bugün
- hangi manifest kızısın9
- kabataş olayı görüntüleri27
- mehdiyete dair hayalleriniz6
- istanbul un çok pahalı olması27
- arkadaşlar ne oldu size böyle5
- mehdi 29 yaşında mı başa geçmeli 40 mı5
- en sevilmeyen ev işleri15
- volkswagen beetle3
- vaatlerinin tam tersi olduğu halde iktidarda olmak4
- mel mel bakan gibson ve 0 0 710
- kara sevdaya tutulan kalmaması7
- gocu25
- gönül almaya çalışan erkek11
- erdogan ve trump'ın yakın ilişkisi4
- ciddiye alınmamak2
- en son ne aldınız5
- meyveli lahmacun2
- ispanya'nın amerika'ya kafa tutması2
- kavgada ele sıçıp yumruklar atmak7
- gece yolda yürürken arabada görülen çığlık maskesi2
- temas2
- mehdi bir ihtiyaçtır2
- beyaz ekmek yiyen vatan hainleri10
- bilgi içerikli entry girmeyen yazarın cnsl yönelmi2
- helicobacter pylori2
- ben lafa değil göte bakarım4
- haluk levent son açıklaması6
- dünya kaç renklidir3
- yazarların bugün cılkını çıkardığı şarkı7
- şimdi herkes su içsin3
- karı kıza para yedirir misiniz4
- ne yesem3
- küsünce sevgiliye komik video atmak3
- toplu taşımada milletin ekranına bakan tipler4
- kız dediğin biraz saf olur3
- ömer hayyam5
- 19 temmuz 2026 ispanya arjantin maçı61
- lansor4
- 21 temmuz 2026 fenerbahçe gornik zabrze maçı4
- bütün mal varlığı üstünde sokakta yaşayan insan4
- düşene gülmek2
- mücteba hamaney2
- molla rejimi2
- 1 saatte 10 bira içmek19
- sözlük kızlarının kombinleri20
- herkes yatsın iyi geceler9
- hata çözmek2
- tembel ve çalışmayan insan16
- velvet vs nervio19
- yks 20263
''tefsir değildir, tefsir ötesidir.''
ve bilmediğini bilmektir...
ben bir tabloya dışarıdan baktırmaz, insanı tablonun içine alır, tablonun içindekileri adeta yaşatır diyordum. ama benim tanımlamam her yönden baya eksik kalmış gibi görünüyor.
--senai demirci--
Tefsir, teknik bir deyim. Ayetleri önünüze koyarsınız, öncesi ile sonrasıyla nasıl bir irtibatı olduğunu, ne demeye geldiğini, nasıl indirildiğini vs. anlatırsınız. Bu konuda, Risale-i Nur müellifi zaten bir çalışma yapmıştır. Hem de savaş sırasında, hem de at sırtında, hem de ana dilinde de değil, bir tefsirin olması gereken dilde, kendi dilinin yatağında "Arapça", hem de hiç emsali olmayan bir duyarlılıkla ve tutarlılıkla... Söz konusu tefsir, işarât'ül i'caz, Bakara Sûresi'nin 32. ayetinin eşiğinde durmuştur. Bilahare Türkçe'ye de çevrilmiş, Arapçası da daha sade bir Arapça'yla yeniden aktarılmıştır. Yani, Said Nursî, bildiğimiz anlamda "teknik tefsir" yazamayacak biri değildir.
Peki ama Risale-i Nur nedir? Doğru, üstad da bizzat "tefsir"dir diyor ama.. Bence bu Risale-i Nur'u en azından beklenen, bilinen, sevilen tefsir geleneğinin içinde de bir yeri olduğuna dair bir hatırlatmadan ibarettir.
Risale-i Nur "tefsir" değildir, "tefsir ötesi"dir...(Bu cümleyi, taassuptan azade söylediğimi gayet iyi biliyorum; Said Nursî takıntım da yok; öyle ki başka bir isim daha Risale-i Nur adı altında yeni metinler yazsaydı, seve seve okurdum. Bir fart-ı muhabbet de değildir bu; çünkü Said Nursî'ye dair değil eserine dair yazıyorum. Ancak, Nur talebeleri olarak bizi eleştirenlerin de hiç olmazsa bakışlarını anlayışla karşılamak gerek. Risale-i Nur, Kur'ân'ı yaşamak içindir, vahyin diri nefesini solumak için okunur. Risale, Risale okumak için okunmaz. Bu yüzden, Nur talebeleri de en az bir başkası kadar okudukların tekrarlayan, okuduklarını okumaya çağıran değil, okuduklarıyla Kur'ânla tanışan, yaşıyan ve Kur'ân'a Risale üzerinden muhatap olma heyecanını taşıran, taşıyan biri olana kadar bu iğneleyici eleştirileri hak vermesek de, anlayışla karşılamak zorundayız.)
Risale-i Nur'un Kur'ân'la irtibatı "bilgi"sel/"informatik" değildir. Yani dışarıdan bakmaz vahye.. Ayeti çerçevelenmiş bir nesne olarak önümüze koymaz. Bu tür bir bakışın, bizim meslekteki (tıp) karşılığı "in vitro" yani canlı dokuya tüpte bakmaktır.. Oysa, asıl doku kendi ortamında tanınır; yani "in vivo" olarak. Risale-i Nur bizi Kur'an'a muhatap ederken, "vahyin içine" koyar. Ayetin nabzını dışarıdan tutturmaz bize, bizi ayetin kalbinde tutar, odacıklarına sokar, varlığımızı ayetin nabzı eyler. Çerçevelemez ayeti, bizi, aklımızı, düşünme biçimimizi ayetin tablosu içine koyar.
O yüzden kışkırtıcı bir soru sorarım özellikle kendi meslektaşlarıma (ve tabii diğerlerine de): "Sen hiç kan gördün mü?" Cevap pat diye gelir; "Evet!" Oysa, görmemişlerdir, göremezler de, göremeyecekler de.. Şimdiye kadar gördükleri kan hep "tüp içinde" oldu, hep "damar dışı"na akmıştı.. Tüp içindeki kan,
(1) ölüdür ya da ölmek üzeredir,
(2) hareket etmez, tortulaşmak üzeredir,
(3) kalbe uğrayamaz, tüp içinde hapistir,
(4) soğuktur ya da soğumak üzeredir,
(5) basıncı yoktur; donup kalmıştır,
(6) pıhtılaşmıştır ya da pıhtılaşmak üzeredir; akışını kaybetmiştir,
(7) az sonra katısı sıvısından ayrışacak çökelecektir; rengini kaybetmiştir ya da kaybedecektir.
Oysa damardaki kan, (1) canlıdır hem de her damlasında binlerce can vardır,
(2) hareketlidir, hem de her noktasında binlerce hücrenin sürekli ve anlamlı bir dansı vardır,
(3) kalbe uğrar, nefes alır, nefes verir, canla irtibatı sürmektedir, canlıdır, canlandırır da,
(4) sımsıcaktır; her dokunduğu yere "bahar" gelir, vardığı her hücrede can tazelenir,
(5) basıncı vardır, ne az ne fazla.. hep dengede hep ahenk içindedir,
(6) akışkandır; pıhtılaşmayacak kadar seyreltik (diluted) damar dışına çıkmayacak kadar da kıvamlı (concentrated) akar her anda her mekanda,
(7) rengi hep tazedir, hep canlıdır, kan kırmızı bir dirilik içindedir..
Peki, bunca tıbbî ders ne anlama geliyor? Kur'ân ayetleri "damar içi kan" gibi canlı, hareketli, kalbe dokunan, neşeli bir akışkanlık içinde, sımsıcak temaslar sunan, akleden kalbi iten bir basınçla kıpırdayan, asla donmayacak, hiç pıhtılaşmamış, kıpkırmızı kan renginde bir tecelligâhtır.
işte Risale-i Nur bizi vahiyle tanıştırırken tüpe koymaz ayeti, bizi damar içine sokar...
O "kan kırmızısı" kapakların içinde sürekli bir hayat ırmağı akar, bizi de içine katar.
Deepnot:Ne garip ki, Üstad, "tefsir" olarak yazdığı işârat'ül i'caz'ın en son sayfasındaki son ayetin tefsiri için Risale-i Nur'un yazdırıldığını fark eder. Yani, milyonlarca Nur talebesi onlarca yıldır milyonlarca sayfalık dersleri sırf Bakara'nın 32. ayetini anlamak için okuyorlar... O ayet de ne diyor? "Subhansın Sen Allah'ım, biz bilmeyiz..." "Tefsir" "bilmek" içindir; "bildirmek" için okunur; ama biz Risale-i Nur'u "biz bilmeyiz" demek için okuyoruz... "Bilmediğini bilmek" gibi eşsiz bir edep elbisesini giyebilmek ümidiyle bu dergâhın rahlesine diz çöküyoruz.
--senai demirci--
ve bilmediğini bilmektir...
ben bir tabloya dışarıdan baktırmaz, insanı tablonun içine alır, tablonun içindekileri adeta yaşatır diyordum. ama benim tanımlamam her yönden baya eksik kalmış gibi görünüyor.
--senai demirci--
Tefsir, teknik bir deyim. Ayetleri önünüze koyarsınız, öncesi ile sonrasıyla nasıl bir irtibatı olduğunu, ne demeye geldiğini, nasıl indirildiğini vs. anlatırsınız. Bu konuda, Risale-i Nur müellifi zaten bir çalışma yapmıştır. Hem de savaş sırasında, hem de at sırtında, hem de ana dilinde de değil, bir tefsirin olması gereken dilde, kendi dilinin yatağında "Arapça", hem de hiç emsali olmayan bir duyarlılıkla ve tutarlılıkla... Söz konusu tefsir, işarât'ül i'caz, Bakara Sûresi'nin 32. ayetinin eşiğinde durmuştur. Bilahare Türkçe'ye de çevrilmiş, Arapçası da daha sade bir Arapça'yla yeniden aktarılmıştır. Yani, Said Nursî, bildiğimiz anlamda "teknik tefsir" yazamayacak biri değildir.
Peki ama Risale-i Nur nedir? Doğru, üstad da bizzat "tefsir"dir diyor ama.. Bence bu Risale-i Nur'u en azından beklenen, bilinen, sevilen tefsir geleneğinin içinde de bir yeri olduğuna dair bir hatırlatmadan ibarettir.
Risale-i Nur "tefsir" değildir, "tefsir ötesi"dir...(Bu cümleyi, taassuptan azade söylediğimi gayet iyi biliyorum; Said Nursî takıntım da yok; öyle ki başka bir isim daha Risale-i Nur adı altında yeni metinler yazsaydı, seve seve okurdum. Bir fart-ı muhabbet de değildir bu; çünkü Said Nursî'ye dair değil eserine dair yazıyorum. Ancak, Nur talebeleri olarak bizi eleştirenlerin de hiç olmazsa bakışlarını anlayışla karşılamak gerek. Risale-i Nur, Kur'ân'ı yaşamak içindir, vahyin diri nefesini solumak için okunur. Risale, Risale okumak için okunmaz. Bu yüzden, Nur talebeleri de en az bir başkası kadar okudukların tekrarlayan, okuduklarını okumaya çağıran değil, okuduklarıyla Kur'ânla tanışan, yaşıyan ve Kur'ân'a Risale üzerinden muhatap olma heyecanını taşıran, taşıyan biri olana kadar bu iğneleyici eleştirileri hak vermesek de, anlayışla karşılamak zorundayız.)
Risale-i Nur'un Kur'ân'la irtibatı "bilgi"sel/"informatik" değildir. Yani dışarıdan bakmaz vahye.. Ayeti çerçevelenmiş bir nesne olarak önümüze koymaz. Bu tür bir bakışın, bizim meslekteki (tıp) karşılığı "in vitro" yani canlı dokuya tüpte bakmaktır.. Oysa, asıl doku kendi ortamında tanınır; yani "in vivo" olarak. Risale-i Nur bizi Kur'an'a muhatap ederken, "vahyin içine" koyar. Ayetin nabzını dışarıdan tutturmaz bize, bizi ayetin kalbinde tutar, odacıklarına sokar, varlığımızı ayetin nabzı eyler. Çerçevelemez ayeti, bizi, aklımızı, düşünme biçimimizi ayetin tablosu içine koyar.
O yüzden kışkırtıcı bir soru sorarım özellikle kendi meslektaşlarıma (ve tabii diğerlerine de): "Sen hiç kan gördün mü?" Cevap pat diye gelir; "Evet!" Oysa, görmemişlerdir, göremezler de, göremeyecekler de.. Şimdiye kadar gördükleri kan hep "tüp içinde" oldu, hep "damar dışı"na akmıştı.. Tüp içindeki kan,
(1) ölüdür ya da ölmek üzeredir,
(2) hareket etmez, tortulaşmak üzeredir,
(3) kalbe uğrayamaz, tüp içinde hapistir,
(4) soğuktur ya da soğumak üzeredir,
(5) basıncı yoktur; donup kalmıştır,
(6) pıhtılaşmıştır ya da pıhtılaşmak üzeredir; akışını kaybetmiştir,
(7) az sonra katısı sıvısından ayrışacak çökelecektir; rengini kaybetmiştir ya da kaybedecektir.
Oysa damardaki kan, (1) canlıdır hem de her damlasında binlerce can vardır,
(2) hareketlidir, hem de her noktasında binlerce hücrenin sürekli ve anlamlı bir dansı vardır,
(3) kalbe uğrar, nefes alır, nefes verir, canla irtibatı sürmektedir, canlıdır, canlandırır da,
(4) sımsıcaktır; her dokunduğu yere "bahar" gelir, vardığı her hücrede can tazelenir,
(5) basıncı vardır, ne az ne fazla.. hep dengede hep ahenk içindedir,
(6) akışkandır; pıhtılaşmayacak kadar seyreltik (diluted) damar dışına çıkmayacak kadar da kıvamlı (concentrated) akar her anda her mekanda,
(7) rengi hep tazedir, hep canlıdır, kan kırmızı bir dirilik içindedir..
Peki, bunca tıbbî ders ne anlama geliyor? Kur'ân ayetleri "damar içi kan" gibi canlı, hareketli, kalbe dokunan, neşeli bir akışkanlık içinde, sımsıcak temaslar sunan, akleden kalbi iten bir basınçla kıpırdayan, asla donmayacak, hiç pıhtılaşmamış, kıpkırmızı kan renginde bir tecelligâhtır.
işte Risale-i Nur bizi vahiyle tanıştırırken tüpe koymaz ayeti, bizi damar içine sokar...
O "kan kırmızısı" kapakların içinde sürekli bir hayat ırmağı akar, bizi de içine katar.
Deepnot:Ne garip ki, Üstad, "tefsir" olarak yazdığı işârat'ül i'caz'ın en son sayfasındaki son ayetin tefsiri için Risale-i Nur'un yazdırıldığını fark eder. Yani, milyonlarca Nur talebesi onlarca yıldır milyonlarca sayfalık dersleri sırf Bakara'nın 32. ayetini anlamak için okuyorlar... O ayet de ne diyor? "Subhansın Sen Allah'ım, biz bilmeyiz..." "Tefsir" "bilmek" içindir; "bildirmek" için okunur; ama biz Risale-i Nur'u "biz bilmeyiz" demek için okuyoruz... "Bilmediğini bilmek" gibi eşsiz bir edep elbisesini giyebilmek ümidiyle bu dergâhın rahlesine diz çöküyoruz.
--senai demirci--
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar