1. 1.
    Sıradan bir ağrıyla veya baş dönmesiyle doktora gidiyorsunuz. Muhtemelen basit bir anemi olduğunu, birkaç vitamin hapı yazılıp istirahat önerisiyle eve döneceğinizi düşünüyorsunuz. Hayata farkında olmadan o kadar kök salmışsınızdır ki kötü bir senaryo aklınızın ucundan geçmez. Sonra ameliyat edilemez bir beyin tümörü tanısı konur ve bir yıldan az ömür biçilir. Ölümü hiç düşünmediğiniz kadar yoğun düşünmeye başlarsınız. Daha önce hiç düşünmediğiniz şeyleri de. Hangimiz gündelik yaşam esnasında ölümü düşünürde ona göre hareket eder ki? Bu kişi ben olmak istemezdim. Değilim de, şimdilik...
    Aşağı yukarı yarım asır önce bu kötü senaryo biri için gerçek oldu. Anthony Burgess; arkasında birçok kült eser bırakmış ingiliz romancı, besteci, eleştirmen. Teşhis konduğunda karısına bir şeyler bırakabilmek umuduyla eve kapanır ve bir yılın sonunda beş buçuk roman yazmıştır. Bu romanları farklı kılan yok olmanın eşiğinde olan bir yazarın hissettikleri ve bunun kalemine, diline, yapıtlarına yansıması. işte bu romanlardan biri de Otomatik portakal. Bir çoğunuzun okuduğu, okumayanların en azından Stanley Kubrick tarafından sinemaya uyarlanan filmini izlediğini düşündüğüm bir eser. Sosyal düzeni hiçe sayan, şiddet üzerine kurulu gençlerden oluşan bir çete. Uyuşturucuyla kafayı bulup gece çökünce sokakları esir alan gençler hiç bir kötülüğü yapmaktan çekinmiyor, zarar vermekten keyif alıp ruhlarını doyuruyorlardı. Bir yıldan az ömrünüz olsaydı, tıpkı Alex ve çetesi gibi içinizde bir yerde saklı olan kötülüğü besler miydiniz? ingiliz yazar kitabında yarattığı bu gençlerle sosyal düzene, kurallara, hayata bir yakarış içinde miydi? Argo bir dil kullanarak yarattığı, bir nevi sadist olan bu gençler aslında onun ruhunun bir yansıması mıydı? Kitapta geçen gaddar ve kural tanımaz çete aslında onun potansiyeli miydi? Yoksa ölmek üzere olan bir insanın duygu karmaşası mı?
    4 ... ches dialectical