bugün
- 18 ağustos 2026 fenerbahçe lyon maçı33
- evde pide yapmak3
- giysi fiyatlarının uçması12
- ismail kartal ne zaman kovulur sorunsalı3
- konya da 3 4 büyüklüğünde deprem4
- osuruktan şiirler42
- arkadaşlar hoşçakalın3
- vedat muriqi5
- çirkin kaslı erkek vs yakışıklı cılız erkek6
- yenilgisiz tek şampiyon5
- fenerbahçe17
- şoförün yan koltuğu4
- archie brown2
- apo orospu çocuğu değildir demek5
- ismail kartal ın kovulması3
- en gıcık olunan şoför tipleri13
- sevgilinin sensiz de mutlu olmasını ister misin4
- kafasına havan mermisi yiyen teröristler3
- iyi bir insanın kötü bir insana dönüşme süreci15
- yar deyince kalem elden neden düşer3
- anne pizzası10
- dinci ve müslüman kavramları8
- zorunlu eğitim12
- kadınsızlıkla nasıl baş ediyorsunuz11
- sözlük kızı ile iletişim kurmak10
- babülmendep boğazı3
- akp yeni parti'nin lacivertidir3
- game of thrones taki kerhaneci4
- sözlüğün bugün pek bir sıkıcı olması2
- porno seyrederken kıyametin gerçekleşmesi2
- putin türkmüş11
- porno yıldızlarını alfabetik sırayla sayan kız2
- hiçbir kadının sevgisine ihtiyaç duymayan erkek5
- temel reis3
- trileçe7
- şakirtlerin özgün müzik dinlemesi2
- sebahattin şirin9
- popkek yiyen erkeğin namusu5
- melih meriç2
- makyaj yapmadan dışarı çıkan türk kızı2
- cedidacer2
- herkes ülkeden şikayetçi ise sorunlu kim8
- türk vatandaşları türktür9
- nervio hamferdi12
- atın zenginlik göstergesi olması2
- true'nin acile kaldırılması9
- ibadethanelerin ürkünç olması10
- diyanet'in japonya da ne işi var6
- motoru olan kaslı çocuk3
- true'nin libidosu neden yüksek7
XXV
"insanlar," dedi küçük prens, "neyin peşinde olduklarını bilmeden ekspres trenlere binip oradan oraya telaşla gidip geliyorlar..."
Ve ekledi:
"Boşuna bir uğraş..."
Bulduğumuz kuyu Büyük Sahra'nın kuyularına benzemiyordu. Sahra'nın kuyuları kumda bir deliktir yalnızca. Bu kuyu köy kuyusu gibiydi. Ama çevrede köy filân yoktu. Rüya görüyorum sandım...
"Çok garip," dedim küçük prense. "Çıkrık, kova, ip... Her şey kullanılmaya hazır."
Güldü, ipi yakalayıp çıkrığı döndürdü. Çıkrık rüzgarın uzun bir süre için unuttuğu eski bir yel değirmeni gibi inledi.
"Duyuyor musun?" dedi küçük prens. "Kuyuyu uyandırdık, şarkı söylüyor..."
Kendini yormasına gönlüm razı gelmedi.
"Bana bırak," dedim. "Sana ağır gelir."
Kovayı çekip kuyunun kıyısına koydum. Yorgun, ama suyu çıkardığımdan dolayı da mutluydum. Çıkrığın sesi kulaklarımdaydı. Hâlâ çalkalanan suda güneşin ışığı oynaşıyordu.
"işte bu suya susadım," dedi küçük prens. "içmek istiyorum, biraz verir misin bana?"
Ne istediğini anlamıştım. Kovayı dudaklarına eğdim. içerken gözlerini kapamıştı. Tatlı bir şölendi bu. Sıradan bir susuzluk gidermek olmadığı kesindi. Yıldızların altındaki yolculuğun, çıkrığın sesinin ve kollarımdaki yorgunluğun da payı vardı bu tatlılıkta. Yüreğe iyi gelen bir yanı vardı, armağan gibi. Çocukluğumdaki Noel ağacı gibi, hep birlikte söylediğimiz yeni yıl şarkıları, gülen yüzlerin yumuşaklığı da aldığım armağanları böyle ısıtırdı.
Güldü, ipi yakalayıp çıkrığı döndürdü.
"Yaşadığın yerdeki insanlar," dedi küçük prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de."
"Bulamıyorlar," diye yanıtladım.
"Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler."
"Doğru," dedim.
Küçük prens ekledi:
"Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan..."
Suyu içtim. Ferah bir soluk aldım. Gün doğarken kum bal rengindedir. Ve bu bal rengi de beni mutlu ediyordu. Öyleyse içimdeki bu keder nedendi?
"Sözünü tutmalısın," dedi küçük prens hafifçe, yanıma otururken.
"Ne sözü?"
"Canım, şu koyunum için ağızlık... Çiçeğimden sorumluyum, biliyorsun..."
Cebimden çizimlerimi çıkardım. Küçük prens yine hepsine baktı ve güldü.
"Baobapların... Lahanaya benziyorlar."
"Öyle mi?"
Ben de ne kadar övünüyordum baobaplarımla!
"Tilkinin kulakları da boynuz gibi; çok da uzun."
Yine güldü.
"Haksızlık ediyorsun küçük prens," dedim. "Ben fili yutmuş bir boa yılanının içerden ve dışardan görünümü dışında resim çizmeyi öğrenmedim ki."
"Çocuklar anlarlar bence," dedi küçük prens.
Bunun üzerine ağızlığın resmini çizdim. Ona verirken içim burkuldu.
"Benim bilmediğim bazı tasarıların var galiba," dedim.
Yanıt vermedi. Onun yerine, "Biliyor musun?" dedi. "Yarın gelişimin yıldönümü olacak."
Biraz sustuktan sonra ekledi:
"Şuraya inmiştim."
Birden kızardı.
Ve bir kez daha, nedenini bilmeden tuhaf bir üzüntüye kapıldım. Aklıma da bir soru takılmıştı: "Öyleyse en yakın yerleşim merkezinden bin kilometre uzakta sana ilk rastladığım o sabah, öyle yapayalnız dolaşırken yolunu yitirmiş değildin. iniş yaptığın yere geliyordun?"
Küçük prens yine kızardı. Birazcık duraksayarak ekledim:
"Yıldönümü yüzünden belki de?"
Küçük prens yine kızardı. Sorularıma yanıt vermiyordu, ama kızarmak biraz da evet demek anlamına gelmez mi?
"Korkarım ki..." diye söze başladım, ama beni susturdu:
"işinin başına dönmelisin. Çalışmalısın. Seni burada bekleyeceğim. Yarın akşam yine gel..."
Rahatlamamıştım. Tilkiyi hatırladım. insan evcilleştirilmeyi kabul etti mi, biraz gözyaşını da göze almalı...
"insanlar," dedi küçük prens, "neyin peşinde olduklarını bilmeden ekspres trenlere binip oradan oraya telaşla gidip geliyorlar..."
Ve ekledi:
"Boşuna bir uğraş..."
Bulduğumuz kuyu Büyük Sahra'nın kuyularına benzemiyordu. Sahra'nın kuyuları kumda bir deliktir yalnızca. Bu kuyu köy kuyusu gibiydi. Ama çevrede köy filân yoktu. Rüya görüyorum sandım...
"Çok garip," dedim küçük prense. "Çıkrık, kova, ip... Her şey kullanılmaya hazır."
Güldü, ipi yakalayıp çıkrığı döndürdü. Çıkrık rüzgarın uzun bir süre için unuttuğu eski bir yel değirmeni gibi inledi.
"Duyuyor musun?" dedi küçük prens. "Kuyuyu uyandırdık, şarkı söylüyor..."
Kendini yormasına gönlüm razı gelmedi.
"Bana bırak," dedim. "Sana ağır gelir."
Kovayı çekip kuyunun kıyısına koydum. Yorgun, ama suyu çıkardığımdan dolayı da mutluydum. Çıkrığın sesi kulaklarımdaydı. Hâlâ çalkalanan suda güneşin ışığı oynaşıyordu.
"işte bu suya susadım," dedi küçük prens. "içmek istiyorum, biraz verir misin bana?"
Ne istediğini anlamıştım. Kovayı dudaklarına eğdim. içerken gözlerini kapamıştı. Tatlı bir şölendi bu. Sıradan bir susuzluk gidermek olmadığı kesindi. Yıldızların altındaki yolculuğun, çıkrığın sesinin ve kollarımdaki yorgunluğun da payı vardı bu tatlılıkta. Yüreğe iyi gelen bir yanı vardı, armağan gibi. Çocukluğumdaki Noel ağacı gibi, hep birlikte söylediğimiz yeni yıl şarkıları, gülen yüzlerin yumuşaklığı da aldığım armağanları böyle ısıtırdı.
Güldü, ipi yakalayıp çıkrığı döndürdü.
"Yaşadığın yerdeki insanlar," dedi küçük prens, "bir bahçede beş bin gül yetiştiriyorlar, ama asıl aradıklarını bulamıyorlar yine de."
"Bulamıyorlar," diye yanıtladım.
"Ve aradıklarını tek bir gülde, ya da birazcık suda bulabilirler."
"Doğru," dedim.
Küçük prens ekledi:
"Ama gözler kör. Yüreğiyle bakmalı insan..."
Suyu içtim. Ferah bir soluk aldım. Gün doğarken kum bal rengindedir. Ve bu bal rengi de beni mutlu ediyordu. Öyleyse içimdeki bu keder nedendi?
"Sözünü tutmalısın," dedi küçük prens hafifçe, yanıma otururken.
"Ne sözü?"
"Canım, şu koyunum için ağızlık... Çiçeğimden sorumluyum, biliyorsun..."
Cebimden çizimlerimi çıkardım. Küçük prens yine hepsine baktı ve güldü.
"Baobapların... Lahanaya benziyorlar."
"Öyle mi?"
Ben de ne kadar övünüyordum baobaplarımla!
"Tilkinin kulakları da boynuz gibi; çok da uzun."
Yine güldü.
"Haksızlık ediyorsun küçük prens," dedim. "Ben fili yutmuş bir boa yılanının içerden ve dışardan görünümü dışında resim çizmeyi öğrenmedim ki."
"Çocuklar anlarlar bence," dedi küçük prens.
Bunun üzerine ağızlığın resmini çizdim. Ona verirken içim burkuldu.
"Benim bilmediğim bazı tasarıların var galiba," dedim.
Yanıt vermedi. Onun yerine, "Biliyor musun?" dedi. "Yarın gelişimin yıldönümü olacak."
Biraz sustuktan sonra ekledi:
"Şuraya inmiştim."
Birden kızardı.
Ve bir kez daha, nedenini bilmeden tuhaf bir üzüntüye kapıldım. Aklıma da bir soru takılmıştı: "Öyleyse en yakın yerleşim merkezinden bin kilometre uzakta sana ilk rastladığım o sabah, öyle yapayalnız dolaşırken yolunu yitirmiş değildin. iniş yaptığın yere geliyordun?"
Küçük prens yine kızardı. Birazcık duraksayarak ekledim:
"Yıldönümü yüzünden belki de?"
Küçük prens yine kızardı. Sorularıma yanıt vermiyordu, ama kızarmak biraz da evet demek anlamına gelmez mi?
"Korkarım ki..." diye söze başladım, ama beni susturdu:
"işinin başına dönmelisin. Çalışmalısın. Seni burada bekleyeceğim. Yarın akşam yine gel..."
Rahatlamamıştım. Tilkiyi hatırladım. insan evcilleştirilmeyi kabul etti mi, biraz gözyaşını da göze almalı...
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar