little soul
Will leave a footprint
iyi ki D&R'a gelmesi beklenmemiştir bu albümün. internetten indirilmiştir en illegal tarafından.
neden ki kendi ayak izlerimizi takip etmenin zamanı gelmiş, hatta geçmektedir.
* *
O, bir şarkıdaki en alakasız distortion gitardır. kafa karıştıran bir pulsating tonudur. sarhoş bir bariton vokalidir.
Yine de küçük ruhunuz boğazınızdan yukarı şu kelimelerle fışkırır:
My little light
Is going to shine
Shine out so bright
And illuminate your mind
My little soul
Will leave a footprint
This little voice
Is going to sing
I have no choice
It will infinitely ring
My little soul
Will leave a footprint
I'm channeling the universe
It's focusing it's love inside of me
A Singularity
My little words
Are going to sting
Haven't you heard
The pain and joy they bring
My little soul
Will leave a footprint
I'm channeling the universe
It's focusing it's love inside of me
A singularity
Your little eyes
They're going to see
I can't disguise
The beauty inside me
My little soul
Will leave a footprint
iyi ki D&R'a gelmesi beklenmemiştir bu albümün. internetten indirilmiştir en illegal tarafından.
neden ki kendi ayak izlerimizi takip etmenin zamanı gelmiş, hatta geçmektedir.
* *
demolition man isimli filmde vardı bu cihazdan. Sylvester Stallone ve sandra bullock karşılıklı koltuklara oturup gözlük gibi takıyorlardı kafalarına bu cihazı, sonra bir şeyler oluyordu işte abuk sabuk *
sarmal yapıda.
(...)
'mutluluğun sana verdiği tatili yaşıyor
bir açılıp bir kapanıyor kirpiklerin
bilmem alınır mısın söylersem
unutulmuş bir çirkinlikten başlıyor güzelliğin'
şairin son şiirlerini bir araya getiren "sevda ile sevgi" isimli kitapta hiçbir yerde yayımlanmamış şiirlerini bulabiliriz.
'mutluluğun sana verdiği tatili yaşıyor
bir açılıp bir kapanıyor kirpiklerin
bilmem alınır mısın söylersem
unutulmuş bir çirkinlikten başlıyor güzelliğin'
şairin son şiirlerini bir araya getiren "sevda ile sevgi" isimli kitapta hiçbir yerde yayımlanmamış şiirlerini bulabiliriz.