bugün
- 20 eylül 2026 amedspor beşiktaş maçı26
- kant ın ödev ahlakı2
- sydney sweeney2
- 20 eylül 2026 fenerbahçe eyüpspor maçı14
- ölümden korkuyor musunuz24
- depresyon6
- askerde sahip olunan en büyük lüks17
- sivilce için deneyimli yazar tavsiyeleri52
- her biji amed8
- habire1219
- sözlüğün canlandırılması için yapılması gerekenler7
- 19 eylül 2026 trabzonspor galatasaray maçı36
- pazar gecesi sözlükte 900 online yazar olması5
- uçan arabalar neden çıkmadı6
- size göre akp'nin en büyük ihaneti hangisi15
- bugün ne oldu7
- amedspor'un süper ligin lideri olması13
- morkstar3
- amed sporlu bir kızı hoplatmak6
- camilerin propaganda üssüne dönüşmesi15
- z kuşağı kızlarının escort gibi olması7
- türk düşmanı piçler9
- gecenin şarkısı11
- trabzonspor'un amedspor'u lider yapması5
- dualarımız bu akşam beşiktaş ile10
- sokak köpeklerinin saldırısına uğramak3
- 0 0 719
- kabe de filistin bayrağının yasaklanması11
- konuşmak istemiyorum4
- turkanime tv3
- laik ülkeyi dinciler yönetirse14
- sıfır atık vakfı11
- yapay zeka şeytani görevlerin yüzde 97 sini yaptı2
- hiç fuhuş yaptınız mı6
- sözlükteki sinsi köpekler8
- mekke antlaşması2
- vedat muriqi5
- claudian clouds33
- koca koca adamların stanley termosla gezmesi9
- yalnız yaşayan erkek özellikleri7
- sarışın kızlar4
- evrene enerji gönderen müslüman9
- cop318
- anın görüntüsü22
- true ile sevişmek5
- lilith fahişe mi sorunsalı3
- ne mutlu türküm diyene3
- muhteşem yüzyıl3
- 20213
- borsa istanbul daki fon krizi7
şark meselesi, siyasi bir terim olarak ilk defa 1815'te viyana kongresinde kullanımış, bütün avrupa devletleri özellikle de çarlık rusyası, ''şark meselesi'' ile uğraşmayı dış politikasının esas bir unsuru haline getirmiştir.
Napolyon’un alt üst ettiği Avrupa haritasını düzene sokmak için 1815 yılında toplanan Viyana Kongresi’nde, Rus delegeleri, kongre üyelerinin dikkatlerini Osmanlı idaresi altında bulunan Hıristiyan halkın üzerine çekmeye çalışırlar ve bunu “Şark Meselesi” olarak takdim ederler. Su tabir, kongreden sonra, diplomatlar ile tarihçiler nezdinde gittikçe itibar görerek siysi bir mana kazanmaya başlar. Fransız tarihçi Signobos’un ifadesine göre: “Onsekizinci asırdan itibaren Avrupa devletleri, Osmanlı Devletini istila etmeye ve onun Hıristiyan tebasını isyan ettirmeye çalışmışlardır. Bu çalışmalar ihtilali müteakip, Fransa aleyhine açılan muharebelerle kesintiye uğrar. 1815 tarihinde, Osmanlı imparatorluğu hala mülki bütünlüğünü muhafaza ediyordu. imparatorluğun ne olacağı bir mesele idi. işte bu meseleye bir müddet sonra isim verilerek ‘Şark Meselesi’ dendi”.
Bu tabiri geçmiş zamanlardaki Türk-Avrupa münasebetlerini açıklamak için kullanan tarihçiler; islam’ın doğuşunu, mukaddes toprakların Müslümanların eline geçmesini, haçlı seferlerinin başlaması ve Türklerin Avrupa’ya ayak basmalarını Şark Meselesine menşe olarak kabul ederler. Buna dikkat çeken tarihçi Deriyo’ya göre; “Şark Meselesi, Fatih Sultan Mehmed Han’ın istanbulu fethi ve istanbul’a ayak basması ile değil, Hz. Muhammed’in (say) dünyaya gelmesi ile birlikte doğmuştur. Bu cihetle Şark Meselesi, bir islam meselesi demektir. islam’ın Asya ‘da ve Avrupa ‘da ricat etmesi, Şark Meselesini tevlit etti.”
Ondokuzuncu asrın ilk yarısında Şark Meselesi, Rus tehdidine karşı Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi, aynı asrın ikinci yarısında Türklerin Avrupa’daki topraklardan atılması, yirminci asırda da devletin bütün topraklarının paylaşılması manasında kullanıldı, Fakat Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinde buhranlı her olay da Avrupalılar tarafından “Şark Meselesi” başlığı altında incelendi.
Şüphe yok ki Şark Meselesinin ortaya çıkışında rol oynayan en önemli unsur, milletimizin Küçük Asya’yı vatan kurarken bu eksen doğrultusunda yüklendiği tarihi misyon ve bu misyonun bölge ve batı milletleri için taşıdığı anlamdır. Öyle ki, Fransız tarihçi A. Sorel; “Türkler, Avrupa’da görünür görünmez ortaya bir Şark Meselesi çıktı.,. Papazların ve küçük küçük zorbaların idaresine kendisini rahatça teslim etmiş, şarabını içip uyuklayan Avrupa’nın kapısından içeri giren bu dipdiri erkek güzeli insanlar; yepyeni bir nizam içinde akıp gelen be şanlı muazzam kuvvetler, o zamanki Avrupalının örümcekli ve bulanık kafasında bir şok tesiri yaparak onda şifa bulmaz bir dehşet hastalığı (!) doğurmuştur. Türklerin, uyuklayan Avrupa’nın afyonunu patlatması hadisesi öylesine derin bir tesir yapmıştır ki, aradan yedi asır gelip geçmiş olmasına ve bir gün eski dipdiri delikanlının, hasta adam (!) şekline sokulmasına rağmen, Avrupalının yirminci batın torunlan dahi bu Türk hastalığından, Türk şokundan tamamen şifa bulamamıştır” sözleriyle bu psikolojiyi enteresan bir anlatımla dile getirmiştir.
Varlık ve kimliği Grek-Latin kültürü, Roma tarihi, Hıristiyanlık duygu ve gelenekleriyle şekillenen, müsbet ilim ve ileri teknolojinin oluşturduğu güçle, üstünlük duygusu ve tahakküm hırsı kazanan Batı, giderek hakimiyetini bütün dünyaya yayma ve sürdürme emeline bağlamıştır. Bununla beraber geçmişte Grek-Roma tabiiyet ve sömürüsüne girmiş alanları, Hıristiyanlığın yayıldığı bölgeleri geri alma hakkından vazgeçmediği "kadim tapulu mülkleri” saymaktadır. Signobos bunu şöyle ifade eder: “Şark Meselesinin esas unsurları ne surette tetkik edilecek olsa, Osmanlı Devleti’nin izmihlali gibi kesin bir tasfiye şekline müncer olur ki bu, inkarı mümkün olmayan bir tarihi hadisedir ve onyedinci yüzyılda zuhur etmiş, o tarihten itibaren önem kazanarak devam etmiş bu tarihi hadisenin sonucu olan tasfiye şekli muhakkak kendini gösterecektir.”
Evet, tarih, 1683 yılının 12 Eylülünde, Beç (Viyana) yakınlarındaki Kohlenberg mevkiinde “kıtaları birer atlas kumaş gibi kesip biçen” Osmanlı ordusunun en dramatik mağlubiyetlerinden birine şahit olur. Bu tarih ve bu mevki, özel olarak Osmanlı, genel anlamda islam gücünün sükütunu remzeder, Osmanlı tarihinin bundan sonraki yılları, Anadolu’ya doğru büzülme ve Anadolu üzerinde halkalanma kabusunu besleyip durmuştur. Vaktiyle, "Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez, daha deniz daha ırmak isteriz. Vatanımızı öylesine büyütelim ki gökkubbe ona çadır ve güneş bayrak olsun”diyen bu millet,
"Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rüyama girdi her gece bir fatihane zan”
mısralarındaki rüya ile, dünya ülkelerinin olmasa da şiir ülkelerinin fatihi olmuştur. Artık “Devlet-i Ebed Müddet” Avrupa karşısında iyiden iyiye geriler.
ikiyüz elli seneden beri Osmanlı’nın nefesini kesen vaziyet, Birinci Cihan Harbi sonunda
"Devlet-i Aliyye yi soluksuz bırakır.
“Her yaz şimale doğru asırlarca bir koşu’
‘Ölürsem görmeden millette ümit etiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrimde vatan mahzun ben mahzun” (‘Y. Kemal)
mısralarıyla sona ermiştir. Sevr Anlaşması’nın Osmanlı’ya layık gördüğü, Orta Anadolu’nun kıraç bozkırlarından ibaret kalır. Lozan’da genç Türkiye, bilinen bütün petrol mıntıkalarından uzak bir Anadolu haritasına razı edilir, Bu coğrafya üzerinde kurulan yeni Türk Devleti, “sulh”haricinde bütün cihanşümul tasavvurlarından vazgeçtiğini beyan eder.
Ancak bu beyan Şark Meselesinin sonu için yeterli değildir. Sevr planının va’dettiği topraklara rıza göstermeyen Türkiye, Lozan’la birlikte kendisini "Can ile canan” arasında bulur. Bütün hudutlarını çevreleyen kapanmamış hesaplar, bitmek tükenmek bilmeyen tarihi düşmanlıklar ve yeni problemlerle kuşatılmış bir devlet: Musul-Kerkük’te Türkiye ile ingiltere’yi çatışma noktasına getiren anlaşmazlık, iç isyanlar, Hatay meselesi, Rusya’nın 1945’deki toprak talebi, 27 Mayıs ihtilali, Kıbrıs ve Ege adaları meselesi, terörün soldurduğu yıllar, 12 Eylül Harekatı’ndan günümüze; içeride Güneydoğu problemi, Alevi-Sünni ayrımları, laik-antilaik tartışmaları; dışarıda Körfez krizi, Kuzey Irak, Kafkasya ve Bosna- Hersek hadiseleri...
Tarihi gerçek şudur ki Hıristiyan batı, Antik Grek-Roma ve kadim Hıristiyanlık dairesinde gördüğü coğrafyada, Balkanlar’da, Akdeniz’de, Anadolu’da rakip bir din ve medeniyete mensup, ari olmayan soydan Asyalı bir milletin kendisiyle benzeşip bütünleşmeden yurt edinmesine, kıta içi siyasi denge arayışlarından kaynaklanan kısa süreli zaruretler dışında hiçbir zaman hoşgörü ile bakmamış ve bakmayacaktır. “Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar, sen onların dinlerine uymadıkça senden asla razı ve memnun olmayacaklardır” Bakara, 2/120) ilahi beyanı ne güzel bir ikazdır.
Napolyon’un alt üst ettiği Avrupa haritasını düzene sokmak için 1815 yılında toplanan Viyana Kongresi’nde, Rus delegeleri, kongre üyelerinin dikkatlerini Osmanlı idaresi altında bulunan Hıristiyan halkın üzerine çekmeye çalışırlar ve bunu “Şark Meselesi” olarak takdim ederler. Su tabir, kongreden sonra, diplomatlar ile tarihçiler nezdinde gittikçe itibar görerek siysi bir mana kazanmaya başlar. Fransız tarihçi Signobos’un ifadesine göre: “Onsekizinci asırdan itibaren Avrupa devletleri, Osmanlı Devletini istila etmeye ve onun Hıristiyan tebasını isyan ettirmeye çalışmışlardır. Bu çalışmalar ihtilali müteakip, Fransa aleyhine açılan muharebelerle kesintiye uğrar. 1815 tarihinde, Osmanlı imparatorluğu hala mülki bütünlüğünü muhafaza ediyordu. imparatorluğun ne olacağı bir mesele idi. işte bu meseleye bir müddet sonra isim verilerek ‘Şark Meselesi’ dendi”.
Bu tabiri geçmiş zamanlardaki Türk-Avrupa münasebetlerini açıklamak için kullanan tarihçiler; islam’ın doğuşunu, mukaddes toprakların Müslümanların eline geçmesini, haçlı seferlerinin başlaması ve Türklerin Avrupa’ya ayak basmalarını Şark Meselesine menşe olarak kabul ederler. Buna dikkat çeken tarihçi Deriyo’ya göre; “Şark Meselesi, Fatih Sultan Mehmed Han’ın istanbulu fethi ve istanbul’a ayak basması ile değil, Hz. Muhammed’in (say) dünyaya gelmesi ile birlikte doğmuştur. Bu cihetle Şark Meselesi, bir islam meselesi demektir. islam’ın Asya ‘da ve Avrupa ‘da ricat etmesi, Şark Meselesini tevlit etti.”
Ondokuzuncu asrın ilk yarısında Şark Meselesi, Rus tehdidine karşı Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünün muhafaza edilmesi, aynı asrın ikinci yarısında Türklerin Avrupa’daki topraklardan atılması, yirminci asırda da devletin bütün topraklarının paylaşılması manasında kullanıldı, Fakat Osmanlı Devleti’nin iç ve dış siyasetinde buhranlı her olay da Avrupalılar tarafından “Şark Meselesi” başlığı altında incelendi.
Şüphe yok ki Şark Meselesinin ortaya çıkışında rol oynayan en önemli unsur, milletimizin Küçük Asya’yı vatan kurarken bu eksen doğrultusunda yüklendiği tarihi misyon ve bu misyonun bölge ve batı milletleri için taşıdığı anlamdır. Öyle ki, Fransız tarihçi A. Sorel; “Türkler, Avrupa’da görünür görünmez ortaya bir Şark Meselesi çıktı.,. Papazların ve küçük küçük zorbaların idaresine kendisini rahatça teslim etmiş, şarabını içip uyuklayan Avrupa’nın kapısından içeri giren bu dipdiri erkek güzeli insanlar; yepyeni bir nizam içinde akıp gelen be şanlı muazzam kuvvetler, o zamanki Avrupalının örümcekli ve bulanık kafasında bir şok tesiri yaparak onda şifa bulmaz bir dehşet hastalığı (!) doğurmuştur. Türklerin, uyuklayan Avrupa’nın afyonunu patlatması hadisesi öylesine derin bir tesir yapmıştır ki, aradan yedi asır gelip geçmiş olmasına ve bir gün eski dipdiri delikanlının, hasta adam (!) şekline sokulmasına rağmen, Avrupalının yirminci batın torunlan dahi bu Türk hastalığından, Türk şokundan tamamen şifa bulamamıştır” sözleriyle bu psikolojiyi enteresan bir anlatımla dile getirmiştir.
Varlık ve kimliği Grek-Latin kültürü, Roma tarihi, Hıristiyanlık duygu ve gelenekleriyle şekillenen, müsbet ilim ve ileri teknolojinin oluşturduğu güçle, üstünlük duygusu ve tahakküm hırsı kazanan Batı, giderek hakimiyetini bütün dünyaya yayma ve sürdürme emeline bağlamıştır. Bununla beraber geçmişte Grek-Roma tabiiyet ve sömürüsüne girmiş alanları, Hıristiyanlığın yayıldığı bölgeleri geri alma hakkından vazgeçmediği "kadim tapulu mülkleri” saymaktadır. Signobos bunu şöyle ifade eder: “Şark Meselesinin esas unsurları ne surette tetkik edilecek olsa, Osmanlı Devleti’nin izmihlali gibi kesin bir tasfiye şekline müncer olur ki bu, inkarı mümkün olmayan bir tarihi hadisedir ve onyedinci yüzyılda zuhur etmiş, o tarihten itibaren önem kazanarak devam etmiş bu tarihi hadisenin sonucu olan tasfiye şekli muhakkak kendini gösterecektir.”
Evet, tarih, 1683 yılının 12 Eylülünde, Beç (Viyana) yakınlarındaki Kohlenberg mevkiinde “kıtaları birer atlas kumaş gibi kesip biçen” Osmanlı ordusunun en dramatik mağlubiyetlerinden birine şahit olur. Bu tarih ve bu mevki, özel olarak Osmanlı, genel anlamda islam gücünün sükütunu remzeder, Osmanlı tarihinin bundan sonraki yılları, Anadolu’ya doğru büzülme ve Anadolu üzerinde halkalanma kabusunu besleyip durmuştur. Vaktiyle, "Bu denizler, bu ırmaklar bize yetmez, daha deniz daha ırmak isteriz. Vatanımızı öylesine büyütelim ki gökkubbe ona çadır ve güneş bayrak olsun”diyen bu millet,
"Mağlupken ordu, yaslı dururken bütün vatan,
Rüyama girdi her gece bir fatihane zan”
mısralarındaki rüya ile, dünya ülkelerinin olmasa da şiir ülkelerinin fatihi olmuştur. Artık “Devlet-i Ebed Müddet” Avrupa karşısında iyiden iyiye geriler.
ikiyüz elli seneden beri Osmanlı’nın nefesini kesen vaziyet, Birinci Cihan Harbi sonunda
"Devlet-i Aliyye yi soluksuz bırakır.
“Her yaz şimale doğru asırlarca bir koşu’
‘Ölürsem görmeden millette ümit etiğim feyzi
Yazılsın seng-i kabrimde vatan mahzun ben mahzun” (‘Y. Kemal)
mısralarıyla sona ermiştir. Sevr Anlaşması’nın Osmanlı’ya layık gördüğü, Orta Anadolu’nun kıraç bozkırlarından ibaret kalır. Lozan’da genç Türkiye, bilinen bütün petrol mıntıkalarından uzak bir Anadolu haritasına razı edilir, Bu coğrafya üzerinde kurulan yeni Türk Devleti, “sulh”haricinde bütün cihanşümul tasavvurlarından vazgeçtiğini beyan eder.
Ancak bu beyan Şark Meselesinin sonu için yeterli değildir. Sevr planının va’dettiği topraklara rıza göstermeyen Türkiye, Lozan’la birlikte kendisini "Can ile canan” arasında bulur. Bütün hudutlarını çevreleyen kapanmamış hesaplar, bitmek tükenmek bilmeyen tarihi düşmanlıklar ve yeni problemlerle kuşatılmış bir devlet: Musul-Kerkük’te Türkiye ile ingiltere’yi çatışma noktasına getiren anlaşmazlık, iç isyanlar, Hatay meselesi, Rusya’nın 1945’deki toprak talebi, 27 Mayıs ihtilali, Kıbrıs ve Ege adaları meselesi, terörün soldurduğu yıllar, 12 Eylül Harekatı’ndan günümüze; içeride Güneydoğu problemi, Alevi-Sünni ayrımları, laik-antilaik tartışmaları; dışarıda Körfez krizi, Kuzey Irak, Kafkasya ve Bosna- Hersek hadiseleri...
Tarihi gerçek şudur ki Hıristiyan batı, Antik Grek-Roma ve kadim Hıristiyanlık dairesinde gördüğü coğrafyada, Balkanlar’da, Akdeniz’de, Anadolu’da rakip bir din ve medeniyete mensup, ari olmayan soydan Asyalı bir milletin kendisiyle benzeşip bütünleşmeden yurt edinmesine, kıta içi siyasi denge arayışlarından kaynaklanan kısa süreli zaruretler dışında hiçbir zaman hoşgörü ile bakmamış ve bakmayacaktır. “Ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar, sen onların dinlerine uymadıkça senden asla razı ve memnun olmayacaklardır” Bakara, 2/120) ilahi beyanı ne güzel bir ikazdır.
Gündemdeki Haberler