bugün
- ecevit denince akla gelen şeyler11
- sözlükte ki türk düşmanları10
- bir diktatörü diktatör yapan şeyler7
- recep tayyip erdoğan'ın ülkeye çağ atlatması13
- simko36
- memduh bashgan6
- arap erkeklerin yakışıklı olması3
- kafayı bir yere çarpıp sonra gülmek6
- yabancı bir şirkette mühendislik işi bulma yolları4
- göz flörtü3
- gürcü hamsisi4
- fon dolandırıcılığı haberlerine kısıtlama4
- anın görüntüsü23
- cuma öğlen vakti online olan erkek yazar2
- türkiye'deki koyun sayısı 49 milyona yükseldi3
- lise yıllarına ait bir şey söyleyin36
- ecevit masum değildi2
- betray me6
- iltica5
- husiler ve mekke ittifakı'nın ilk sınavı6
- google gemini'nin güvenlik testini aşması2
- platon un mağara alegorisi2
- 25 eylül 2026 türkiye fransa maçı8
- rte denince akla gelen seyler4
- alsana ulenn2
- karpuzcu libos panda2
- devletin bekası4
- acı gerçekler16
- rambo ariel ortega3
- 0 0 716
- üniversite sınavı kaldırılmalıdır10
- istanbul finans merkezi2
- 1939 erzincan depreminde gönüllü olan mahkumlar2
- paradox interactive4
- nabersiniz geçler2
- kale3112'deki kale hangi kale10
- güne başlarken3
- arda güler7
- demagoji yaparak üste çıktığını sanan mallar2
- ilk buluşmada 16 adet cağ kebabı yiyen kız16
- buz gibi bira8
- en lezzetli balık24
- devlet adına çalışıp geçmişin temizlenmesi5
- zorunlu nöbetin felsefi temelsizliği2
- en iyi pizza içeriği10
- sözlükte flört etmemek9
- demir çelik5
- yaşamak üzerine2
- 30 yaşından sonra hayattan keyif almanın bitmesi9
- 24 eylül 2026 norveç danimarka maçı2
sesimi kısıyorum.
3, 2, 1, 0, 0, 0. yetmiyor, eksilere inmiyor.
sisli, korku filmlerini aratmayacak bir yolculuk yapıyorum.
gece 2, 3.
uyuyamıyorum, rahat da değilim, bu kez içimde kavuşacak olmanın sevinci falan da yok. camdan dışarı bakıyorum sadece. hiçbir şey görünmüyor. birkaç milyon saat sonra, sonunda evimdeyim.
"öldü."
pardon, afedersiniz ama "hoşgeldin"lere noldu?
öylece bakıyorum. peki. kurtulmuş sonunda.
bu kadar kolay değil işte. daha 15 saat önce biletimi aldığımda, sevinçle "yarın seni görmeye geleceğim" deyişim... kelimeler, ses yığını beynimde, kulaklarımda, masanın üstünde.
gözlerimi kapatıyorum.
birkaç saat, sadece birkaç saat.
treni, uçağı, otobüsü ya da randevunuzu kaçırmaya benzemiyor ki hayatı kaçırmak.
gidiyoruz. ev kalabalık. yüzünü gösteriyorlar. tükenmenin başka türlüsü olamaz diye geçiyor aklımdan. sararmış yüzüne dokunuyorum, buz gibi. karşımda ağlayan kadına bakıyorum. kaç yıl var acaba cesedinin başında onun gibi beklememe? belki o zaman ağlarım kim bilir...
30 saati bulmuştur uykusuzluğum. sadece duruyorum, bakıyorum. benden yarım yüzyıl fazla nefes almış kadınlar ellerime sarılıp, saçımı okşuyorlar; neymiş? başım sağolacakmış. sadece başın sağolması tüm bedeni kurtarır mı ki? merak ediyorum.
ağlıyorlar, şu çıkarcı pislikler köpek gibi ulurken suratlarını dağıtmak istiyorum. karanlık odada üç gün bekletilmiş jackie chan'i üstünüze salsam pek bir makbule geçerdi mesela. 1,5 yıl önce yine bu evde yaşadığım o tiksinme dolu çığlık atma isteğiyle savaşıyorum. sevinç gözyaşlarınızı nasıl da üzüntüyle etiketleyip şov yapıyorsunuz et torbaları! üstünüze kussam, kahvaltım ziyan olur biliyorum.
"ölü" yıkamaya gidiyoruz. yaşım küçük. aralarındaki en küçük ama en sessiz boy. vücudundaki yaralar önümüze serildiğinde, biri dayanamayıp dışarı çıkıyor. bir insan vücudu nasıl bu hale gelebilir? zamanında şehvet merkezi sayılan bu beden... o da nesi? suratını sabunlu bir bezle ovalıyorlar. ağzına, burnuna kaçar; nefes alamaz diye itiraz edesim geliyor; sesimi kesiyorum. yıkanırken nasıl savrulduğuna bakıyorum, kendimi bildim bileli sinirime dokunan kuru inadından beklenmeyecek denli feci bir boyun eğiş...
sağ bacağının arkasındaki o kocaman taşlaşmış yarayı görüyorum. her yer sallanıyor, hafiften deprem oldu sanki; bak hala devam ediyor.
"ah be çocum sağ bacağım ağrıyor biraz, yoksa çok iyiyim."
şimdi düşeceğim sanırım, başım şu mermere çarpacak ve hiç de sağolmayacak.
karşımdaki deri kaplı iskelete bakıyorum, hiçbir korku filmi bu kadar gerçek olamaz diyor bir ses. ben zaten hiçbirinden korkmuyorum ki. elimde hortum, suyla yıkıyorum onu. kan toplayıp, sarı yüzüyle tezat oluşturan kulağına bakarken fısıldıyorum:
"insan, aslında her zaman kendine üzülür."
deterjan reklamından fırlamış gibi görünen bembeyaz çarşaflar kesiliyor. kundaklanan bir bebekten farkı yok. sadece yüzünü görüyoruz artık, bir film şeridi gibi akıyor hayatı aramızdan. sonra o da kapanıyor. bağlıyorlar; küçükken bakkaldan aldığım, ambalajına bayıldığım şekere benziyor bu haliyle.
ölümün teğet geçtiği hayatlarda sıklıkla görülen hayata bağlanma, kişisel gelişimine odaklanma, mutlu olma üzerine aforizmalar savurma gibi durumlardan nasibimi almıyorum. sağolma temennileriyle şımartılmış başımın içinde sorular, tümceler ve yarım kalmış kelime parçacıklarından oluşan paragraflar köşe kapmaca oynamaya devam ediyorlar; köşelerin çoktan tutulduğunu bilmeden.
3, 2, 1, 0, 0, 0. yetmiyor, eksilere inmiyor.
sisli, korku filmlerini aratmayacak bir yolculuk yapıyorum.
gece 2, 3.
uyuyamıyorum, rahat da değilim, bu kez içimde kavuşacak olmanın sevinci falan da yok. camdan dışarı bakıyorum sadece. hiçbir şey görünmüyor. birkaç milyon saat sonra, sonunda evimdeyim.
"öldü."
pardon, afedersiniz ama "hoşgeldin"lere noldu?
öylece bakıyorum. peki. kurtulmuş sonunda.
bu kadar kolay değil işte. daha 15 saat önce biletimi aldığımda, sevinçle "yarın seni görmeye geleceğim" deyişim... kelimeler, ses yığını beynimde, kulaklarımda, masanın üstünde.
gözlerimi kapatıyorum.
birkaç saat, sadece birkaç saat.
treni, uçağı, otobüsü ya da randevunuzu kaçırmaya benzemiyor ki hayatı kaçırmak.
gidiyoruz. ev kalabalık. yüzünü gösteriyorlar. tükenmenin başka türlüsü olamaz diye geçiyor aklımdan. sararmış yüzüne dokunuyorum, buz gibi. karşımda ağlayan kadına bakıyorum. kaç yıl var acaba cesedinin başında onun gibi beklememe? belki o zaman ağlarım kim bilir...
30 saati bulmuştur uykusuzluğum. sadece duruyorum, bakıyorum. benden yarım yüzyıl fazla nefes almış kadınlar ellerime sarılıp, saçımı okşuyorlar; neymiş? başım sağolacakmış. sadece başın sağolması tüm bedeni kurtarır mı ki? merak ediyorum.
ağlıyorlar, şu çıkarcı pislikler köpek gibi ulurken suratlarını dağıtmak istiyorum. karanlık odada üç gün bekletilmiş jackie chan'i üstünüze salsam pek bir makbule geçerdi mesela. 1,5 yıl önce yine bu evde yaşadığım o tiksinme dolu çığlık atma isteğiyle savaşıyorum. sevinç gözyaşlarınızı nasıl da üzüntüyle etiketleyip şov yapıyorsunuz et torbaları! üstünüze kussam, kahvaltım ziyan olur biliyorum.
"ölü" yıkamaya gidiyoruz. yaşım küçük. aralarındaki en küçük ama en sessiz boy. vücudundaki yaralar önümüze serildiğinde, biri dayanamayıp dışarı çıkıyor. bir insan vücudu nasıl bu hale gelebilir? zamanında şehvet merkezi sayılan bu beden... o da nesi? suratını sabunlu bir bezle ovalıyorlar. ağzına, burnuna kaçar; nefes alamaz diye itiraz edesim geliyor; sesimi kesiyorum. yıkanırken nasıl savrulduğuna bakıyorum, kendimi bildim bileli sinirime dokunan kuru inadından beklenmeyecek denli feci bir boyun eğiş...
sağ bacağının arkasındaki o kocaman taşlaşmış yarayı görüyorum. her yer sallanıyor, hafiften deprem oldu sanki; bak hala devam ediyor.
"ah be çocum sağ bacağım ağrıyor biraz, yoksa çok iyiyim."
şimdi düşeceğim sanırım, başım şu mermere çarpacak ve hiç de sağolmayacak.
karşımdaki deri kaplı iskelete bakıyorum, hiçbir korku filmi bu kadar gerçek olamaz diyor bir ses. ben zaten hiçbirinden korkmuyorum ki. elimde hortum, suyla yıkıyorum onu. kan toplayıp, sarı yüzüyle tezat oluşturan kulağına bakarken fısıldıyorum:
"insan, aslında her zaman kendine üzülür."
deterjan reklamından fırlamış gibi görünen bembeyaz çarşaflar kesiliyor. kundaklanan bir bebekten farkı yok. sadece yüzünü görüyoruz artık, bir film şeridi gibi akıyor hayatı aramızdan. sonra o da kapanıyor. bağlıyorlar; küçükken bakkaldan aldığım, ambalajına bayıldığım şekere benziyor bu haliyle.
ölümün teğet geçtiği hayatlarda sıklıkla görülen hayata bağlanma, kişisel gelişimine odaklanma, mutlu olma üzerine aforizmalar savurma gibi durumlardan nasibimi almıyorum. sağolma temennileriyle şımartılmış başımın içinde sorular, tümceler ve yarım kalmış kelime parçacıklarından oluşan paragraflar köşe kapmaca oynamaya devam ediyorlar; köşelerin çoktan tutulduğunu bilmeden.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar