bugün
- 20 haziran 2026 türkiye paraguay maçı37
- kadınların ilgisiz yaşayamaması11
- şu memelere bak4
- türkiye'nin asla düzelemeyecek olmasının sebebi3
- hurdacı geldi2
- türkiye a milli futbol takımı9
- montella'nın mağlubiyet açıklaması3
- iyi bir insan olmanın sadece kaybettirmesi7
- risale-i nur7
- acun ılıcalı'nın kol saatinin 139 milyon tl olması2
- vincenzo montella13
- dakika 1 gol 15
- göbeksiz kadın kalmaması7
- aynaya bakıp kendine sen çok güzelsin diyen kadın9
- göbek eritme taktikleri7
- 19 haziran 2026 recep tayyip erdoğan açıklaması3
- yaşlanınca bana kim bakacak sorunsalı8
- ambulans arkasında oturana kahvenin nerden geldiği2
- kedisi öldü diye ağlayan erkek2
- hadi güzel bir cumartesi kahvaltısı hazırlayalım2
- nuh tufanı olayı gerçek midir4
- aylık 356 bin tl iyi para mıdır sorunsalı2
- 10 kişilik köy takımına gol atamamak2
- 3 tane kedisi olan kızla evlenilir mi sorunsalı18
- barış alper yılmaz8
- noldu şimdi2
- kavga2
- balıkesir denince akla ilk gelenler10
- serçelerin artık ortada görünmemesi2
- kemal kılıçdaroğlu16
- fas5
- sistem patlamış5
- en son aldığınız iltifat8
- ruh halini tek cümlede anlatmak9
- kendinle sevgili olur muydun sorunsalı23
- petek dinçöz bam bam3
- çay koymak mı katmak mı8
- ısparta6
- işten istifa edip yeni bir şehre taşınmak7
- ona bir şey söyle17
- teen slasher film klişeleri6
- 35 yaşından sonra aşık olmanın imkansızlaşması8
- cehaletln cazibesi10
- haşemayla site havuzuna alınmayan kadının isyanı6
- uyku ilacı içmeden uyuyamamak10
- öbür sözlükten hep erkek yazar gelmesi7
- türkiye8
- paraguay3
- hoşlanılan erkeğin kel olduğunu açıklaması10
- yeni insanlarla tanışmak istememek13
şark meselesi, siyasi bir terim olarak ilk defa 1815'te viyana kongresinde kullanımış, bütün avrupa devletleri özellikle de çarlık rusyası, ''şark meselesi'' ile uğraşmayı dış politikasının esas bir unsuru haline getirmiştir.
Napolyon’un alt üst ettiği Avrupa haritasını düzene sokmak için 1815 yılında toplanan Viyana Kongresi’nde, Rus delegeleri, kongre üyelerinin dikkatlerini Osmanlı idaresi altında bulunan Hıristiyan halkın üzerine çekmeye çalışırlar ve bunu “Şark Meselesi” olarak takdim ederler. Su tabir, kongreden sonra, diplomatlar ile tarihçiler nezdinde gittikçe itibar görerek siysi bir mana kazanmaya başlar. Fransız tarihçi Signobos’un ifadesine göre: “Onsekizinci asırdan itibaren Avrupa devletleri, Osmanlı Devletini istila etmeye ve onun Hıristiyan tebasını isyan ettirmeye çalışmışlardır. Bu çalışmalar ihtilali müteakip, Fransa aleyhine açılan muharebelerle kesintiye uğrar. 1815 tarihinde, Osmanlı imparatorluğu hala mülki bütünlüğünü muhafaza ediyordu. imparatorluğun ne olacağı bir mesele idi. işte bu meseleye bir müddet sonra isim verilerek ‘Şark Meselesi’ dendi”.
Bu tabiri geçmiş zamanlardaki Türk-Avrupa münasebetlerini açıklamak için kullanan tarihçiler; islam’ın doğuşunu, mukaddes toprakların Müslümanların eline geçmesini, haçlı seferlerinin başlaması ve Türklerin Avrupa’ya ayak basmalarını Şark Meselesine menşe olarak kabul ederler. Buna dikkat çeken tarihçi Deriyo’ya göre; “Şark Meselesi, Fatih Sultan Mehmed Han’ın istanbulu fethi ve istanbul’a ayak basması ile değil, Hz. Muhammed’in (say) dünyaya gelmesi ile birlikte doğmuştur. Bu cihetle Şark Meselesi, bir islam meselesi demektir. islam’ın Asya ‘da ve Avrupa ‘da ricat etmesi, Şark Meselesini tevlit etti.”
Ondokuzuncu asrın ilk yarısında Şark Meselesi, Rus tehdidine karşı Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi, aynı asrın ikinci yarısında Türklerin Avrupa’daki topraklardan atılması, yirminci asırda da devletin bütün topraklarının paylaşılması manasında kullanıldı, Fakat Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinde buhranlı her olay da Avrupalılar tarafından “Şark Meselesi” başlığı altında incelendi.
Şüphe yok ki Şark Meselesinin ortaya çıkışında rol oynayan en önemli unsur, milletimizin Küçük Asya’yı vatan kurarken bu eksen doğrultusunda yüklendiği tarihi misyon ve bu misyonun bölge ve batı milletleri için taşıdığı anlamdır. Öyle ki, Fransız tarihçi A. Sorel; “Türkler, Avrupa’da görünür görünmez ortaya bir Şark Meselesi çıktı.,. Papazların ve küçük küçük zorbaların idaresine kendisini rahatça teslim etmiş, şarabını içip uyuklayan Avrupa’nın kapısından içeri giren bu dipdiri erkek güzeli insanlar; yepyeni bir nizam içinde akıp gelen be şanlı muazzam kuvvetler, o zamanki Avrupalının örümcekli ve bulanık kafasında bir şok tesiri yaparak onda şifa bulmaz bir dehşet hastalığı (!) doğurmuştur. Türklerin, uyuklayan Avrupa’nın afyonunu patlatması hadisesi öylesine derin bir tesir yapmıştır ki, aradan yedi asır gelip geçmiş olmasına ve bir gün eski dipdiri delikanlının, hasta adam (!) şekline sokulmasına rağmen, Avrupalının yirminci batın torunlan dahi bu Türk hastalığından, Türk şokundan tamamen şifa bulamamıştır” sözleriyle bu psikolojiyi enteresan bir anlatımla dile getirmiştir.
Varlık ve kimliği Grek-Latin kültürü, Roma tarihi, Hıristiyanlık duygu ve gelenekleriyle şekillenen, müsbet ilim ve ileri teknolojinin oluşturduğu güçle, üstünlük duygusu ve tahakküm hırsı kazanan Batı, giderek hakimiyetini bütün dünyaya yayma ve sürdürme emeline bağlamıştır. Bununla beraber geçmişte Grek-Roma tabiiyet ve sömürüsüne girmiş alanları, Hıristiyanlığın yayıldığı bölgeleri geri alma hakkından vazgeçmediği "kadim tapulu mülkleri” saymaktadır. Signobos bunu şöyle ifade eder: “Şark Meselesinin esas unsurları ne surette tetkik edilecek olsa, Osmanlı Devleti’nin izmihlali gibi kesin bir tasfiye şekline müncer olur ki bu, inkarı mümkün olmayan bir tarihi hadisedir ve onyedinci yüzyılda zuhur etmiş, o tarihten itibaren önem kazanarak devam etmiş bu tarihi hadisenin sonucu olan tasfiye şekli muhakkak kendini gösterecektir.”
Evet, tarih, 1683 yılının 12 Eylülünde, Beç (Viyana) yakınlarındaki Kohlenberg mevkiinde “kıtaları birer atlas kumaş gibi kesip biçen” Osmanlı ordusunun en dramatik mağlubiyetlerinden birine şahit olur. Bu tarih ve bu mevki, özel olarak Osmanlı, genel anlamda islam gücünün sükütunu remzeder, Osmanlı tarihinin bundan sonraki yılları, Anadolu’ya doğru büzülme ve Anadolu üzerinde halkalanma kabusunu besleyip durmuştur. Vaktiyle, "Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez, daha deniz daha ırmak isteriz. Vatanımızı öylesine büyütelim ki gökkubbe ona çadır ve güneş bayrak olsun”diyen bu millet,
"Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rüyama girdi her gece bir fatihane zan”
mısralarındaki rüya ile, dünya ülkelerinin olmasa da şiir ülkelerinin fatihi olmuştur. Artık “Devlet-i Ebed Müddet” Avrupa karşısında iyiden iyiye geriler.
ikiyüz elli seneden beri Osmanlı’nın nefesini kesen vaziyet, Birinci Cihan Harbi sonunda
"Devlet-i Aliyye yi soluksuz bırakır.
“Her yaz şimale doğru asırlarca bir koşu’
‘Ölürsem görmeden millette ümit etiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrimde vatan mahzun ben mahzun” (‘Y. Kemal)
mısralarıyla sona ermiştir. Sevr Anlaşması’nın Osmanlı’ya layık gördüğü, Orta Anadolu’nun kıraç bozkırlarından ibaret kalır. Lozan’da genç Türkiye, bilinen bütün petrol mıntıkalarından uzak bir Anadolu haritasına razı edilir, Bu coğrafya üzerinde kurulan yeni Türk Devleti, “sulh”haricinde bütün cihanşümul tasavvurlarından vazgeçtiğini beyan eder.
Ancak bu beyan Şark Meselesinin sonu için yeterli değildir. Sevr planının va’dettiği topraklara rıza göstermeyen Türkiye, Lozan’la birlikte kendisini "Can ile canan” arasında bulur. Bütün hudutlarını çevreleyen kapanmamış hesaplar, bitmek tükenmek bilmeyen tarihi düşmanlıklar ve yeni problemlerle kuşatılmış bir devlet: Musul-Kerkük’te Türkiye ile ingiltere’yi çatışma noktasına getiren anlaşmazlık, iç isyanlar, Hatay meselesi, Rusya’nın 1945’deki toprak talebi, 27 Mayıs ihtilali, Kıbrıs ve Ege adaları meselesi, terörün soldurduğu yıllar, 12 Eylül Harekatı’ndan günümüze; içeride Güneydoğu problemi, Alevi-Sünni ayrımları, laik-antilaik tartışmaları; dışarıda Körfez krizi, Kuzey Irak, Kafkasya ve Bosna- Hersek hadiseleri...
Tarihi gerçek şudur ki Hıristiyan batı, Antik Grek-Roma ve kadim Hıristiyanlık dairesinde gördüğü coğrafyada, Balkanlar’da, Akdeniz’de, Anadolu’da rakip bir din ve medeniyete mensup, ari olmayan soydan Asyalı bir milletin kendisiyle benzeşip bütünleşmeden yurt edinmesine, kıta içi siyasi denge arayışlarından kaynaklanan kısa süreli zaruretler dışında hiçbir zaman hoşgörü ile bakmamış ve bakmayacaktır. “Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar, sen onların dinlerine uymadıkça senden asla razı ve memnun olmayacaklardır” Bakara, 2/120) ilahi beyanı ne güzel bir ikazdır.
Napolyon’un alt üst ettiği Avrupa haritasını düzene sokmak için 1815 yılında toplanan Viyana Kongresi’nde, Rus delegeleri, kongre üyelerinin dikkatlerini Osmanlı idaresi altında bulunan Hıristiyan halkın üzerine çekmeye çalışırlar ve bunu “Şark Meselesi” olarak takdim ederler. Su tabir, kongreden sonra, diplomatlar ile tarihçiler nezdinde gittikçe itibar görerek siysi bir mana kazanmaya başlar. Fransız tarihçi Signobos’un ifadesine göre: “Onsekizinci asırdan itibaren Avrupa devletleri, Osmanlı Devletini istila etmeye ve onun Hıristiyan tebasını isyan ettirmeye çalışmışlardır. Bu çalışmalar ihtilali müteakip, Fransa aleyhine açılan muharebelerle kesintiye uğrar. 1815 tarihinde, Osmanlı imparatorluğu hala mülki bütünlüğünü muhafaza ediyordu. imparatorluğun ne olacağı bir mesele idi. işte bu meseleye bir müddet sonra isim verilerek ‘Şark Meselesi’ dendi”.
Bu tabiri geçmiş zamanlardaki Türk-Avrupa münasebetlerini açıklamak için kullanan tarihçiler; islam’ın doğuşunu, mukaddes toprakların Müslümanların eline geçmesini, haçlı seferlerinin başlaması ve Türklerin Avrupa’ya ayak basmalarını Şark Meselesine menşe olarak kabul ederler. Buna dikkat çeken tarihçi Deriyo’ya göre; “Şark Meselesi, Fatih Sultan Mehmed Han’ın istanbulu fethi ve istanbul’a ayak basması ile değil, Hz. Muhammed’in (say) dünyaya gelmesi ile birlikte doğmuştur. Bu cihetle Şark Meselesi, bir islam meselesi demektir. islam’ın Asya ‘da ve Avrupa ‘da ricat etmesi, Şark Meselesini tevlit etti.”
Ondokuzuncu asrın ilk yarısında Şark Meselesi, Rus tehdidine karşı Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi, aynı asrın ikinci yarısında Türklerin Avrupa’daki topraklardan atılması, yirminci asırda da devletin bütün topraklarının paylaşılması manasında kullanıldı, Fakat Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinde buhranlı her olay da Avrupalılar tarafından “Şark Meselesi” başlığı altında incelendi.
Şüphe yok ki Şark Meselesinin ortaya çıkışında rol oynayan en önemli unsur, milletimizin Küçük Asya’yı vatan kurarken bu eksen doğrultusunda yüklendiği tarihi misyon ve bu misyonun bölge ve batı milletleri için taşıdığı anlamdır. Öyle ki, Fransız tarihçi A. Sorel; “Türkler, Avrupa’da görünür görünmez ortaya bir Şark Meselesi çıktı.,. Papazların ve küçük küçük zorbaların idaresine kendisini rahatça teslim etmiş, şarabını içip uyuklayan Avrupa’nın kapısından içeri giren bu dipdiri erkek güzeli insanlar; yepyeni bir nizam içinde akıp gelen be şanlı muazzam kuvvetler, o zamanki Avrupalının örümcekli ve bulanık kafasında bir şok tesiri yaparak onda şifa bulmaz bir dehşet hastalığı (!) doğurmuştur. Türklerin, uyuklayan Avrupa’nın afyonunu patlatması hadisesi öylesine derin bir tesir yapmıştır ki, aradan yedi asır gelip geçmiş olmasına ve bir gün eski dipdiri delikanlının, hasta adam (!) şekline sokulmasına rağmen, Avrupalının yirminci batın torunlan dahi bu Türk hastalığından, Türk şokundan tamamen şifa bulamamıştır” sözleriyle bu psikolojiyi enteresan bir anlatımla dile getirmiştir.
Varlık ve kimliği Grek-Latin kültürü, Roma tarihi, Hıristiyanlık duygu ve gelenekleriyle şekillenen, müsbet ilim ve ileri teknolojinin oluşturduğu güçle, üstünlük duygusu ve tahakküm hırsı kazanan Batı, giderek hakimiyetini bütün dünyaya yayma ve sürdürme emeline bağlamıştır. Bununla beraber geçmişte Grek-Roma tabiiyet ve sömürüsüne girmiş alanları, Hıristiyanlığın yayıldığı bölgeleri geri alma hakkından vazgeçmediği "kadim tapulu mülkleri” saymaktadır. Signobos bunu şöyle ifade eder: “Şark Meselesinin esas unsurları ne surette tetkik edilecek olsa, Osmanlı Devleti’nin izmihlali gibi kesin bir tasfiye şekline müncer olur ki bu, inkarı mümkün olmayan bir tarihi hadisedir ve onyedinci yüzyılda zuhur etmiş, o tarihten itibaren önem kazanarak devam etmiş bu tarihi hadisenin sonucu olan tasfiye şekli muhakkak kendini gösterecektir.”
Evet, tarih, 1683 yılının 12 Eylülünde, Beç (Viyana) yakınlarındaki Kohlenberg mevkiinde “kıtaları birer atlas kumaş gibi kesip biçen” Osmanlı ordusunun en dramatik mağlubiyetlerinden birine şahit olur. Bu tarih ve bu mevki, özel olarak Osmanlı, genel anlamda islam gücünün sükütunu remzeder, Osmanlı tarihinin bundan sonraki yılları, Anadolu’ya doğru büzülme ve Anadolu üzerinde halkalanma kabusunu besleyip durmuştur. Vaktiyle, "Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez, daha deniz daha ırmak isteriz. Vatanımızı öylesine büyütelim ki gökkubbe ona çadır ve güneş bayrak olsun”diyen bu millet,
"Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rüyama girdi her gece bir fatihane zan”
mısralarındaki rüya ile, dünya ülkelerinin olmasa da şiir ülkelerinin fatihi olmuştur. Artık “Devlet-i Ebed Müddet” Avrupa karşısında iyiden iyiye geriler.
ikiyüz elli seneden beri Osmanlı’nın nefesini kesen vaziyet, Birinci Cihan Harbi sonunda
"Devlet-i Aliyye yi soluksuz bırakır.
“Her yaz şimale doğru asırlarca bir koşu’
‘Ölürsem görmeden millette ümit etiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrimde vatan mahzun ben mahzun” (‘Y. Kemal)
mısralarıyla sona ermiştir. Sevr Anlaşması’nın Osmanlı’ya layık gördüğü, Orta Anadolu’nun kıraç bozkırlarından ibaret kalır. Lozan’da genç Türkiye, bilinen bütün petrol mıntıkalarından uzak bir Anadolu haritasına razı edilir, Bu coğrafya üzerinde kurulan yeni Türk Devleti, “sulh”haricinde bütün cihanşümul tasavvurlarından vazgeçtiğini beyan eder.
Ancak bu beyan Şark Meselesinin sonu için yeterli değildir. Sevr planının va’dettiği topraklara rıza göstermeyen Türkiye, Lozan’la birlikte kendisini "Can ile canan” arasında bulur. Bütün hudutlarını çevreleyen kapanmamış hesaplar, bitmek tükenmek bilmeyen tarihi düşmanlıklar ve yeni problemlerle kuşatılmış bir devlet: Musul-Kerkük’te Türkiye ile ingiltere’yi çatışma noktasına getiren anlaşmazlık, iç isyanlar, Hatay meselesi, Rusya’nın 1945’deki toprak talebi, 27 Mayıs ihtilali, Kıbrıs ve Ege adaları meselesi, terörün soldurduğu yıllar, 12 Eylül Harekatı’ndan günümüze; içeride Güneydoğu problemi, Alevi-Sünni ayrımları, laik-antilaik tartışmaları; dışarıda Körfez krizi, Kuzey Irak, Kafkasya ve Bosna- Hersek hadiseleri...
Tarihi gerçek şudur ki Hıristiyan batı, Antik Grek-Roma ve kadim Hıristiyanlık dairesinde gördüğü coğrafyada, Balkanlar’da, Akdeniz’de, Anadolu’da rakip bir din ve medeniyete mensup, ari olmayan soydan Asyalı bir milletin kendisiyle benzeşip bütünleşmeden yurt edinmesine, kıta içi siyasi denge arayışlarından kaynaklanan kısa süreli zaruretler dışında hiçbir zaman hoşgörü ile bakmamış ve bakmayacaktır. “Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar, sen onların dinlerine uymadıkça senden asla razı ve memnun olmayacaklardır” Bakara, 2/120) ilahi beyanı ne güzel bir ikazdır.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar