bugün
- seni severken valizini hazır tutan kadın7
- karınız için market poşetlerini taşır mısınız9
- true silik olsun8
- etli ekmek abartılmış balon bir yiyecektir5
- üsküdar'a çöktükten sonra kutlama yapmak11
- karınız için boş senete imza atar mısınız5
- sucuk döner4
- akepeli olmak karakter meselesidir6
- karınızı kucağınızda taşır mısınız16
- etli biber dolması yapan erkek2
- platon un mağara alegorisi12
- 10 eylül 2026 fenerbahçe roma maçı51
- ismail kartal30
- haşlanmış yumurta9
- sözlüğün kırbacı5
- istanbul da kiralık sosyal konut başvuruları3
- okula uyum sürecinde ebeveynlere uyarılar4
- 5 eylül 2026 fenerbahçe beşiktaş maçı46
- islamda kadın6
- anın görüntüsü29
- rick sanchez3
- gocunun entry başına 1 tl para aldığı iddiaları4
- gammaz diye diye başımızın etinin yenmesi3
- 10 eylül 2026 ismail kartalın istifası18
- gammazların yetkiyi kötüye kullanması3
- tavuk döner2
- iskender2
- bıçak arası2
- 9 eylül 2026 sporting lizbon galatasaray maçı77
- türk erkeğinde olması gereken meziyetler7
- prometheus'un hırsız olduğu gerçeği5
- bugün uludağ sözlük için ne yaptın2
- gocu34
- çok eşlilik olsaydı3
- hah şöyle yola gelin3
- arkadaşlar öğlen ne yesem2
- mansur yavaş'ın idare'i maslahatçılığı5
- yeralti edebiyatcisi9
- 11 eylül saldırılarından çıkarılan dersler3
- yazarların beğendiği kadın tipleri7
- jahrein2
- am meme ve göt üçgenindeki favori organınız12
- milyonlarca insan deccal'in peşinden gidecek15
- lastik değiştirmeyi bilmeyen erkek3
- şu an dinlenen şarkı2
- kiraz cicegi kolonyasi28
- isa aras mersinli2
- aşk6
- 2000 yılında dünya nasıl olacak3
- güne iyi başlamak3
CEZMi
ilkokul üçüncü sınıftaydık. Kar beyazı güzelliği ve iyiliği ile o zamana kadar gördüğüm tek güzellik ve iyilik imgesi olarak Sinderella’ya benzettiğim ilkokul öğretmenim Ayşe Beyazıt, sınıfın korsanları olan Adil, Nedim ve Ayna’dan yorulmuş, bezmişti. Tembellikleri, uyumsuzlukları artık öğretmenimizin canına tak etmişti. Üç kuşaktır üçüncü sınıfta olan, on altı yaşındaki koca adam Nedim, en arka sırada hala çizgi çekiyordu. Büyük ablamın sınıfından ortanca ablamın sınıfına, oradan da benim sınıfıma kalmıştı; dolayısıyla Nedim’i ailecek tanıyorduk.
Adil de bir başka koca adamdı. Yüzünde derin bir kasatura izi vardı. Ayna elebaşlarıydı. Asıl adı Mehmet Hanifi idi ama herkes ona soyadı ile hitap ederek Ayna diyordu. Bu çetenin dışında bir de kendi başına bir çete olan Cezmi vardı. Babası okulda hademeydi. Masmavi gözleri ve sapsarı saçıyla çok güzel bir erkek çocuktu ve onca uyumsuzluğuna ve tembelliğine rağmen, ah gönül bu işte, ben ona aşıktım. Gülüşünü seviyordum. Gülünce ortaya çıkan ağzı bir kedininki gibi tertemizdi… Gerçekten de Cezmi sapsarı bir kediye benziyordu. Kedinin cambazlığı vardı onda… Yerinde duramıyordu sanki… Ve onun tembelliği, anlamamasından, babasının kızınca ona bağırdığı gibi, “geri zekalı” olmasından kaynaklanmıyordu da sanki daha biz yeni anlamaya başlarken onun anlamaklardan dönmesinden, bu tek başına dönmelerden, giderek sıkılmaya başlamasından kaynaklanıyordu… Ben sınıf birincisiydim. Cezmi’ninkinin tersine her zaman yakalığım ütülü ve kolalıydı. Örnek gösterilirdim, tıpkı annemin işlediği dantel yakalığım gibi örnek örnek… Cezmi’nin bir ucu hep sarkık gezdiği yakalığını seviyordum ama ben… Benim yakalığımın hiç öyle dağınık durma özgürlüğü yoktu…
Öğretmenimiz bir gün bana, “çık tahtaya, bir gününü anlat, herkes örnek alsın, nasıl ders çalışıldığını öğrensinler!” dedi. Bir an ürperdim. Yüzüm kızardı. Annemin, “hadi yatın, elektriği boşa verip durmayın, bu kadar ders çalışmayı da ben siz de gördüm, iş yapmamak için habire kitap açıyorsunuz, biraz da ev işi yapın, el işi yapın!” dediğini anlatamazdım. Tek gözlü odamızda, çoğu gün aynı sözler tekrarlanırdı… Üç kız kardeş, gizlice ders çalışmanın yollarını arardık… Böyle anlatamazdım elbette. O anda kafamda bir ışık belirdi. Öğretmenimizin benden ne istediğini hissetmiştim. Örnek olacak bir ev yaşantım olmalıydı. Anlatmaya başladım. “Okuldan eve gidiyorum. Önlüğümü çıkarıyorum. Sonra karnımı doyuruyorum. Sonra masama oturuyorum…”
(Masa dediğimse, evin içinden çatıya çıkılan, sanki merdiven basamakları yorulmasın diye dedemin birkaç kare tahtadan bir düzlük oluşturup yine basamak çıkmaya devam ettirdiği enteresan bir düzenek. Ortaokulda da bu düzeneği masa gibi kullanmıştım. Ben ders çalışırken örneğin ev halkının, defterime kitabıma basıp çatıya çıktıklarını, ya da kedinin gelip kitabımın üstüne yattığını hatırlıyorum. Bir de o masada Gaus problemlerini anlamaya çalıştığımı… Bir çalışma masam ve kitaplığım ancak lisede olabilmişti yani) Devam ediyorum: “Sonra, o günkü dersleri tekrar ediyorum, sonra ödevlerimi yapıyorum. En son da biraz kitap okuyorum.”
Öğretmen anlattıklarımı herkesin defterine yazmasını istedi. Ertesi sabah tekrar beni tahtaya çağırdı. “Tekrar anlat bir gününü nasıl geçirdiğini. Dün Cezmi gelmemişti. Bu gün o da duysun.” Ben nasıl bir coşku seline kapıldıysam, bir cumhurbaşkanı brifing veriyormuş gibi anlatmaya başladım.
-Eve gidince önce önlüğümü çıkarıyorum.
…
Alkışlanacakmışım gibi bir müddet bekliyorum her cümle sonunda.
-Sonra, yemeğimi yiyorum.
…
Cezmi gülmekten ölüyor. Çeşitli provokatörler olabilir tabi, devam ediyorum:
-Sonra, sonra masama… Oturuyorum.
…
Cezmi karnını tuta tuta gülüyor,
-Sonra, diyorum, öğretmen Cezmi’yi sınıftan atıyor. Teneffüste Cezmi beni buluyor. Taklidimi yapıyor.
-Önce önlüğümü çıkarıyorum, sonra yemeğimi yiyorum… Sonra, sonra, sonra… Gene aynı şekilde gülüyor…
ilk kez sınıf birincisi olmaktan utandığımı hatırlıyorum… Korsanlar tek gözleriyle aşağılayarak bakıyorlar bana…
O gün nedense yaşamla ilgili gerçekleri, bu tembel tenekelerin, biz çalışkanlardan daha iyi bildiklerine dair bir his oluşmuştu içimde… O kısacık hayatımda ilk kez kafam karışmıştı…
ilkokul üçüncü sınıftaydık. Kar beyazı güzelliği ve iyiliği ile o zamana kadar gördüğüm tek güzellik ve iyilik imgesi olarak Sinderella’ya benzettiğim ilkokul öğretmenim Ayşe Beyazıt, sınıfın korsanları olan Adil, Nedim ve Ayna’dan yorulmuş, bezmişti. Tembellikleri, uyumsuzlukları artık öğretmenimizin canına tak etmişti. Üç kuşaktır üçüncü sınıfta olan, on altı yaşındaki koca adam Nedim, en arka sırada hala çizgi çekiyordu. Büyük ablamın sınıfından ortanca ablamın sınıfına, oradan da benim sınıfıma kalmıştı; dolayısıyla Nedim’i ailecek tanıyorduk.
Adil de bir başka koca adamdı. Yüzünde derin bir kasatura izi vardı. Ayna elebaşlarıydı. Asıl adı Mehmet Hanifi idi ama herkes ona soyadı ile hitap ederek Ayna diyordu. Bu çetenin dışında bir de kendi başına bir çete olan Cezmi vardı. Babası okulda hademeydi. Masmavi gözleri ve sapsarı saçıyla çok güzel bir erkek çocuktu ve onca uyumsuzluğuna ve tembelliğine rağmen, ah gönül bu işte, ben ona aşıktım. Gülüşünü seviyordum. Gülünce ortaya çıkan ağzı bir kedininki gibi tertemizdi… Gerçekten de Cezmi sapsarı bir kediye benziyordu. Kedinin cambazlığı vardı onda… Yerinde duramıyordu sanki… Ve onun tembelliği, anlamamasından, babasının kızınca ona bağırdığı gibi, “geri zekalı” olmasından kaynaklanmıyordu da sanki daha biz yeni anlamaya başlarken onun anlamaklardan dönmesinden, bu tek başına dönmelerden, giderek sıkılmaya başlamasından kaynaklanıyordu… Ben sınıf birincisiydim. Cezmi’ninkinin tersine her zaman yakalığım ütülü ve kolalıydı. Örnek gösterilirdim, tıpkı annemin işlediği dantel yakalığım gibi örnek örnek… Cezmi’nin bir ucu hep sarkık gezdiği yakalığını seviyordum ama ben… Benim yakalığımın hiç öyle dağınık durma özgürlüğü yoktu…
Öğretmenimiz bir gün bana, “çık tahtaya, bir gününü anlat, herkes örnek alsın, nasıl ders çalışıldığını öğrensinler!” dedi. Bir an ürperdim. Yüzüm kızardı. Annemin, “hadi yatın, elektriği boşa verip durmayın, bu kadar ders çalışmayı da ben siz de gördüm, iş yapmamak için habire kitap açıyorsunuz, biraz da ev işi yapın, el işi yapın!” dediğini anlatamazdım. Tek gözlü odamızda, çoğu gün aynı sözler tekrarlanırdı… Üç kız kardeş, gizlice ders çalışmanın yollarını arardık… Böyle anlatamazdım elbette. O anda kafamda bir ışık belirdi. Öğretmenimizin benden ne istediğini hissetmiştim. Örnek olacak bir ev yaşantım olmalıydı. Anlatmaya başladım. “Okuldan eve gidiyorum. Önlüğümü çıkarıyorum. Sonra karnımı doyuruyorum. Sonra masama oturuyorum…”
(Masa dediğimse, evin içinden çatıya çıkılan, sanki merdiven basamakları yorulmasın diye dedemin birkaç kare tahtadan bir düzlük oluşturup yine basamak çıkmaya devam ettirdiği enteresan bir düzenek. Ortaokulda da bu düzeneği masa gibi kullanmıştım. Ben ders çalışırken örneğin ev halkının, defterime kitabıma basıp çatıya çıktıklarını, ya da kedinin gelip kitabımın üstüne yattığını hatırlıyorum. Bir de o masada Gaus problemlerini anlamaya çalıştığımı… Bir çalışma masam ve kitaplığım ancak lisede olabilmişti yani) Devam ediyorum: “Sonra, o günkü dersleri tekrar ediyorum, sonra ödevlerimi yapıyorum. En son da biraz kitap okuyorum.”
Öğretmen anlattıklarımı herkesin defterine yazmasını istedi. Ertesi sabah tekrar beni tahtaya çağırdı. “Tekrar anlat bir gününü nasıl geçirdiğini. Dün Cezmi gelmemişti. Bu gün o da duysun.” Ben nasıl bir coşku seline kapıldıysam, bir cumhurbaşkanı brifing veriyormuş gibi anlatmaya başladım.
-Eve gidince önce önlüğümü çıkarıyorum.
…
Alkışlanacakmışım gibi bir müddet bekliyorum her cümle sonunda.
-Sonra, yemeğimi yiyorum.
…
Cezmi gülmekten ölüyor. Çeşitli provokatörler olabilir tabi, devam ediyorum:
-Sonra, sonra masama… Oturuyorum.
…
Cezmi karnını tuta tuta gülüyor,
-Sonra, diyorum, öğretmen Cezmi’yi sınıftan atıyor. Teneffüste Cezmi beni buluyor. Taklidimi yapıyor.
-Önce önlüğümü çıkarıyorum, sonra yemeğimi yiyorum… Sonra, sonra, sonra… Gene aynı şekilde gülüyor…
ilk kez sınıf birincisi olmaktan utandığımı hatırlıyorum… Korsanlar tek gözleriyle aşağılayarak bakıyorlar bana…
O gün nedense yaşamla ilgili gerçekleri, bu tembel tenekelerin, biz çalışkanlardan daha iyi bildiklerine dair bir his oluşmuştu içimde… O kısacık hayatımda ilk kez kafam karışmıştı…
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar