asketizm

kendine eziyet etme sanatıdır. insan evladı kalkıp dünyanın bütün nimetlerini, zevklerini, konforunu, etini, şarabını, yatağını, her türlü rahatını bir kenara bırakıyor; çöllere, mağaralara, taşların üstüne kapanıyor ve “ben yokum” diyor. bedenini aç bırakıyor, ruhunu ıssız bir yalnızlıkla dolduruyor, arzusunu boğazlayıp “daha yüksek bir şey” peşinde koşuyor.

yunancadaki askesis’ten geliyor, yani talim, disiplin, alıştırma… ama bu talim öyle spor salonunda dumbbell kaldırır gibi değil lan, ruhu terbiye etmek için bedeni aç bırakma talimi. adamlar beden ruhun zindanıdır diyor, biz “ulan bırak kendini de yaşa” diyoruz ama yok, bazı tipler doğuştan bu yola meyilli.

stoacılar “arzudan vazgeç, acıya hazır ol” diye felsefe yapıyor, hristiyan ermişleri çölde kırbaçlıyor kendini, hindistan’da sadhular dikenli yatakta yatıyor, bizim sufiler bir lokma bir hırka’yla yetiniyor. ortak noktaları şu: bu dünya bir sınav salonu, burada ne kadar az keyif alırsan öbür tarafta o kadar yüksek not alırsın sanıyorlar.

günümüzde ise işler iyice karıştı tabii. eskiden çöle kaçardın, şimdi minimalizm diye 200 metrekare evde üç tişörtle yaşıyorsun, dopamine detox diye 24 saat telefon kullanmıyorsun, sonra da story atıyorsun. eskiden tanrı için zevkten vazgeçerdin, şimdi gelecekteki daha büyük bir zevk için sermaye biriktiriyorsun. ironik değil mi?
© copyright 2005 - 2026