bugün

edip cansever okumak

bir ara gözlerim kaydı, pencereden dışarı baktım, apartmanın ışıkları sönük, herkes uyuyor, biz burada bir adamın elli yıl önce yazdığı cümlelerle boğuşuyoruz. komik aslında. dışarıdaki dünya “yaşamak lazım” diye bağırırken, cansever yaşamak da neymiş diye fısıldıyor kulağına, hem de öyle bir fısıltı ki, tüylerin diken diken oluyor, sonra birden kahkaha atıyorsun çünkü haklı, haklı da ne kelime, resmen içini okuyor herif. tragedya değil bu, daha beteri; trajedi en azından dramatik, bu ise sıradanlığın ta kendisi, en iğrenç haliyle. bir şiir bitiyor, öbürü başlıyor, her seferinde aynı his: biri omzuna dokunmuş gibi, “kardeş sen de mi buradasın” diyor.

okudukça içimdeki o eski yara kaşınıyor, kaşıdıkça kanıyor ama acısı güzel, bildiğin masaj gibi. sonra kitabı kapatıp kalktım, mutfağa su içmeye. aynada kendime baktım, gözler şiş, surat yorgun, “ulan sen ne arıyorsun bu adamın şiirlerinde” dedim kendi kendime. cevap yok. sadece omuz silktim. çünkü cansever okumak tam da bu: cevap aramadan, soruyu daha da derinleştirmek. sonra tekrar oturdum, bir sayfa daha. dışarıda bir araba geçti, farları duvara vurdu, bir an her şey aydınlandı, sonra yine karanlık. tıpkı şiirleri gibi.

sabah olacak, hayat devam edecek, ama o birkaç dize içimde kalacak, sinsice. bazen gülümsetecek, bazen “keşke yazmasaymış” dedirtecek. ikisi de aynı kapıya çıkıyor sonuçta. kelimenin tam anlamıyla: “okumak” dediğin, kendini bir daha kaybetmek, sonra bulamamak, ama bulamasan da umursamamak hali. evet. tam da o.
© copyright 2005 - 2026