bugün
- oğlak burcu kadını18
- opel türkiye ve neskar bursa rezaleti6
- aptalları hipnotize etmek4
- chatgpt ile sohbet etmek7
- aytaç doğan2
- sevgiliyle ormanın derinliklerine gitmek8
- benim için zindanlarda çürür müsün diyen kız3
- beyaz ekmek yiyen vatan hainleri3
- 1 2 puretech5
- sevgilisine kahve yapan erkek4
- les enfants du siecle2
- tan taşçı2
- sevgilisine kahpe yapan erkek2
- 19802
- haluk levent19
- ceza sahasına girince kendini yere atan forvet2
- yılmaz güney abi4
- canva3
- ikizler burcu ve bipolar adam7
- antipanik6
- zorunlu eğitimin felsefi temeli3
- en çok sevdiğiniz yazar19
- elfida4
- haluk levent'in hayatını anlatacak filmin adı3
- kişinin büyüdüğünü anladığı an4
- japonya'da 10.000 kürdün karakol basması27
- muhalif kerizleri silkme derneği başkanı2
- hayatın güzel olması9
- telefonu balkondan düşürme korkusu2
- 17 temmuz 2026 bahis operasyonu gözaltıları28
- maruf güneş3
- gececi tayfa kezosu10
- sözlüğün tanrıçası olmak20
- şekeri bırakınca çayın tadını alacaksın yalanı2
- 18 temmuz 2026 malatya depremi3
- sigara içen erkeklerin daha çekici olması13
- sözlük yazarlarının numaraları12
- japonya nın teröristleri idam etmesi3
- gocu29
- 19 temmuz 2026 ispanya arjantin maçı14
- yalnız yaşayan kadın karizması7
- gerçek chp zafer partisidir2
- güzel zannedilen kadınların sıradan olmaları18
- kızlar gelin gofret yiyelim6
- sigara içsem mi lan eşiği7
- kendi ağzına vermek11
- 35 yaşında evlenmemiş erkek15
- kezoları hemen kapan yuzır2
- bir gün öleceğini unutmak7
- tanrı yok21
Günler bir türlü geçmek bilmeyince eniştem bana kahvesinde çalışma teklifiyle gelmişti. Para filan konuşmadan hemen kabul ettim, kahveye koştum. Normalde kahveye filan takıldığım pek olmazdı ama evde uzun süre hapsolmak alışkanlıklarımı teoride değiştirmişti. Pratiğe aktarabileceğimi düşündüm O yüzden pek dert etmedim.
Öğleye doğru gidip gece yarısından sonra geliyordum. Kendileriyle nadiren takıldığım arkadaşlarım bu durumdan memnun olmuştu. Her akşam kahveye gelip türlü oyunlarla geçirdikleri zamana arada ben de dahil oluyordum. Onlarla oyun oynamıyordum. Çocukken ceviz ağaçlarının altında oynadığımız kağıt oyunlarıyla teoride kapatmıştım o defteri(pratiğe çoğu zaman dökebildim).Masalarının yanına boş olduğum vakitler gidip duruyor, kayda değer hiçbir muhabbet duyamayınca içimden her defasında "ee beni her akşam bunun için mi buraya çağırıyordunuz?" diye sinirlenip birinin çayını tazelemeye koşuyordum.
Garip yerdi kahvehaneler. Ben sait faik gibi düşünceli adamlar bekliyordum. Bir köşeye geçsin otursun, insanları izlesin, onların hikayelerini düşlesin, sonra eve gidince kağıdı kalemi eline alıp heyecanla onları yazsın istiyordum. Yaklaşık bir ay boyunca bekledim. Düşündüğüm şekilde, Allah'ın hiçbir kulunun yolu kahveye düşmedi.
Hayri diye bir çocuk vardı. Ocağın başında o duruyordu. Benden bir iki yaş büyüktü. Küçükken onunla aynı okuldaydık hatta daha önceleri iki sene boyunca köyümüzdeki birleştirilmiş sınıfta beraber okumuştuk (bu birleştirilmiş sınıflar garip yelerdi. 1., 2., 3., 4. Ve 5. Sınıfların hepsi aynı derslikteydi. Zaten genellikle köylerde olurdu ve o okulda başka derslikte olmazdı. Sınıfımızda kapıya en yakın sıralarda beşinci sınıflar otururdu. Sonra sırayla pencereye doğru büyük sınıflardan küçük sınıflara doğru dizilirdik. "Mini mini birler" genellikle pencere kenarlarında olurdu. Yavaş yavaş büyürler ve günü geldiğinde ilkokuldan mezun olup o kapıdan çıkarlardı. Bu köy okullarına çok acayip öğretmenler gelirdi. Biz Neredeyse hemen hemen her dönem öğretmen değiştirirdik. Köye gelen hocaların çoğu şartlara dayanamaz, ya tayinini ister ya da kaçar giderlerdi. Hele bir keresinde kadın bir öğretmen gelmişti. Ben o zamanlar beşinci sınıftaydım. Öğretmenimizin ismi yasemin'di -'jasmine'nin onunla hiç mi hiç alakası yoktur bu arada- bir de kendinden birkaç yaş küçük kız kardeşi vardı. ikisi birlikte okulun lojmanında kalırlardı. Geldikleri ilk birkaç ay boyunca bize bir şeyler anlatmış sonra sınıfı sınıf başkanına-bana- emanet edip ders saatlerinde ilçeye gezmeye gider olmuşlardı. Öğleye doğru kardeşine hazırlanmasını tembihler, sonra yanıma gelir, anlatacağım konuları gösterir, okulun anahtarını verir ve çeker giderdi. Okulu ben açıp ben kapatırdım. küçük sınıflara ders anlatıp tenefüse çıkarırdım. Kimse durumdan pek şikayet etmezdi. Ben de ne olduğunu pek anlamadığımdan denilenleri birkaç ay boyunca yapmıştım. Sonra yasemin öğretmen galiba gezecek yerlerin hepsini gezdiğinden istifa edip köyü terketti. Ona pek kızmamıştım ama yine de gitmesine üzülmüştüm. Sonra yine önceden olduğu gibi öğretmenler geldi gitti. En son bu yaz gittiğimde okulun durumunu sordum. Okulu biraz büyütmüşler ana sınıfı da açmışlar ve iki tane öğretmen görevlendirmişler. Üstelik öğretmenler de yaklaşık bir buçuk senedir bir yere kaçıp gitmemişler. Tam her şey düzeliyor galiba derken birkaç hafta öğrendim ki o gelen iki öğretmen de soruşturma geçiriyormuş ve bu yüzden görevden uzaklaştırılmış. onların yerine yeni bir öğretmen gelmiş. Yani anlayacağınız bizim köyün okulunun kaderi yine sarpa sardı) (hayri'ye dönersek) Gelen giden bütün öğretmenler hayri'yi överdi. Çalışkandı, güzel ahlaklıydı, zekiydi. Çok severdim onu. Allah inandırsın onu hiç kıskanmadım. Gururlanırdım hatta. Müfettiş geldiğinde hoca onu çağırırdı, soruları takır takır cevaplardı. Hayri bir soruyu doğru mu bildi, sevinirdim. Hayri güzel bir cümle mi kurdu, "vay be" derdim. O ilkokulu bitirince başka okula geçti. hayri'nin yerine ise ben geçtim. Ne kadar çabalasam da Ben hiçbir zaman hayri kadar olamamıştım. Kendimi ondan daima aşağıda gördüm. Sonra bizim hayri'ye nazar değdi. Köyün ve ilçenin en parlak zekalı çocuğu serseri oldu. Kimse umursamadı onu. Çok üzüldüm. ilkokuldayken yaşıtlarımla birlikte ona hepimiz saygı duyardık. Hayri serseri olup, derslerini ihmal edip zar zor liseyi bitirince millettin diline düştü. Herkes dalga geçince, üzülürdüm. Kahvede Hayri'ye bakınca hâlâ içimde ona karşı hayranlıkla karışık bir acıma duygusu hissediyordum. Kulağının ardında bir kalem, arada küllerini döktüğü ağzının kenarındaki sigarasıyla götüreceğim çayları dolduruyordu. Bir müddet sonra ben garsonluk veya çaycılık için değil yalnızca hayri için kahveye gelmeye başlamıştım. Sohbeti muhabbeti çok sıradandı ama onu dinlemek beni rahatlatıyordu. Müşterileri bir türlü sevememiştim zaten. işten çıkıp doğruca kahveye gelen erkek yığınlarının sevilecek neresi vardı ki zaten? Hele orta yaşlı 4 kişilik bir arkadaş grubu vardı ki onlara hergün sinirlenerek siparişlerini götürürdüm. Öğleye doğru gelirler, akşam yemek yemek için evlerine giderler, akşamdan sonra ise geri damlarlardı. Her gün Bir kasa kola içip yüzlerce çay tüketirlerdi. Ballı müşterilerdi ama "ulan sizin çoluğunuz çocuğunuz yok mu? Karılarınız yok mu?" Diye sinirlenmekten kendimi alamazdım. işi bıraktığım zaman onlar hâlâ oraya aynı düzende gelmeye devam ediyorlardı. Aradan üç sene filan geçti ama hâlâ düzenleri aynı. Bu sene de gördüm.
Lisenin son senesi babam edremit kıyılarının birinde bir ay sürecek bir panayırda bir tezgah kiralamıştı. Bir şeyler satacaktık güya. Babamın ticari zekasına hiç güvenmediğimden işten defalarca vazgeçirmeye çalıştım ama beni dinlemedi. Bizim tezgahın sol tarafında -esasında mafya olduğu söylenen- bir adamın güzel bir kafesi vardı. Sağ arka tarafta ise büyük bir meyhane vardı. Geceleyin her iki tarafta da yapılan canlı müziklerle kafamın eti yenirdi. iki mekana da pek uğramadım. Babam bana ne yapacağımı söyledikten sonra çekip eve gitmişti. Bana bırakmıştı ortalığı. Gündüz tezgahta eğelenir, gece olunca ise brandayı çeker tezgahın içine bir yer yatağı serip uyurdum. Etrafta su filan olmadığından sabahleyin kalkınca elimi yüzümü yıkamak için meyhaneye giderdim. Kapıda buldog cinsi bir köpek beni her girişimde korkuturdu. Sonra koşup denize girer, ortalık kalabalıklaşana değin brandaları kaldırmazdım. Babam sonradan o işten kâr edemeyince anladım ki bunda benim deniz sefalarımın da payı vardı. Sen işi bırakıp denizde yüzersen elbette babanın ticari zekasına laf edersin. Panayır bitmeden ayaklarımın ağrımasından şikayetçi olup, yan taraftaki gürültü patırtıya karşı eğreti duruşumu da sebep göstererek babamın verdiği o işten ayrıldım. Eve gittim, garip gözlerle karşılandım.
Birkaç defa daha böyle yerlerde bulundum. Ne kadar zorlanırsa zorlansın, sevmeye çalışsın, eğer insanın içinde yoksa, alışmayınca alışamıyor gerçekten. Ben de alışamadım. Hele şu kahvehaneler ömür törpüsüdür gözümde. Bir ülkede hemen hemen her yerde mi insanlar bu denli boş olur. Son bir haftadır yalnızca ve yalnızca ne konuşuluyor acaba diye hergün bir kahveye gidiyorum. insanlarla iletişim kurmak zor olmuyor. Bir müddet sonra yine aynı kısır muhabbetler ısıtılıp ısıtılıp yeniyor. Geçen bu kadar senenin üzerine gram eksilme olmamış hiçbir şeyden. Siyaset, futbol, boş laf. Ha bir de gençlerin takıldığı kafeler var ki onlarda kahvehanelerden farklı bir görevi icra etmiyor. Bizim ilçede boyuna yeni bir kafe açılır. Her yeni sezonda birisi moda olur ve gençler oraya doluşur. ilçe insanının geliri hep aynı olmasına rağmen sürekli yeni tüketim yerleri açılıyor. Niçin daha faydalı şeyler yapmaz bu insanlar? Ne bileyim gerçekten insanlığa faydalı olabilecek bir iş niye tutturulmasın? insanlar her yerde muhabbet edebilir. Ne gerek var boş dünya'nın kalbine bunca boş merkezler inşa etmeye? tadı kalmadı hiçbir şeyin.
Öğleye doğru gidip gece yarısından sonra geliyordum. Kendileriyle nadiren takıldığım arkadaşlarım bu durumdan memnun olmuştu. Her akşam kahveye gelip türlü oyunlarla geçirdikleri zamana arada ben de dahil oluyordum. Onlarla oyun oynamıyordum. Çocukken ceviz ağaçlarının altında oynadığımız kağıt oyunlarıyla teoride kapatmıştım o defteri(pratiğe çoğu zaman dökebildim).Masalarının yanına boş olduğum vakitler gidip duruyor, kayda değer hiçbir muhabbet duyamayınca içimden her defasında "ee beni her akşam bunun için mi buraya çağırıyordunuz?" diye sinirlenip birinin çayını tazelemeye koşuyordum.
Garip yerdi kahvehaneler. Ben sait faik gibi düşünceli adamlar bekliyordum. Bir köşeye geçsin otursun, insanları izlesin, onların hikayelerini düşlesin, sonra eve gidince kağıdı kalemi eline alıp heyecanla onları yazsın istiyordum. Yaklaşık bir ay boyunca bekledim. Düşündüğüm şekilde, Allah'ın hiçbir kulunun yolu kahveye düşmedi.
Hayri diye bir çocuk vardı. Ocağın başında o duruyordu. Benden bir iki yaş büyüktü. Küçükken onunla aynı okuldaydık hatta daha önceleri iki sene boyunca köyümüzdeki birleştirilmiş sınıfta beraber okumuştuk (bu birleştirilmiş sınıflar garip yelerdi. 1., 2., 3., 4. Ve 5. Sınıfların hepsi aynı derslikteydi. Zaten genellikle köylerde olurdu ve o okulda başka derslikte olmazdı. Sınıfımızda kapıya en yakın sıralarda beşinci sınıflar otururdu. Sonra sırayla pencereye doğru büyük sınıflardan küçük sınıflara doğru dizilirdik. "Mini mini birler" genellikle pencere kenarlarında olurdu. Yavaş yavaş büyürler ve günü geldiğinde ilkokuldan mezun olup o kapıdan çıkarlardı. Bu köy okullarına çok acayip öğretmenler gelirdi. Biz Neredeyse hemen hemen her dönem öğretmen değiştirirdik. Köye gelen hocaların çoğu şartlara dayanamaz, ya tayinini ister ya da kaçar giderlerdi. Hele bir keresinde kadın bir öğretmen gelmişti. Ben o zamanlar beşinci sınıftaydım. Öğretmenimizin ismi yasemin'di -'jasmine'nin onunla hiç mi hiç alakası yoktur bu arada- bir de kendinden birkaç yaş küçük kız kardeşi vardı. ikisi birlikte okulun lojmanında kalırlardı. Geldikleri ilk birkaç ay boyunca bize bir şeyler anlatmış sonra sınıfı sınıf başkanına-bana- emanet edip ders saatlerinde ilçeye gezmeye gider olmuşlardı. Öğleye doğru kardeşine hazırlanmasını tembihler, sonra yanıma gelir, anlatacağım konuları gösterir, okulun anahtarını verir ve çeker giderdi. Okulu ben açıp ben kapatırdım. küçük sınıflara ders anlatıp tenefüse çıkarırdım. Kimse durumdan pek şikayet etmezdi. Ben de ne olduğunu pek anlamadığımdan denilenleri birkaç ay boyunca yapmıştım. Sonra yasemin öğretmen galiba gezecek yerlerin hepsini gezdiğinden istifa edip köyü terketti. Ona pek kızmamıştım ama yine de gitmesine üzülmüştüm. Sonra yine önceden olduğu gibi öğretmenler geldi gitti. En son bu yaz gittiğimde okulun durumunu sordum. Okulu biraz büyütmüşler ana sınıfı da açmışlar ve iki tane öğretmen görevlendirmişler. Üstelik öğretmenler de yaklaşık bir buçuk senedir bir yere kaçıp gitmemişler. Tam her şey düzeliyor galiba derken birkaç hafta öğrendim ki o gelen iki öğretmen de soruşturma geçiriyormuş ve bu yüzden görevden uzaklaştırılmış. onların yerine yeni bir öğretmen gelmiş. Yani anlayacağınız bizim köyün okulunun kaderi yine sarpa sardı) (hayri'ye dönersek) Gelen giden bütün öğretmenler hayri'yi överdi. Çalışkandı, güzel ahlaklıydı, zekiydi. Çok severdim onu. Allah inandırsın onu hiç kıskanmadım. Gururlanırdım hatta. Müfettiş geldiğinde hoca onu çağırırdı, soruları takır takır cevaplardı. Hayri bir soruyu doğru mu bildi, sevinirdim. Hayri güzel bir cümle mi kurdu, "vay be" derdim. O ilkokulu bitirince başka okula geçti. hayri'nin yerine ise ben geçtim. Ne kadar çabalasam da Ben hiçbir zaman hayri kadar olamamıştım. Kendimi ondan daima aşağıda gördüm. Sonra bizim hayri'ye nazar değdi. Köyün ve ilçenin en parlak zekalı çocuğu serseri oldu. Kimse umursamadı onu. Çok üzüldüm. ilkokuldayken yaşıtlarımla birlikte ona hepimiz saygı duyardık. Hayri serseri olup, derslerini ihmal edip zar zor liseyi bitirince millettin diline düştü. Herkes dalga geçince, üzülürdüm. Kahvede Hayri'ye bakınca hâlâ içimde ona karşı hayranlıkla karışık bir acıma duygusu hissediyordum. Kulağının ardında bir kalem, arada küllerini döktüğü ağzının kenarındaki sigarasıyla götüreceğim çayları dolduruyordu. Bir müddet sonra ben garsonluk veya çaycılık için değil yalnızca hayri için kahveye gelmeye başlamıştım. Sohbeti muhabbeti çok sıradandı ama onu dinlemek beni rahatlatıyordu. Müşterileri bir türlü sevememiştim zaten. işten çıkıp doğruca kahveye gelen erkek yığınlarının sevilecek neresi vardı ki zaten? Hele orta yaşlı 4 kişilik bir arkadaş grubu vardı ki onlara hergün sinirlenerek siparişlerini götürürdüm. Öğleye doğru gelirler, akşam yemek yemek için evlerine giderler, akşamdan sonra ise geri damlarlardı. Her gün Bir kasa kola içip yüzlerce çay tüketirlerdi. Ballı müşterilerdi ama "ulan sizin çoluğunuz çocuğunuz yok mu? Karılarınız yok mu?" Diye sinirlenmekten kendimi alamazdım. işi bıraktığım zaman onlar hâlâ oraya aynı düzende gelmeye devam ediyorlardı. Aradan üç sene filan geçti ama hâlâ düzenleri aynı. Bu sene de gördüm.
Lisenin son senesi babam edremit kıyılarının birinde bir ay sürecek bir panayırda bir tezgah kiralamıştı. Bir şeyler satacaktık güya. Babamın ticari zekasına hiç güvenmediğimden işten defalarca vazgeçirmeye çalıştım ama beni dinlemedi. Bizim tezgahın sol tarafında -esasında mafya olduğu söylenen- bir adamın güzel bir kafesi vardı. Sağ arka tarafta ise büyük bir meyhane vardı. Geceleyin her iki tarafta da yapılan canlı müziklerle kafamın eti yenirdi. iki mekana da pek uğramadım. Babam bana ne yapacağımı söyledikten sonra çekip eve gitmişti. Bana bırakmıştı ortalığı. Gündüz tezgahta eğelenir, gece olunca ise brandayı çeker tezgahın içine bir yer yatağı serip uyurdum. Etrafta su filan olmadığından sabahleyin kalkınca elimi yüzümü yıkamak için meyhaneye giderdim. Kapıda buldog cinsi bir köpek beni her girişimde korkuturdu. Sonra koşup denize girer, ortalık kalabalıklaşana değin brandaları kaldırmazdım. Babam sonradan o işten kâr edemeyince anladım ki bunda benim deniz sefalarımın da payı vardı. Sen işi bırakıp denizde yüzersen elbette babanın ticari zekasına laf edersin. Panayır bitmeden ayaklarımın ağrımasından şikayetçi olup, yan taraftaki gürültü patırtıya karşı eğreti duruşumu da sebep göstererek babamın verdiği o işten ayrıldım. Eve gittim, garip gözlerle karşılandım.
Birkaç defa daha böyle yerlerde bulundum. Ne kadar zorlanırsa zorlansın, sevmeye çalışsın, eğer insanın içinde yoksa, alışmayınca alışamıyor gerçekten. Ben de alışamadım. Hele şu kahvehaneler ömür törpüsüdür gözümde. Bir ülkede hemen hemen her yerde mi insanlar bu denli boş olur. Son bir haftadır yalnızca ve yalnızca ne konuşuluyor acaba diye hergün bir kahveye gidiyorum. insanlarla iletişim kurmak zor olmuyor. Bir müddet sonra yine aynı kısır muhabbetler ısıtılıp ısıtılıp yeniyor. Geçen bu kadar senenin üzerine gram eksilme olmamış hiçbir şeyden. Siyaset, futbol, boş laf. Ha bir de gençlerin takıldığı kafeler var ki onlarda kahvehanelerden farklı bir görevi icra etmiyor. Bizim ilçede boyuna yeni bir kafe açılır. Her yeni sezonda birisi moda olur ve gençler oraya doluşur. ilçe insanının geliri hep aynı olmasına rağmen sürekli yeni tüketim yerleri açılıyor. Niçin daha faydalı şeyler yapmaz bu insanlar? Ne bileyim gerçekten insanlığa faydalı olabilecek bir iş niye tutturulmasın? insanlar her yerde muhabbet edebilir. Ne gerek var boş dünya'nın kalbine bunca boş merkezler inşa etmeye? tadı kalmadı hiçbir şeyin.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar