bugün
- bik bik'in hacker'a yemek yapması11
- kolye142
- 18 ekim 2026 uludağ sözlüğün hacklenmesi11
- uludağ sözlüğün hacklenmesi14
- sözlükte aynı anda iki hesap kullanan tip7
- bik bik'in hacker'a yalakalık yapması9
- uludağ sözlük yönetim politikası3
- cimer'e yazılan öğretmen şikayetleri4
- hacker'ın hesabı mı kısıtlaması5
- manita yapınca sözlüğü bırakan yazar3
- asla evlenilmeyecek kızlar3
- konya denilince akla gelenler5
- pazarları çizgi film izlemek için erken uyanmak6
- asla evlenilmeyecek erkekler8
- sen kimsin sorusuna 3 kelimelik cevap ver13
- pizza bira ikilisi6
- nerde bu sözlük nerde bu zall nerde bu mod4
- chatgpt'nin sorunu ne3
- yapay zeka teksaslı bir cin kavmidir4
- cep telefonu17
- nokia16
- uraz kaygılaroğlu'nun 18 yıllık değişimi2
- erlik5
- ruhi çenet'in uygur türkleri için yaptığı video2
- rüzgar12
- türkiyede kürt olarak barınabilmek için gerekenler71
- sözlük elden gidiyor3
- bal10
- günün sözü6
- lale14
- boykot dedektifi2
- 17 ekim 2026 gençlerbirliği galatasaray maçı22
- var olmak için ne yaptınız13
- fuck bahçeli tişörtü2
- 13 cuma'nın köklerine dönüş2
- türkiye'nin kıymeti bilinmemiş şarkıcıları4
- pazar günleri ekmek almak3
- abd de futbol sahasına kamyonet dalması2
- ilkokul bebesine türbanı savunmak65
- sevgiliye uzaktan bakmak3
- yüzde 50 burslu psikoloji bölümü kazanmak12
- evi ev yapan şeyler14
- kaplan17
- yogartiksen39
- 14 ekim 2026 aston villa fenerbahçe maçı75
- bileklik19
- aslan15
- fil9
- sözlük obezlerinin fotoğrafları10
- pazar günü erken kalkmak2
bundan tam 6 sene evvel hiç haberimiz yoktu, içinde bulunduğumuz yüzyılın ilk efsanesine tanıklık edeceğimizle ilgili. evet, içinde bulunduğumuz süreç önemli çünkü 'o' bitiyor. lost'un finaline sadece 7 gün kaldı.
bundan tam 1 sene önce yine benzer bir şekilde, 5. sezonu noktalamak üzereyken aynı zamanda 8 ilâ 9 aylık bir bekleyişe de hazırlanıyorduk. hatırlıyorum da hiç geçmeyecek sanıyordum o 'son' bekleyiş. ocak 2010 gelip çattığında bu sefer başka bir şey hâkim olmuştu bünyeme; 'bitiyor şaka maka' demiştim istemsizce.
şimdi yüzleşmek üzereyim bu gerçekle. 'y'all everybody'; biz, hepimiz çok kısa bir süre sonra yüzleşeceğiz bununla.
geçen sene demiştim ya az önce, evet geçen sene bu zamanlar yine koca bir sezonu bitiriyorduk ama şimdikinden çok farklıydı işte. aylar sonra yine kavuşacağımızı biliyorduk o'na; fakat bu sefer farklı. bitiyor işte. öyle sahiplenmişizki bir çoğumuza, tabir yerindeyse 'evlat acısı' gibi koyuyor bu uğurlayış.
ilk sezonu şöyle bir hatırlıyorumda, tam 24 saat içinde izlemiştim tüm bölümlerini. sadece yemek ve doğal ihtiyaçlar için verdiğim aralar dışında aralıksız, hiç gözlerimi ayırmadan, en ufak bir detayı bile kaçırmak istemeden, muhteşem bir keyif bombardımanı ile izlemiştim. claire kaçırıldığında charlie'yle ethan'ı öldürmek istemiş, charlie'yi ölümden döndürmeye çalışırken jack ve kate, onlarla beraber çaresizliğe düşmüş ve ardından charlie kendine gelince yine onlarla beraber sevinmiştim. boone öldüğünde sanki kardeşim ölmüş gibi hissetmiş, locke'un pişmanlığını an be an yaşamıştım. ambardan gelen ışık ile aynı locke gibi umutla dolmuş, danielle rousseau 'the others coming' dediğinde lostie'lerle beraber tedirgin olmuştum. kuyruk kısmındakilerin elinden kaçarak sawyer ve michael'ı sahilde görüp, 'mayka, sovya, adız adız adız' diye çakma bir ingilizceyle çığıran jin'e ve walt kaçırıldığı için her gördüğün kişiye 'where is my boy ?' , 'they took my son!' diye yırtınan michael'a eşlik ederken bulmuştum kendimi.
1. sezon finalinden sonra bekleyişlerimi hatırlıyorum da, o kapağın altında ne olduğunu öyle merak ediyordumki, yabancı sitelerde az mı fink atmamıştım. ekşi sözlük ve bilumum siteyi kolaçan ederken 'spoiler okuyup okumama' paradoksunu az mı yaşamamıştım...
derken 2. sezon gelip çattı ve desmond brada ile tanıştık. ah iyiki de tanıştık. tanır tanımaz favori karakterim oldu kendisi. ne arıyordu orada ? nereye gitmişti şimdi ? neden dışarıda hastalık olduğunu sanıyordu ? bir kardan adam diğerine ne demişti ? radzinsky kimdi ? o hiyeroglifler falan filan ne işti öyle ? yemeği nereden geliyordu bu adamın ? bla bla.
oryantasyon bölümü vardı bir de tabi, hemen hemen tüm lost fanlarınca en iyi bölümlerden biri olarak görülen. bir şeyler açıklıyormuş gibi yapıp bizleri daha çok meraklara gark eden. sonra jack ve locke arasındaki gidip gelmeler, çatışmalar. inanç mı bilim mi ? jack mi locke mu haklı ? nedir bu rakamların sırrı ? ya paraşütle yemekleri kim gönderdi ? kafayı yemek üzeremiyim ? gibi heyecan verici gelişmelerin içinde debelenirken daha da büyük bir tilki gelip girdi beynimizin içine: bingo! henry gale tabiki. ve sayid'in o'na yaptığı işkenceler elbette...
sonra lockdown bölümü... henry gale için içten içe yükselmeye başlayan 'ya doğru söylüyorsa, ya masumsa' çelişkisi... bu çelişkiye düşmeyen beri gelsin!
biz lostseverler, birbirimizi tanımıyorduk ama başka coğrafyalarda, belkide yan bloktaki apartmanda; lost sayesinde benzer hislerin ortasında bulduk kendimizi. derin hüzünlere boğulduk kimi zaman, çoğu zaman merakla kavrulduk, bir sonraki bölümü iple hatta halatla falan çektik. sawyer'ın taktığı lakaplarda, hurley'li sahnelerde şen kahkahaların mümessili de olduk elbet.
hatta öfkemizi de kustuk birbirimizden gayrı; michael'a hepimiz 'allah belanı versin senin!!!' diye beddua ettik mesela, beyefendi ana lucia ve libby'i öldürdükten sonra.
ve 3. sezon. dharma'dan sıyrılıp biraz da others'a misafir olmaya başladık. şahsi kanaatimce dünyadaki en güzel gülüşe sahip insanlardan biriyle, juliet'le tanıştık. benjamin'i daha yakından tanıdık, tanıdıkça zekasına hayran kaldık. (ve aslında michael emerson'un oyunculuğuna)
ah neredeyse unutuyordum ya, kara duman ağabeyimizden hiç sözetmedik! onsuz olur mu hiç ? kulaklarını çınlatalım azcık. daha ilk gün pilotu katleden duman ağabey mr.eko'yu katlederken hangimiz 'neden ?' diye sormadık ? mr.eko ölmeden önce john'a 'sıradaki sizsiniz' dediğinde hangimiz paniğe kapılmadık ?
herhalde lost tarihinde tek büyük hata olan nikki ve paulo gibi arkadaşların 1 bölümlük ve gereksiz maceralarını hatırlıyorsunuzdur. *
derken esas hikayeye dair ipuçları da gelmeye başladı 3. sezonda, jacob adını yavaş yavaş duymaya başladık. 3. sezonun 20. bölümünde klübede yaşadıklarımızdan sonra tırsmadıysak lost tarihinde hiç tırsmamışızdır. *
desmond brada 'you gonna die charlie' dediğindeki korku. ah o panik. mikail bakunin denen 9 canlı arkadaşın 3. sezon finali olan 'Through the Looking Glass' bölümünde yaptığını söylemiyorum bile. charlie eline 'not penny's boat' yazıp hakkın rahmetine kavuştuğunda gözyaşlarınızı tutabildiniz mi ? yalan söylememin bir âlemi yok; ben tutamamıştım...
4. sezonda flashback kavramına flashforward'ı da ekleyip yolumuza devam ettik. adaya gelen naomi, faraday, miles, charlotte ve frank ile biraz olsun lostie'lerimizin adadan kurtulma umutları doğarken ben üzülüyordum 'kurtulmayın be dizi bitecek!' diye. *
sonra keamy ve tayfası... alex ve annesinin ölümü... zamanında michael'a edilen bedduaların bu kez keamy ve dolaylı yoldan widmore'a iletilmesi...
elbette 4. sezon 5. bölüm - the constant. desmond brada ve penny'nin efsane bölümü. yoğun duygu seli...
ardından horace'in ormanda ağaç keserken locke'un rüyasına girmesi, benjamin'in locke'u it gibi kıskanması *
ne bileyim, finalde sawyer'ın helikopterden atlaması, kate'in arkasından bakışı, havaya uçan gemi, jin'i öldü sanıp yırtınan, daha sonrasında işi benjamin'i öldürmek için widmore ile anlaşma yapmaya kadar götürecek bir adet sun...
4. sezon sonrasını hatırlıyorum da az teori üretmemiştik, faraday ve botundakiler nerede diye. *
doğru ya, hadi beni, bizi boşver; kaç tane teori yazıldı çizildi, ne kadar kafa patlatıldı yahu bu dizi için ?
neyse, gelelim 5. sezonumuza. sayısız bölüm çıplak gezecek bir adet sawyer, parlamalar, jughead, parlamalar, elliot'un 20 yaşındaki halinin faraday'e 'you just couldn't stay away, could you' demesi, parlamalar, zamanda gidip gelmeler, parlamalar, charlotte'un 'this place is death' demesi, parlamalar, locke'un richard'la 1950 yılında görüşmesi, ardından richard'ın ormanın içinden çıkıp gelip locke'a yardım etmesi, parlamalar ve yine parlamalar... *
finale geldiğimizde nihayetinde jacob'u gördük! bölüm öncesinde jacob'u göreceğimize dair aldığımız spoiler'ların dayanılmaz heyecanını hatırlatmama lüzum var mı bilmiyorum.
ve şimdi, tapınak, man in black, widmore falan derken her şey bitmek üzere ve biz buna henüz hazır değiliz. bize yeni diziler öneriyorlar, biz yeni diziler istemiyoruzki. yerine bir şeyler koymak istiyorlar lost'umuzun ama biz kabul etmiyoruz. çünkü o şu an hâlâ tanığı olduğumuz bir fenomen ve biz onu hakettiği gibi uğurlamak istiyoruz.
o kadar çok şey yazmak istemiştim ki aslında, ama yazı kendi kendine bu hâle geldi. yazarken tekrar yaşadım tüm sahneleri, sanırım lost hakkında veda yazısı yazmak çok kolay değil ya da ben çok duygusalım. *
son olarak bu yazının bir yere bağlanması çok olası değil ama illâ bir yere bağlayacak isek şuraya bağlayalım;
başka bir hayatta görüşmek üzere! belki paralel bir evrende. *
edit: bu yazıyı nessima'da okuyanlar olmuş. normaldir. peki orada bu yazıyı kim yazmış bakın bakalım diyeceğim ama haftaiçinde hosting firması 2 yıllık veriyi kaybettiği ve nessima yeniden düzenlendiği için diyemiyorum. nessima'da da ben yazdım zaten, öyle diyeyim azizim.
bundan tam 1 sene önce yine benzer bir şekilde, 5. sezonu noktalamak üzereyken aynı zamanda 8 ilâ 9 aylık bir bekleyişe de hazırlanıyorduk. hatırlıyorum da hiç geçmeyecek sanıyordum o 'son' bekleyiş. ocak 2010 gelip çattığında bu sefer başka bir şey hâkim olmuştu bünyeme; 'bitiyor şaka maka' demiştim istemsizce.
şimdi yüzleşmek üzereyim bu gerçekle. 'y'all everybody'; biz, hepimiz çok kısa bir süre sonra yüzleşeceğiz bununla.
geçen sene demiştim ya az önce, evet geçen sene bu zamanlar yine koca bir sezonu bitiriyorduk ama şimdikinden çok farklıydı işte. aylar sonra yine kavuşacağımızı biliyorduk o'na; fakat bu sefer farklı. bitiyor işte. öyle sahiplenmişizki bir çoğumuza, tabir yerindeyse 'evlat acısı' gibi koyuyor bu uğurlayış.
ilk sezonu şöyle bir hatırlıyorumda, tam 24 saat içinde izlemiştim tüm bölümlerini. sadece yemek ve doğal ihtiyaçlar için verdiğim aralar dışında aralıksız, hiç gözlerimi ayırmadan, en ufak bir detayı bile kaçırmak istemeden, muhteşem bir keyif bombardımanı ile izlemiştim. claire kaçırıldığında charlie'yle ethan'ı öldürmek istemiş, charlie'yi ölümden döndürmeye çalışırken jack ve kate, onlarla beraber çaresizliğe düşmüş ve ardından charlie kendine gelince yine onlarla beraber sevinmiştim. boone öldüğünde sanki kardeşim ölmüş gibi hissetmiş, locke'un pişmanlığını an be an yaşamıştım. ambardan gelen ışık ile aynı locke gibi umutla dolmuş, danielle rousseau 'the others coming' dediğinde lostie'lerle beraber tedirgin olmuştum. kuyruk kısmındakilerin elinden kaçarak sawyer ve michael'ı sahilde görüp, 'mayka, sovya, adız adız adız' diye çakma bir ingilizceyle çığıran jin'e ve walt kaçırıldığı için her gördüğün kişiye 'where is my boy ?' , 'they took my son!' diye yırtınan michael'a eşlik ederken bulmuştum kendimi.
1. sezon finalinden sonra bekleyişlerimi hatırlıyorum da, o kapağın altında ne olduğunu öyle merak ediyordumki, yabancı sitelerde az mı fink atmamıştım. ekşi sözlük ve bilumum siteyi kolaçan ederken 'spoiler okuyup okumama' paradoksunu az mı yaşamamıştım...
derken 2. sezon gelip çattı ve desmond brada ile tanıştık. ah iyiki de tanıştık. tanır tanımaz favori karakterim oldu kendisi. ne arıyordu orada ? nereye gitmişti şimdi ? neden dışarıda hastalık olduğunu sanıyordu ? bir kardan adam diğerine ne demişti ? radzinsky kimdi ? o hiyeroglifler falan filan ne işti öyle ? yemeği nereden geliyordu bu adamın ? bla bla.
oryantasyon bölümü vardı bir de tabi, hemen hemen tüm lost fanlarınca en iyi bölümlerden biri olarak görülen. bir şeyler açıklıyormuş gibi yapıp bizleri daha çok meraklara gark eden. sonra jack ve locke arasındaki gidip gelmeler, çatışmalar. inanç mı bilim mi ? jack mi locke mu haklı ? nedir bu rakamların sırrı ? ya paraşütle yemekleri kim gönderdi ? kafayı yemek üzeremiyim ? gibi heyecan verici gelişmelerin içinde debelenirken daha da büyük bir tilki gelip girdi beynimizin içine: bingo! henry gale tabiki. ve sayid'in o'na yaptığı işkenceler elbette...
sonra lockdown bölümü... henry gale için içten içe yükselmeye başlayan 'ya doğru söylüyorsa, ya masumsa' çelişkisi... bu çelişkiye düşmeyen beri gelsin!
biz lostseverler, birbirimizi tanımıyorduk ama başka coğrafyalarda, belkide yan bloktaki apartmanda; lost sayesinde benzer hislerin ortasında bulduk kendimizi. derin hüzünlere boğulduk kimi zaman, çoğu zaman merakla kavrulduk, bir sonraki bölümü iple hatta halatla falan çektik. sawyer'ın taktığı lakaplarda, hurley'li sahnelerde şen kahkahaların mümessili de olduk elbet.
hatta öfkemizi de kustuk birbirimizden gayrı; michael'a hepimiz 'allah belanı versin senin!!!' diye beddua ettik mesela, beyefendi ana lucia ve libby'i öldürdükten sonra.
ve 3. sezon. dharma'dan sıyrılıp biraz da others'a misafir olmaya başladık. şahsi kanaatimce dünyadaki en güzel gülüşe sahip insanlardan biriyle, juliet'le tanıştık. benjamin'i daha yakından tanıdık, tanıdıkça zekasına hayran kaldık. (ve aslında michael emerson'un oyunculuğuna)
ah neredeyse unutuyordum ya, kara duman ağabeyimizden hiç sözetmedik! onsuz olur mu hiç ? kulaklarını çınlatalım azcık. daha ilk gün pilotu katleden duman ağabey mr.eko'yu katlederken hangimiz 'neden ?' diye sormadık ? mr.eko ölmeden önce john'a 'sıradaki sizsiniz' dediğinde hangimiz paniğe kapılmadık ?
herhalde lost tarihinde tek büyük hata olan nikki ve paulo gibi arkadaşların 1 bölümlük ve gereksiz maceralarını hatırlıyorsunuzdur. *
derken esas hikayeye dair ipuçları da gelmeye başladı 3. sezonda, jacob adını yavaş yavaş duymaya başladık. 3. sezonun 20. bölümünde klübede yaşadıklarımızdan sonra tırsmadıysak lost tarihinde hiç tırsmamışızdır. *
desmond brada 'you gonna die charlie' dediğindeki korku. ah o panik. mikail bakunin denen 9 canlı arkadaşın 3. sezon finali olan 'Through the Looking Glass' bölümünde yaptığını söylemiyorum bile. charlie eline 'not penny's boat' yazıp hakkın rahmetine kavuştuğunda gözyaşlarınızı tutabildiniz mi ? yalan söylememin bir âlemi yok; ben tutamamıştım...
4. sezonda flashback kavramına flashforward'ı da ekleyip yolumuza devam ettik. adaya gelen naomi, faraday, miles, charlotte ve frank ile biraz olsun lostie'lerimizin adadan kurtulma umutları doğarken ben üzülüyordum 'kurtulmayın be dizi bitecek!' diye. *
sonra keamy ve tayfası... alex ve annesinin ölümü... zamanında michael'a edilen bedduaların bu kez keamy ve dolaylı yoldan widmore'a iletilmesi...
elbette 4. sezon 5. bölüm - the constant. desmond brada ve penny'nin efsane bölümü. yoğun duygu seli...
ardından horace'in ormanda ağaç keserken locke'un rüyasına girmesi, benjamin'in locke'u it gibi kıskanması *
ne bileyim, finalde sawyer'ın helikopterden atlaması, kate'in arkasından bakışı, havaya uçan gemi, jin'i öldü sanıp yırtınan, daha sonrasında işi benjamin'i öldürmek için widmore ile anlaşma yapmaya kadar götürecek bir adet sun...
4. sezon sonrasını hatırlıyorum da az teori üretmemiştik, faraday ve botundakiler nerede diye. *
doğru ya, hadi beni, bizi boşver; kaç tane teori yazıldı çizildi, ne kadar kafa patlatıldı yahu bu dizi için ?
neyse, gelelim 5. sezonumuza. sayısız bölüm çıplak gezecek bir adet sawyer, parlamalar, jughead, parlamalar, elliot'un 20 yaşındaki halinin faraday'e 'you just couldn't stay away, could you' demesi, parlamalar, zamanda gidip gelmeler, parlamalar, charlotte'un 'this place is death' demesi, parlamalar, locke'un richard'la 1950 yılında görüşmesi, ardından richard'ın ormanın içinden çıkıp gelip locke'a yardım etmesi, parlamalar ve yine parlamalar... *
finale geldiğimizde nihayetinde jacob'u gördük! bölüm öncesinde jacob'u göreceğimize dair aldığımız spoiler'ların dayanılmaz heyecanını hatırlatmama lüzum var mı bilmiyorum.
ve şimdi, tapınak, man in black, widmore falan derken her şey bitmek üzere ve biz buna henüz hazır değiliz. bize yeni diziler öneriyorlar, biz yeni diziler istemiyoruzki. yerine bir şeyler koymak istiyorlar lost'umuzun ama biz kabul etmiyoruz. çünkü o şu an hâlâ tanığı olduğumuz bir fenomen ve biz onu hakettiği gibi uğurlamak istiyoruz.
o kadar çok şey yazmak istemiştim ki aslında, ama yazı kendi kendine bu hâle geldi. yazarken tekrar yaşadım tüm sahneleri, sanırım lost hakkında veda yazısı yazmak çok kolay değil ya da ben çok duygusalım. *
son olarak bu yazının bir yere bağlanması çok olası değil ama illâ bir yere bağlayacak isek şuraya bağlayalım;
başka bir hayatta görüşmek üzere! belki paralel bir evrende. *
edit: bu yazıyı nessima'da okuyanlar olmuş. normaldir. peki orada bu yazıyı kim yazmış bakın bakalım diyeceğim ama haftaiçinde hosting firması 2 yıllık veriyi kaybettiği ve nessima yeniden düzenlendiği için diyemiyorum. nessima'da da ben yazdım zaten, öyle diyeyim azizim.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar