bugün

bunlar kafayı yemiş. bunların din dedikleri şeyin dünyaya huzur getirmesi gerekmiyor mu? tek yaşanan şey ise kavga, ölüm, kaos...

Arjantin Devlet Başkanı Javier Milei, "Mesih'i getirmek için" islam'ın üçüncü en kutsal mekanı olan Mescid-i Aksa'nın yıkılması çağrısında bulundu.

https://twitter.com/10onh..._LPCCd0bb7hVZ-kw&s=19
Süleyman mabedinden geriye harabe parçaları kaldı, bu onun acısı.
Yapabiliyorsan, Gel yık kardeş.

Ha şunu söyleyeyim; yıkılsa, yine geleceğini düşünmüyorum.
Tarihi önemleri bulunsa da en nihayetinde sadece bir mimari eserdir.
Herşeyin aşırısı zarar, yıllardır süregelen yobaz Katolik evangelist hayalidir bu ve işin daha kötüsü ise abd 'dede bunlardan çok var , akıl hastanesinde yatması gereken bir adam, maalesef devlet başkanı olmuş.
trump seçilirse bu kuklaya gerek kalmaz.
yıksalar ve Mesih yine gelmese ki gelmeyecek zaten, bahaneleri kesin hazırdır...
bizde hasan mezarcı var başka mesihe gerek yok. ama bence kabe de dahil olmak üzere bütün müslüman eserleri yıkılsın. ışid nasıl dünya tarihi miraslarını yıktıysa müslümanların da tarihi mirasları yıkılsın bakalım nasıl oluyormuş.
aynısı bizde yok mu? kabe yıkılsın diyen dinci yok mu ki kabeyi yıkan yakan yağma eden talan eden (683 yılında) olmadı mı?
harre vakası nedir ve “Evlad-ı Harre” deyimi neden çıktı?
mekke medine yağma talan yapılıp insanlar öldürülmedi mi, tecavüzler olmadı mı?
sahabe kadınlara kızlara tecavüz eden ve kabeyi sanki bir ahır, ağıl gibi kullanan ve atlarını kabeye bağlayan olmadı mı sanıyorsunuz?
siz alevilik, şiilik, sunnilik temeline bakın. sonradan çıkan mezhep, tarikat, cemaat vs yapıların nasıl ortaya çıktığını sanıyorsunuz?

daha dün (1979) kabe baskını yapılmadı mı? mekke'ye kabeye başka dinden kimse giremez diye hüküm verenler kabe baskınında müslüman teröristleri öldürsün diye kabe'ye operasyon yapacak olan gavur(!) anti terör timine (fransız komandolara) kelime-i şehadet getirderek "tamam, siz şimdi kabeye girip müslüman teröristleri öldürebilirsiniz" diye fetva çıkarmadılar mı?
gerçekten buna çok gülmüştüm. kabeye mekkeye başka dinden kimse giremez demek kadar komik bir durum. bazen müslüman'ım diyenlerin dinine bir de allah'ın dini islam'a bakıyorum da...

neyse, konu dağılmasın, böyle nice örnekler yaşanmakta ve yaşanacak ama diyeceğim; aptallık insan denen canlının en büyük genetik zafiyetidir. bunların önüne geçmek ve dini insan tekelinden alııp yaratana devretmek tek çözüm.

kudüs veya mekke ya da vatikan... cennet vadeden insanların kendilerini yaratıcının temsilcisi görüp dini yaratıcı buyruğu olmaktan çıkarıp bir iktidar güç çıkar aracına sokmuş. bu insanların cahillik merkezi olmuş.
oysa insanı yaratan allah (tanrı rab vb ne isimle anıyorsanız) din inancını bize cehennemi dünyada yaşayın diye yollamadı.
neden insanlar cennet vadederek bize cehennemi yaşatıyor?

yahudi veya hristiyan ya da müslüman olsun, kudüs veya mekke, medine ya da vatikan olsun tüm bu temsil olgularına bakınca din yaratıcı buyruğu olmaktan çıktı.
asla din ile bağdaşmayan şeyleri sıralamaya gerek yok.
kuşkusuz WALTER BENJAMiN'in de böyle bir sözü vardı.

537TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
ADALET SORUNUNA BiR BAKIŞ: WALTER BENJAMiN VE JACQUES
DERRiDA BAĞLAMINDA YASANIN ŞiDDETi ÜZERiNE
A Look on the Issue of Justice: On the Violence of Law in the Context of
Walter Benjamin and Jacques Derrida
Arş. Gör. Eda ÇAKMAKKAYA*
Geliş Tarihi: 14.0.8.2017 Kabul Tarihi: 01.11.2017
’Dekonstrüksiyon adalettir.’’1
ÖZET
Bu yazının amacı adaletin
sağlanabilmesi –eğer adaletin
sağlanması mümkünse- sürecinde
bir araç olarak konumlandırılmış
olan yasanın şiddetinin meşruiyeti
ve ahlakiliği sorununu Benjamin ve
Derrida’nın kuramları bağlamında ele
almaktır. Çalışma ilk olarak, Benjamin’in
‘Şiddet Eleştirisi’ni; ikinci olarak ise
Derrida’nın Benjamin’in ‘Şiddet Eleştirisi’
üzerine yazmış olduğu ‘Yasanın Gücü,
Otoritenin Mistik Temeli’ çalışmalarını
şiddetin adaleti sağlayabilmesi,
meşruiyeti ve ahlakiliği hususlarında
kısaca serimlemeye çalışacaktır. Bu kısa
serimlemenin ardından üçüncü olarak, iki
kuram kısaca adaleti sağlamanın olanağı
bakımından karşılaştırılacaktır. Sonuç
olarak, Benjamin için de Derrida için
de şiddetten tam bir kaçışın söz konusu
olmadığı tespit edilecek ve özellikle
Derrida’nın yasaya uyguladığı yapısöküm
mümkün olabilir en yüksek adaletin
tecellisi olarak konumlandırılacaktır.
Yöntem olarak, fenomenolojik ve
analitik yöntemler kullanılmak suretiyle
kavramsal bir tartışmaya yer verilecek,
pratikte ise yasanın her defasında
yeniden yapımının gerekliliği örneklerle
gösterilmeye çalışılacaktır.
Anahtar Kelimeler: Benjamin,
Derrida, yasanın gücü/şiddeti,
yapısöküm, adalet (onarıcı), meşruiyet
ABSTRACT
The purpose of this paper is to deal with
the legitimacy and morality of the violence
of the law, which is positioned as an inst-
rument in the process of achieving the ob-
jective justice -if possible- in the context of
the theories of Benjamin and Derrida. The
first chapter of this study will try to exami-
ne ‘Critics of Violence’ written by Benjamin.
The second section of this work will try to
elucidate ‘Force of Law: The Mystical Foun-
dation of Authority’ that subjects Benjamin’s
‘Critics of Violence’ written by Derrida in re-
gard to the legitimacy and morality of jus-
tice. In the third part, the two theories will
be shortly compared in terms of the possi-
bility of providing justice. As a result, it will
be determined that there is no such thing as
a complete escape from violence for both
philosopher’s theories. And in particular the
deconstruction that Derrida imposes on the
law may be possible to be positioned as the
precedent of higher and the highest justice.
As a method, phenomenological and anal-
ytical methods will be utilised theoretically,
and in practice, the necessity of reconstruc-
tion every time of forcing law will be tried to
be shown with examples.
Keywords: Benjamin, Derrida, force
of law, deconstruction, justice (restorative
one), legitimacy
* Araştırma Görevlisi, Ankara Üniversitesi, Felsefe Bölümü, eda.cakmakkaya@ankara.edu.tr
1 Jacques Derrida, Yasanın Gücü: Otoritenin Mistik Temeli, Çev. Zeynep Direk, Şiddetin
Eleştirisi Üzerine içinde, istanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 59
Adalet Sorununa Bir Bakış: Walter Benjamin ve Jacques Derrida Bağlamında Yasanın Şiddeti
Üzerine
Arş. Gör. Eda ÇAKMAKKAYA538TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
1.Giriş
Adalet geçmişten günümüze herkes tarafından istenmiş/aranmış,
istenmekte/aranmakta olan bir unsur olmasına karşın, ona nasıl ulaşılacağı
hususunda bir uzlaşma sağlanabilmiş değildir. Çünkü açıktır ki, adalet kavramı
kendisini hukuksal süreçte ve hukukun gücü ile göstermektedir. Bu noktada
hukukun gücü, gücü elinde bulunduranların/yasa yapıcıların bir aracı olarak da
okunmaya açıktır. Bir başka yönden, adaletin sağlanması sorununa ilişkin olarak
araçsal bağlamda yasanın şiddetinin meşruluğu, ahlakiliği de hala tartışma
konusudur. Esasında doğal hukuk da pozitif hukuk da haklılık halinde şiddetin
zorunlu olarak bir araç konumuna geldiği konusunda hemfikirdir. Ancak, pozitif
hukuk teorisi haklılık halinde başvurulabilecek şiddeti suç-ceza orantısını tesis
etmek, düzeni sağlamak vb. adına kendi tekeline almıştır. Ancak, eğer şiddetin
araçsallığı haklı amaçlar için dahi olsa ahlaki olmaktan dışlanacaksa, şiddete
başvurmaksızın adaleti sağlamanın alternatifleri de bulunmak zorundadır.
Günümüze kadar içinde şiddet barındırmayan bir adalet sistemi ne inşa
edilebilmiştir ne de yakın vadede inşa edilebileceğe benzemektedir. Açıkçası
kişisel düşünceme göre; kaynağı, yöntemi ya da sonuçları bakımından hiç
şiddet içermeyen bir adalet sistemi kurulamaz.
Ancak bu noktada, şiddetin mahiyetini ortaya koymaya çalışırken hangi
adalet anlayışını temele aldığımız da önemli gibi görünmektedir. Bu çalışmada,
aşağıda gerekçeleri kısaca sunulmak üzere, adalet sözcüğü kullanılırken
cezalandırıcı adalet sisteminden ziyade onarıcı adalete gönderme yapılacaktır.
Çünkü çalışmanın devamında anlaşılacağı üzere, Benjamin’in adalete içkin
olarak gördüğü çelişki esasında cezalandırıcı adaletin ilkelerine uygundur.
Benjamin’in çelişki olarak işaret ettiği sorunun çözümü de -ki bu Derrida’nın
dekonstrüksiyon ve adalete ilişkin olarak ortaya koyduğu ilkelerde kendisini
göstermektedir- onarıcı adalet ilkelerine uygundur. Dolayısıyla giriş kısmında
bu iki farklı adalet anlayışlarına kısaca değinilecek olmakla beraber, çalışmanın
devamında kullanılacak olan adalet sözcüğü doğrudan onarıcı adalet kavramına
göndermede bulunacaktır.
ilerde göstermeye çalışacağım gibi her ne kadar şiddet Benjamin ve Derrida
tarafından eleştiriye tabi tutulmuşsa da, iki tasarım da tamamen şiddetten
arınmanın sonuç itibariyle imkânsızlığını göstermektedir. Her ne kadar
Benjamin şiddete alternatif göstermiş olsa da, ne yazık ki bunun yolunu tam
olarak göstermemiştir, Derrida ise şiddetten arınma çabasının olanaksızlığını
ilan etmiş ancak adalete değil yalnızca ve yalnızca hukuk olarak adalete
ulaşılabileceğini bildirmiştir. Dolayısıyla, adaletin tesisi sorununda, şiddet bir
araç olarak kaçınılmaz görünmektedir. Öncelikle kısaca cezalandırıcı adalet ve
onarıcı adalet kavramlarının anlamlarını açıklığa kavuşturmaya çalışacağım.
A Look on the Issue of Justice: On the Violence of Law in the Context of Walter Benjamin and
Jacques Derrida
Res. Asst. Eda ÇAKMAKKAYA539TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
Cezalandırıcı adalet anlayışı toplumsal düzeni sağlamayı, suçu önlemeyi,
suçluyu topluma yeniden kazandırmayı hedefler. Bunu sağlayabilmek adına
genellikle cezaların caydırıcılığı artırabileceği düşüncesiyle olabildiğince ağır
olması gerektiği düşünülmüş, kapatılma ortamları yaratılmış, hapishane kültürü
oluşturulmuştur. 2 Bu sistem, bütün suçların, öncesinde ölüme mahkûm edildiği
yapıya göre bir tür gelişme olarak kabul edilebilir. Çünkü aynı zamanda ıslah
etme, eğitim verme, topluma kazandırma gibi özellikleri de içinde barındırması
nedeniyle çok daha hümanist bir yaklaşım sergilemektedir. Ancak zamanla
hapishanelerin suçu önleme, suçluyu topluma yeniden kazandırma işlevlerini
yerine getirmek şöyle dursun, birer suç okulu haline dönüştüğü, topluma
kazandırılamamış suçlunun cezai sürecinin ardından yeniden suç işlemek
konusunda oldukça eğilimli olduğu araştırmalar sonucunda gösterilmiştir3.
Cezalandırıcı adalet anlayışının suça engel olamadığı bir başka yön de suç
olgusuna ilişkin olarak, yalnızca suçlunun cezalandırılması, gözetilmesine
karşın, toplumda yer alan mağdurun mağduriyetinin giderilmemiş olması
nedeniyle intikam duygusunu da destekliyor olmasıydı. Yasalar genellikle suç
biçimlerini ve ona uygun ceza biçimlerini tanımlamaktaydı ki, bu da şablon şuça
şablon cezayı gerektirmekteydi. Ancak her ne kadar biçimsel olarak suç aynı
görünüme sahip olabilse de, her suç birbirinden ayrı ve her suçlu birbirinden
ayrı birer suçlu olarak ayrı birer vaka olmaları nedeniyle ayrı değerlendirmeyi
gerektirir. Dahası ağırlaşan cezalar hapishane nüfuslarını oldukça artırmıştı.
Maddi manevi ciddi bir yük konumuna gelen hapishaneler (binaların inşası,
organizasyonu, yönetici kadro, gardiyan, doktor, giyim ve gıda gereksinimi
vb.) tamamen pratik kaygılarla, suça getirilen cezai işlemlerin kapatılmalar
dışında yapılıp yapılamayacağı sorununu gündeme getirdi. 4 Böylece kapatılma
dışında, denetimli serbestlik5 adı altında cezai işlemin ya toplum içinde
gerçekleştirilmesi ya da uzlaşma sağlanmasına dönük çalışmalar yapılmaya
başlanmış oldu.
2 Timur Demirbaş, infaz Hukuku, Ankara: Seçkin Yayınevi, s. 109. Demirbaş modern
hapishanenin doğuşunu Hollanda’da bir mahkemenin 1588 yılında, hırsızlıkla suçlanan
on altı yaşından küçük bir sanık hakkında, ölüm cezasına değil ama sanığın eğitilmesi ve
iyileştirilmesine yönelik bir hüküm vermesine dayandırır. Bu hükmün akabinde yaşanan
gelişmeler ışığında Klarissen Manastırı’nın bir bölümü 1595 yılında iyileştirme kurumu
olarak tahsis edilmişti ve bu modern hapishanenin ilk biçimiydi.
3 Michael Foucault, Hapishanenin Doğuşu, Çev. Mehmet Ali Kılıçbay, 6. Baskı, Ankara: imge
Kitabevi, 2015, ss. 435-443
4 Hakan Yavuz, Türkiye’de Denetimli Serbestlik Mümkün müdür? Dünü, Bugünü ve Yarınıyla
Türk Ceza Adalet Sisteminde Denetimli Serbestlik 10. Yıl Uluslararası Sempozyumu Bildiri
Kitabı içinde, Ankara: Atalay Matbaacılık, s. 16
5 Necati Nursal, Selcen Ataç, Denetimli Serbestlik ve Yardım Sistemi, Ankara: Yetkin, 2006, s.
33. Denetimli serbestlik belirli suçlara ilişkin olarak suçlunun infazının –eğer mümkünse-
toplumsal hayattan koparılmaksızın gerçekleştirilmesini hedefleyen bir ceza hukukudur.
Adalet Sorununa Bir Bakış: Walter Benjamin ve Jacques Derrida Bağlamında Yasanın Şiddeti
Üzerine
Arş. Gör. Eda ÇAKMAKKAYA540TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
ilk olarak Anglosakson dünyada uygulanmaya başlanmış olan onarıcı
adalet ise –suç ve suçlu ayağına dayanan cezalandırıcı adalet anlayışına bir
alternatif olarak- suçlu, mağdur ve toplum ekseninde zararın giderilmesini/
onarımını temele alır. Zararın tazmini adına, fail ve mağdur arasında gönüllülük
esasına dayalı olarak tarafların bir uzman gözetimi altında -eğer mümkünse-
uzlaşması sağlanmaya çalışılır. Eğer uzlaşma mümkün değilse, mağdurun
mağduriyeti devlet tarafından giderilmeye çalışılır, kendisine psiko-sosyolojik
destek verilir. Failin cezai gizlilik esasına göre gözetim altında tutularak,
toplum içinde yaşlı bakım evleri vb. kurumlarda ücretsiz çalıştırılması yöntemi
ile infazı gerçekleştirilir. Bu yapı hem mağdurun mağduriyetini gidermesi
hem de onu adalet sistemine dahil etmesi bakımından intikam duygusunu
bastırarak düzeni sağlamayı hedefler. Faille mağdur arasında kurulan iletişim
ile failin mağduru, mağdurun faili anlaması, faile sorumluluk kazandırmak
amaçlanır. Kapatılmaya maruz kalmaksızın, toplumdan uzaklaşmadan, toplum
içinde çeşitli yollarla cezalandırılmaya çalışılan fail ne toplum nezdinde suçlu
etiketi taşıyacak ne de suç okulları olarak niteleyebileceğimiz hapishanelerde
yeni suçlar öğrenebilecektir. Bu yargılama sisteminde aynı zamanda yasaların
inşası ve uygulanış biçimi de farklıdır. Aynılık/özdeşlik ilkesine dayanmayan,
farklılıkları gözeten bu yapı her suçu ayrı bir suç olarak değerlendirir, onu
bireyselleştirir.6 Söz konusu bu adalet anlayışının teorik temelleri ile Derrida’nın
fark ilkesi koşutluk içindedir.
Araştırmalar en azından cezalandırıcı adalet anlayışının başarısız olduğunu
göstermiştir. Bu nedenle onarıcı adalet anlayışı hem teoride hem de pratikte
daha yetkin bir alternatif gibi görünmektedir. Ancak her iki adalet anlayışının
da temelinde şiddete/yasanın şiddetine dayandığı açıktır. Benjamin yasanın
şiddetini, meşru olmadığı gerekçesiyle eleştirmiş olsa da, sonuçta ortaya
koyduğu iddia şiddetin kendisinin ve onun araçsallığının tam reddiyesini
sunmuş gibi de görünmemektedir. Çünkü şiddet hukuk ile olan ilişkisi
bağlamında problemli sınırlara sahip olsa da adalete gidebilecek başka
yol da yoktur. Benjamin kendi metninde adaletin çelişkisi olarak nitelediği
evrensel ile tikelin buluşması hususu, kendisini daha uygun ve çözüme yönelik
bağlamda Derrida’nın açıklamasında gösterir. Söz konusu çelişki adalete değil
hukuka aittir, adalet zaten ulaşılabilir bir şey değildir. Dolayısıyladır ki şiddet ile
ilişkilendirilmesi gereken şey adalet değil, hukuk olarak adalettir.
Kanımca adaleti sağlamak mümkün değildir, ancak ve ancak ona
yaklaşılabilir ki bunun aracı da hukuktur. Hukuk ise gücünü zorunlu olarak
yaptırım gücünden almaktadır. Bu bağlamda şiddetten tamamen arınmış
6 Ekrem Çetintürk, Onarıcı Adalet ve Ceza Adalet Sisteminde Uzlaştırma, Ankara: Adalet
yayınları, 2017, ss. 22-25. Mark Umbreit, The Handbook of victim offender mediation. 1st
ed. San Francisco: Jossey-Bass, 2000, ss. 4-12.
A Look on the Issue of Justice: On the Violence of Law in the Context of Walter Benjamin and
Jacques Derrida
Res. Asst. Eda ÇAKMAKKAYA541TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
bir adalet anlayışının var olamayacağı kanısında olmakla beraber, adalete
ulaşma çalışmalarında yapılmış/yapılmakta olan belki en önemli hatalardan
birisi evrensellik ve eşitlik adı altında özdeşlik ilkesine uygun hareket
ederek yargılama yapılmasına ilişkin kanaat, Benjamin’de kısaca değinilerek
eleştirilmiş; Derrida’da ise tam açılımını bulmuştur. ilkeler değiştirildiği
takdirde ise, şiddet kavramının olumsuz içeriği boşaltılabilecek ve bağlamına
bağlı olarak olumlu içerikle doldurulabilecektir.
Bu çalışmada ilk olarak, Benjamin için, şiddetin hukuk ve adalet ile olan
ilişkisi değerlendirilmeye çalışılacak, şiddetten tam arınmanın olanağı ve
adaleti sağlamanın önündeki nedenler araştırılmaya çalışılacaktır. ikinci olarak,
Derrida’nın Benjamin’in şiddet eleştirisine yaklaşımı üzerinden, şiddettin
hukuk ve adalet ile olan ilişkisine dair kendi görüşleri sunulmaya çalışılacaktır.
Üçüncü olarak, iki filozofun görüşleri kısaca bir karşılaştırmaya tabi tutulacaktır.
Bu karşılaştırmanın akabinde, dördüncü olarak, çalışma Benjamin’in adalete
ulaşmanın önündeki sorunu tespit ettiği ancak bu soruna ilişkin uygun çözüm
önerisinin Derrida tarafından geliştirildiği kanaatiyle son bulacaktır.
2.Benjamin’in ‘Şiddet Eleştirisi’ Üzerine
Benjamin’in şiddet eleştirisi, onun hukuk ve adaletle olan ilişkisinin açığa
çıkartılmasını gerektirir. Şiddetin hukuk ve adaletle olan ilişkisi aynı zamanda
onun ahlaksal çerçevesini de çizecektir. Bu bağlamda şiddet başlangıçta araç
düzleminde incelenmiş olacaktır. O halde şiddet, haklı/adil amaçlar için ya da
adil olmayan/haksız amaçlar için bir araç olarak konumlandırılabilir. Asıl sorun
ise şiddetin, adil amaçlara hizmet eden bir araç olarak da olsa ahlaki olup
olmadığı sorunudur. Benjamin’in cevabını aradığı soru budur. Bunun yolunu
da amaçlarına bakılmaksızın araçlar alanında yapar. Çünkü doğal hukuka
dayanan teorileri eleştirmektedir.
Benjamin’e göre, hukuk felsefesinin en temel hareketi; adil amaçlar
için de olsa şiddetin ahlaki olup olmadığı hususunu sorgulamamıştır. Adil
amaçlar söz konusu olduğunda bir araç olarak şiddete başvurulmasında bir
sakınca görmeyen büyük akım doğal hukuk olarak adlandırılır. Doğal hukuk
şiddeti ancak ve ancak adil amaçlara hizmet etmediği sürece olumsuzlar. Aynı
şekilde doğal hukuk devlet teorilerinde, genel olarak bireylerin adil amaçlar
yolunda şiddete başvurma haklarını, düzenin sağlanması adına bir otoriteye,
devlete devretmeleri ve buna uygun yapılmış sözleşmelerle açıklarlar. Açıktır
ki, doğal hukukta devlet otoritesinin anlamı, suç ve ceza ilişkisinde bir orantı
gözetmenin, intikam duygusundan uzak olmasını sağlayacak bir biçimde bir
üçüncü göz arayışının gereğidir.7
7 John Locke, Yönetim Üzerine ikinci inceleme, Çev. Fahri Bakırcı, Ankara: Eski Kitaplar, 2016,
s. 31. Jean-Jacques Rousseau, Toplum Sözleşmesi, Çev. ismail Yerguz, istanbul: Say Yayınları,
Adalet Sorununa Bir Bakış: Walter Benjamin ve Jacques Derrida Bağlamında Yasanın Şiddeti
Üzerine
Arş. Gör. Eda ÇAKMAKKAYA542TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
Benjamin şiddeti olağan kabul eden doğal hukuk düşüncesinin karşısına,
şiddetin tarihsel bir oluşum olduğunu iddia ettiğini düşündüğü pozitif hukuku
çıkartır. Böylece amaçlar/araçlar alanında doğal hukuk, şiddetin meşruluğu
sorununda amaçlar alanına yönelirken, pozitif hukuk araçlar alanına
yönelmektedir. Adalet bir amaç olarak konumlandırılmışken, bu amaca giden
araç hukuka uygunluk olarak tanımlanagelmiştir. Doğal hukuk ve pozitif hukuk
olmak üzere, söz konusu her iki hukuk görüşünün de ortak temeli ise, hukuksal
olarak uygun araçlarla adil amaçlara ulaşılması ve onların doğrudan adil
amaçlara hizmet ettikleri kabulüdür. Doğal hukuk amaçlar ölçütünde araçlarını
meşrulaştırmaya çalışırken, pozitif hukuk araçlarının hukuksal uygunluğuna
dayanarak amaçlarının adilliğini garantilemek yolundadır. Bu durumu şöyle
ifade etmektedir: ‘’Çünkü eğer pozitif hukuk amaçların vazgeçilmezliğine karşı
körse, doğal hukuk da araçların tarihsel belirlenmişliğine karşı kördür’’8
Benjamin şiddeti belirleyen araçların ne kadar hukuki olduğunu incelemek
yoluna gider. Hipotetik olarak pozitif hukuku temele alan Benjamin pozitif
hukukun şiddet türleri arasında tarihsel olarak olumlanmış olan (hukuksal olan)
ve olumlanmamış (hukuksal olmayan) olan şiddet ayrımına dikkati çeker. Bu
ayrım sonucu artık şiddet araştırması kendisini, hem pozitif hukukun hem de
doğal hukukun dışına taşımak durumunda kalır. Çünkü Benjamin açıkça, şiddet
ayrımının mahiyetini adil amaçlar söz konusu olup olmadığını değerlendirerek
yapan doğal hukuk yaklaşımının terk edilmesi gerektiğini; pozitif hukukta ise
şiddetin eleştirisinin onun araçsallığı bağlamında bir problem görülmemekle
beraber onun değerlendirilmesi sürecinde açığa çıktığı iddiasındadır. Hukuk
da, şiddet de yeterince anlamlandırılabilmeleri/anlaşılabilmeleri adına tarihsel
felsefi bir bakışa ihtiyaç duyarlar.
Bu olumlanmış (hukuka uygun) ve olumlanmamış (hukuka uygun
olmayan) şiddet ayrımı aslında çok da açık değildir, bu nedenle de Benjamin
temel ayrımı adil amaçlara hizmet edip etmemesi bakımından kuran doğal
hukukun reddedilmesi gerektiğini iddia eder. Pozitif hukuk ise şiddetin hukuka
uygunluğunun tarihsel kökenini de göstermekle yükümlüdür. Tarihsel kökene
ihtiyaç duymayan amaçları, doğal amaçlar, diğerlerini ise, hukuksal amaçlar
olarak adlandırır.
Bir örnek olarak, kendi zamanının Avrupası’nın hukuki ilişkilerini irdeleyen
Benjamin bir hukuk süjesi olarak bireyin şiddete başvurarak elde edebileceği
amaçlar olması halinde dahi, hukukun bunu engellediğini ve yalnızca hukukun
kendi gücünü ortaya koyduğunu dillendirir. Hukuk, kendi çalışma prensibi
2015, s. 67. Thomas Hobbes, Leviathan, Çev. Semih Lim, istanbul: Yapı Kredi Yayınları 6.
Baskı, 2007, s. 106.
8 Walter Benjamin, Şiddetin Eleştirisi Üzerine, Çev. Ece G. Çelebi, Şiddetin Eleştirisi Üzerine
içinde, istanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 21.
A Look on the Issue of Justice: On the Violence of Law in the Context of Walter Benjamin and
Jacques Derrida
Res. Asst. Eda ÇAKMAKKAYA543TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
gereği, doğal amaçlar aşırı şiddet aracılığıyla elde edilmeye çalışıldığında
müdahale eder. Çünkü o dönemin yasama anlayışının genel varsayımına
göre, bireylerin aşırı şiddete başvurmak yoluyla elde edecekleri doğal amaçlar
zorunlu bir biçimde hukukun ortaya koyduğu amaçlar ile uyumsuz olacaktır.
Dolayısıyla hukukun, bireyin şiddet aracılığıyla ulaşabileceği amaçlar söz konusu
olduğunda müdahaleci olmasının asıl sebebi ‘’… bireylerin elindeki şiddeti,
hukuku yok edecek bir tehlike olarak görmesidir.’’9 Bir başka deyişle, böylece
şiddet tekelini eline geçiren/bulunduran hukukun bu amacı salt hukuksal
amaçları korumak değil, ama aynı zamanda kendisini korumaktır. Hukuk dışı
şiddet, amaçları bağlamında değil, hukuk dışılığı bağlamında değerlendirilir ve
salt hukuk dışı olması nedeniyle hukuku tehdit eden bir mahiyet taşımasından
ötürü yasaklanmıştır. Benjamin bu durumu bir yasak üzerinden şöyle ifade
eder: ‘’Yani sahtekârlığa ahlaki nedenlerle değil, sahtekârlığın kurbanlarının
başvurabileceği şiddetten korktuğu için karşı koyar.’’10
Büyük suçluya duyulan hayranlık da bunu kanıtlayıcı niteliktedir. Hayranlık
suçlunun eyleminden ötürü değil ama eyleminin taşıdığı şiddetten ötürüdür.11
Hukuk yoluyla ele geçirilmiş olan şiddet tekeli, beraberinde kitlelerin hukuk
dışılığa sempatisini de getirir.12 Foucault da benzer bir biçimde, söz konusu
hayranlığın kaynağının, yasanın ihlal edilebilir olduğunu göstermesinden ileri
geldiği iddiasındadır. Büyük suçluya ilişkin haberler ise yalnızca yasanın siyasi
ahlakını açıklamakla kalmaz; yapılması gereken ile yapılmaması gerekeni de
ortaya koyduğu gibi paradoksal bir biçimde diğer yüzü ile de aykırı olanın
olumlanmasını getirir. Çünkü sıradan olan, yasanın ihlal edilebilir olduğunu
göstermek yoluyla kendi kendine de tarih yazmış olacaktır.13 Yani büyük suçluya
duyulan hayranlığın altında, onun yeni bir hukuk kurabilmesinin imkanı yatar.
Şiddetin hukuk karşısındaki ürkütücü gücünü genel grev örneğiyle
açıklamaya çalışan Benjamin, şiddetin ilişki ağlarını değiştirmesi ve onun
kalıcılığını sağlayabilmesi bakımından ne düzeyde muktedir olduğunu gösterir.
Mevcut hukukun kaynağı da buna dayanır. Kendi verdiği örnekte olduğu gibi
‘barış’14 sözcüğü bile yapılmış sözleşmeye bağlı kalınmak zorunluluğunu ve
9 Benjamin, Age, s. 23.
10 Benjamin, Age, s. 31.
11 Bilinen yirmi beş tahmin edilen elliye yakın cinayetiyle bir seri katil olan Ted Bundy davasına
ülkesinin dört bir yanından yalnızca kendisini görmek için yüzlerce insan mahkemeye
gitmişti. Birçok insanın hayranlığını kazanmış olması yetmemiş, davası sürmekteyken
kendisini görmek üzere gelenlerden bir kadınla evlenmiş ve bir çocuk sahibi olmuştu.
Günümüzde en büyük suçlulardan bir tanesi olarak üzerindeki ilgi korunmaktadır. Arkın
Gelişin, Ted Bundy: Bir Seri Katilin Anatomisi. Ankara: Herdem Kitap, 2014.
12 Walter Benjamin, age, s. 23
13 Michael Foucault, Cinayet Söylenceleri, Çev. Erdoğan Yıldırım & Alev Özgüner, Michael
Foucault (Ed.), Bir Aile Cinayeti içinde, istanbul: Ayrıntı Yayınları, s. 250.
14 Walter Benjamin, age, s. 25.
Adalet Sorununa Bir Bakış: Walter Benjamin ve Jacques Derrida Bağlamında Yasanın Şiddeti
Üzerine
Arş. Gör. Eda ÇAKMAKKAYA544TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
bağlı kalınmaması halinde yapılabilecekler alanı çizmesi bakımından şiddete
dayalı bir kavramdır. Bu, hukuk kuran bir şiddettir.
Benjamin birincisi, yasa koyucu; ikincisi, yasa koruyucu olmak üzere iki tür
şiddet biçimi tanımlar. Yasa koyucunun şiddeti yeni bir hukuk/yasa uygulamak
ya da yerleştirmek için oluşturulur. Yasa koruyucu ise yasanın sürdürülebilirliğini
sağlamak adına devletin uyguladığı şiddettir. Yasa koruyucunun şiddeti yasa
içinde kurulurken, yasa koyucunun şiddeti yasanın zamansal olarak önünde
gerçekleşir. Bu bağlamda, yasa koyucunun şiddetinin yasanın zamansal olarak
önünde olması nedeniyledir ki onun meşruiyetinden söz etmek mümkün
değildir. Benjamin’e göre adı geçen iki şiddet biçimi de modern devletlerde
kolluk kuvvetlerinde hukuksal amaçlara dönük olmak kaydıyla mevcuttur.
Kolluk gücü hem hukuk yaratır - çünkü yasa ilan etmemekle beraber, yasaya
bağlı olarak düzenleyicilik işlevi gördüğü gibi yasasının olmadığı hallere ilişkin
olarak da müdahale hakkını kendisinde görür- hem de hukuku korur- çünkü
bu, onun varoluş sebebidir.
Anayasa hukukunda yapılan sınırlandırmayı mitik çağlardaki barışa
benzetir. Sınırlar belirlendiği takdirde düşman tamamen yok edilmemekte,
ona bazı haklar tanınmaktadır. Aynı yasak çizgi sözleşme taraflarının tamamı
için geçerli olmasından ötürü sözde ‘’eşit’’tir. Bu sözde eşit olma halini şöyle
ifade eder: ‘’Böylelikle o korkunç ilkelliği içinde, ‘’ihlal edilmesi’’ yasak olan
kanunların mitik ikianlamlılığı ortaya çıkar; Anatole France’ın hicivle ifade
ettiği üzere: Köprü altında sabahlamak, yoksullara ve zenginlere aynı oranda
yasaklanmıştır’’15 Benjamin dolaysız şiddetin mitik tezahürünü hukuksal
şiddetle özdeş tutar. Dolayısıyla mitin karşısına Tanrı’nın koyulması gibi mitik
şiddetin karşısına da ilahi şiddettin konması gerektiğini iddia eder16. ilahi
şiddet her bağlamda mitik şiddetin karşıtıdır.
Hukuk genellikle şiddetin karşısında düzeni ve barışı sağlayan bir sistem
olarak algılanırken Benjamin onu, şiddetin kaynağı olarak görür. Hukuk kendisi
başlı başına hem şiddet içermekte hem de ona dayanmaktadır. Yasa kendisini
bir zorunluluk olarak sunar. Karmaşa yerine düzeni getirmek iddiası üzerinden,
hem kaynağında şiddete dayanması hem de şiddet aracılığıyla korunmasına
karşın, kendisini bir zorunluluk olarak sunması Benjamin için mitik şiddet
anlamına gelmektedir. Çünkü insan ürünü olmasına karşın kendisini doğruluk,
adalet ve kimi zaman da Tanrı’dan gelen bir kaynakla tanımlar. Benjamin’in
kozmolojik anlayışına göre, her ne kadar doğruluk, adalet ve Tanrı gerçek ve
transandantal olsalar da, Adem’in cennetten kovulması yüzünden, gerçek
dünyadan ve Tanrı’dan yabancılaşmış olan insanın bu kavramlara doğrudan
15 Benjamin, Age, s. 37.
16 Benjamin, Age, s. 38.
A Look on the Issue of Justice: On the Violence of Law in the Context of Walter Benjamin and
Jacques Derrida
Res. Asst. Eda ÇAKMAKKAYA545TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
ulaşma imkanı söz konusu değildir. Bir başka deyişle, kozmolojik olarak insan
kendisini artık bu şekilde konumlandıramaz. Teoloji teorisinde ifade ettiği
gibi insanın durumu insanın düşüşü tarafından karakterize edilir ve şekillenir.
Ademin cennetteki görevi karşılaştığı nesnelere ad vermekti. Ancak bu ad
nesnelere Tanrının verdiği ile uyumluydu. Yani Adem gerçeklikle dolaysız
olarak ilişki içindeydi. Ademin adlandırması bir tür temsil değil, nesnenin
takdim edilmesiydi. Yaratılmış dünyanın yaratılmamış taklidi, insan dünyasını
oluşturmaktadır. Gerçekte olduğu gibi olan dünya ile dolaysız ilişki kurmaktan
engellenince, insanın tek seçeneği fikirlerin yanlış tasarımını sunmak olur. Bu
yanlış temsil fantazmagori olarak adlandırılır. Bu tür bir fantasmanın anahtar
özelliği mitik şiddettir17
Dolayısıyla hukuk, yetkenin yanlış tasarımıdır, keyfidir ve kendi kendini
destekleyen doğru ve aşkınsal ilkeler olarak kendini tanıtan mitik şiddetin
bir parçasıdır. Benjamin mitik şiddete karşı şiddetsiz bir alternatifin mümkün
olduğundan söz eder. Ancak bunu çok açmaz. Herhangi bir şiddet biçimine
başvurmaksızın yasal ve siyasal olarak hangi yollara başvurabileceğimiz
hususunda rehber sunmakla beraber, bunların yine bir çeşit şiddete dayalı
eylemler olduğunu da kabul edecektir sonunda. Şiddetsiz müdahale
mümkünse de bu, onun her zaman kabul ettiği bir şey de değildir artık. Her
hareketimizde yalnızca kendimize karşı sorumluyuzdur ve asla edimlerimizi
adalet, doğruluk vb. kavramlara başvurarak haklılaştıramayız. Çünkü
hukukun sınırları problemlidir ve şiddetli ya da şiddetsiz bütün eylemlerde
sorumluluğumuz aynı/benzerdir.
Peki insanlar arası çıkar çatışmalarını şiddete başvurmadan çözmek
mümkün mü? Hukuksal bir sözleşme yoluyla şiddetsiz bir biçimde çatışmaları
çözmek mümkün değildir. Çünkü sözleşme kuralın ihlali halinde meşru bir
şiddeti öngörür mantıksal olarak. Sonuç olarak şiddeti kabul eden sözleşme,
eş zamanlı olarak kaynağında da şiddeti barındırır. Çünkü sözleşmeyi güven
altına alan iktidar da şiddetten doğmuştur. Şiddettin gizil varlığına olan inanç
bittiğinde sistem de çöker. Uzlaşma da kendi içinde bir şiddet barındırır.
Ancak Benjamin yine de çatışmaların şiddet dışı bir yolla çözülebileceğini
iddia etmektedir. Bunun yolu olarak gerçek kişiler arasında görülen şiddet
dışı araçların sübjektif önkoşulunu olduğunu iddia ettiği ‘’nezaket, sempati,
barış sevgisi, güven ve benzeri şeyler’’i18 koyar. Ancak bu söz konusu saf
araçlar dolaysız olarak hareket etmediği/edemediği içindir ki dolayımlamaya
girdiği takdirde yine bir şiddet öğesine dayanmak zorunda kalır. Barış,
17 Peter Osborne & Matthew Charles, “Walter Benjamin”, The Stanford Encyclopedia of
Philosophy (Fall 2015 Edition), Edward N. Zalta (ed.), URL = <https://plato.stanford.edu/
archives/fall2015/entries/benjamin/>. (E.T: 24/05/2017)
18 Walter Benjamin, age, s. 31.
Adalet Sorununa Bir Bakış: Walter Benjamin ve Jacques Derrida Bağlamında Yasanın Şiddeti
Üzerine
Arş. Gör. Eda ÇAKMAKKAYA546TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
diplomasi, müzakere vb. örneklerde de olduğu gibi uzlaşma alanı, kendi
alanını çizmek suretiyle kabul edilemezler alanını da çizmiş olur. Bir başka
deyişle, son tahlilde, Benjamin’in şiddet eleştirisi gözetildiğinde şiddetten
tamamen arınmış bir alan görmek mümkün değildir. Onun şiddet eleştirisi bir
olumsuzlama yapmaktan çok bir analiz gibi görünmektedir. Yahudilikte açık bir
biçimde yer alan ‘Öldürmeyeceksin’’ emri dahi, bir rehber mahiyeti taşımakla
beraber, koşullu bir emirdir. Koşullu olmasının sonucu olarak, kendini koruma
durumu söz konusu olduğunda öldürme eylemi söz konusu dinin gereği olarak
cezai işlemin dışında kalır. Dolayısıyladır ki, Benjamin her ne kadar amaçlar
bağlamında araçların meşruluğu düşüncesini reddetmiş olsa da, bunun
sebeplerini tam olarak açıklayabilmiş görünmemektedir. Dahası, şiddetten
tam bir arınma da söz konusu edilememiştir19
Benjamin ‘haklı/adil amaçlara ancak meşru araçlarla ulaşılabilir, meşru
araçlar da ancak haklı amaçlar için kullanılabilir’’20 düşüncesinin bir dogma
olduğu kanısındadır. Dogmadır, çünkü belli bir durumda geçerli olan amaçlar,
başka bir durumda geçerli olamayabilecektir. Mevcut hukukun ortaya
koyduğu amaçlar, adil amaçlar olarak kabul edilmektedir. Ancak, bunlar
genel geçer olmaktan ziyade genellenebilir olmasından ötürü genellenmiş
şeylerdir. Genel olan ile özel olan ayrımında hukukun doğası gereği genel ilkler
koymasına bağlı olarak, iki veya daha fazla durum benzer olsalar dahi, birinde
geçerli olabilecek bir amaç bir diğerinde geçerli olmayabilir. Dolayısıyla,
amaçların adilliği ve araçların meşruluğu sorunu yine koşullu olarak gündeme
gelebilmektedir. Genellenebilme, evrensel olma, soyut olma, tikele tam
anlamıyla nüfuz edebilme sorununa bağlı olarak adaletin bir çelişkisi olarak
ortada durmaktadır.
Benjamin’in üzerine söz söylediği ancak ve ancak çok kısa değindiği söz
konusu adaletin çelişkisine ilişkin süreç kanımca, Derrida’nın, Benjamin’in bu
metni üzerine kalem aldığı çalışmasında çok daha net bir biçimde açıklanmakta
ve çelişki mümkün olabilir en yüksek düzeyde ortadan kaldırılmaya
çalışılmaktadır. Bu nedenle bir sonraki bölümde, Derrida’nın metni bütün
ayrıntılarıyla ele alınmayacak olmakla beraber, konumuza ilişkin olarak
Benjamin’in metni üzerinden adaletin imkanı bağlamında değerlendirilecektir.
19 James R. Martel, A More Exact Criterion: Law’s Violence and The Possibility of Nonviolence
in The Work of Walter Benjamin. Fall 2014. Wake Forest Law Review. Ss. 768-770.
20 Walter Benjamin, age, s. 35.
A Look on the Issue of Justice: On the Violence of Law in the Context of Walter Benjamin and
Jacques Derrida
Res. Asst. Eda ÇAKMAKKAYA547TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
3. Derrida’nın Benjamin Yorumu :‘Yasanın Gücü, Otoritenin Mistik Temeli’
Üzerine
Derrida, Benjamin’in ‘Şiddet Eleştirisi Üzerine’ metninden hareketle ilki;
‘Dekonstrüksiyon ve Adalet imkanı’’, ikincisi; ‘Nazizm ve ‘’Nihai Çözüm’’:
Temsil Sınırlarının Araştırılması’ ve üçüncüsü; ‘Yasanın Gücü: Otoritenin
Mistik Temeli’ olmak üzere üç metin kaleme almıştır. Yukarıda daha detaylı
bir biçimde açıklandığı üzere, Benjamin’in çalışmasının iki ana tezi21 vardır:
Birincisi, amaç/araç sarmalı içinde şekillenmiş olan hukukun adaletle ilgisiz bir
biçimde meşrulaştırma görevi görmekte ve hukuku kurucu ve onu koruyucu
şiddetin kaynağı da söz konusu amaç/araç sarmalına dayanmaktadır. ikincisi
ise, adaletin imkanına ilişkin olarak şiddetten arınmanın olanağı sorununu
araştırmaktır ki, kanaatimce bu mümkün görünmemektedir.
Bu metnin Derridacı bir gözle okunması sonucu o, söz konusu metinde
Benjamin’in hukukun, ilk olarak da, doğal hukukun geleneği çerçevesinde yok
edilmesi gerektiğini savunduğunu iddia eder. Çünkü bu hukuk anlayışı yıkan
şiddeti (ki bu adil/ ilahi/ Yahudi şiddet olmakta), hukuku tesis eden mitik
şiddetle karşı karşıya getirmektedir. Benjamin’in bu çalışmasının asıl mantığı
dilin bir yorumudur. Çünkü dilin kaynağı ve deneyiminin yorumu, dolaylayan,
yeniden mevcut kılan, bilgilendirici bir mahiyete dönüşmüştür. Dil başlangıçta
(Tanrı’nın dili) adlandırma ve çağırma demektir. Dilin temsile dönüşümü ise
Tanrı’nın dilini bozmak yoluyla kendinin de bozulmasıdır. Derrida bu metnin
hem dilin yozlaşması bağlamında temsilin kritiği hem de parlamenter
demokrasinin siyasal sisteminin eleştirisi olarak Marksist ve mesiyanik
(kabalist) anlamlarda devrimci bulur. Temsilin çok yüzlülüğünün getirdiği
kurucu ve koruyucu olmak üzere şiddeti iki bağlamda değerlendirmeye tutan
Benjamin, kurucunun koruyucu tarafından tekrarı ve temsili nedeniyle söz
konusu ayrım arasındaki kesiti kırmak zorunda kalmıştır.22
Derrida son çalışmasında yer alan ‘Hukuktan Adalete’ başlıklı yazısında23
dekonstrüksiyonun adaletin imkânını oluşturmaya hizmet edip edemeyeceği
sorusunu sorar. Dekonstrüksiyon metnin çokanlamlılığını, çelişik anlamlar
içerebileceğini, bir ve tek olan metnin aslında birden fazla ve çoğul olduğunu,
her metinde bulunabilecek belirsizliklerin sonsuz okumaya tabi tutulabileceğini
evrensel, mutlak, değişmez, tarihten ve bağlamdan yoksun bakışı eleştirmek
yoluyla ortaya koyar. Böylece her bir metin okuma aynı zamanda yeni
bir yaratma anlamına gelir. Dekonstrüksiyon ile adalet arasındaki ilişkiyi
21 Aykut Çelebi, Sunuş: Bir Parıltı… Sonra Gece. Aykut Çelebi (Ed.), Şiddetin Eleştirisi Üzerine
içinde, istanbul: Metis Yayınları, 2010, s. 14.
22 Jacques Derrida, Yasanın Gücü: Otoritenin Mistik Temeli, Çev. Zeynep Direk, Şiddetin
Eleştirisi Üzerine içinde, istanbul: Metis Yayınları, 2010 ss. 80-83.
23 Derrida, Age, s. 44.
Adalet Sorununa Bir Bakış: Walter Benjamin ve Jacques Derrida Bağlamında Yasanın Şiddeti
Üzerine
Arş. Gör. Eda ÇAKMAKKAYA548TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
açımlamaya çalışan Derrida, ‘adalet’ ile ‘hukuk olarak adalet’e gönderme
yaptığını ayrıca bildirir.
Kanımca, adalete en yüksek derecede yaklaşmanın tek imkanı
dekonstrüksiyondur. Çünkü ‘’Yargılamayı mümkün kılan, yargının yetkisini
kendisinden aldığı şeyi yargılamak söz konusudur’’24 Derrida ingilizcedeki
yasanın zorla uygulanması, kendini meşru kılan bir güç anlamında ‘to enforce
the law’’25 kullanımına dikkat çeker ki bu kullanımın Fransızcada olmadığını
bildirir. Söz konusu kullanım Türkçede de yoktur. Adalet hukuk olarak kendinde
bir güçtür. Hukuku aşan ve/veya onunla çelişebilecek bir adalet de vardır.
‘’To enforce’’ a priori biçimde güç kullanımının bir ifadesidir. Peki her zaman
haklı olduğu kabul gören yasanın gücü ile her zaman haksız olduğu kabul gören
şiddet arasında nasıl bir ilişki vardır? Adil olan güç ile şiddetli olmayan güç
ne demektir? Benjamin’in Almanca orijinalinde ‘’Zur Kritik der Gewalt’’ adlı
metni ingilizceye ‘Critics of Violence’’, Türkçeye ise ‘Şiddet Eleştirisi Üzerine’’
biçiminde çevrilmiştir. Derrida için bu çeviriler tamamıyla hatalıdır. Çünkü
‘Gewalt’ şiddet anlamına geldiği gibi, meşru iktidar, kamusal güç, otorite
anlamlarına da gelmektedir.26
Meşru iktidarın hukukunun gücünü yerleştiren, otoriteyi açığa çıkaran ilksel
şiddet, ilk olması bakımından kendinden önce bir otoritece yetkilendirilmiş
olamaz. Ancak Derrida yine de önemli bir noktaya dikkat çeker: ‘’Öyleyse bu
şiddet, başlangıç anında ne yasal ne de yasa dışıdır –başkaları çok hızlı bir
biçimde ne adil ne de adaletsizdir- diyeceklerdir’’.27 Benjamin bu hususa ilişkin
olarak ilksel yasanın meşru olmadığı iddiasında iken Derrida daha detaylı
bir açılım vermek üzere onun ne meşru ne de meşru olmayan olduğunu
iddia etmektedir. ilksel otoritenin yokluğu temelin mistik olması anlamına
gelmektedir. Ancak gücü olmayan bir yasadan söz edilemez. Benjamin’in
yaptığı mitik olan ile ilahi şiddet arasındaki ayrımın ise oldukça belirsiz olduğu
iddiasındadır. Çünkü açıktır ki, bazı önermeler saptayıcılık niteliği taşırlarken,
bazıları ise performatif nitelik taşırlar. Bir başka deyişle, bazıları betimleme
yaparken bazıları gerçekleştiricidir. Dolayısıyla mitik şiddet meşruiyetini geriye
dönük elde eder. Bu da aslında mitik şiddetle ilahi şiddetin, hukuk kuran ile
hukuk koruyan arasındaki ilişkinin geçişkenliği nedeniyle bulanık olduğu
anlamına gelecektir. Dahası, Derrida şiddetten arınmanın düşünülemeyeceği
iddiasındadır.28
24 Derrida, Age, s. 45.
25 Derrida, Age, s. 47.
26 Derrida, Age, s. 48.
27 Derrida, Age, s. 49.
28 Nick Mansfield, Derrida, Democracy and Violence, Studies in Social Science. 2011. Vol. 5.
Issue 2. Ss. 233-235.
A Look on the Issue of Justice: On the Violence of Law in the Context of Walter Benjamin and
Jacques Derrida
Res. Asst. Eda ÇAKMAKKAYA549TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
Derrida’ya göre‘’…karar verilemez, ölçülemez veya hesap edilemez olan
üstüne söylemler, tekillik, fark ve heterojenlik üstüne söylemler de baştan
sona, en azından çapraz bir biçimde adalet üstüne söylemlerdir’’.29 Bir başka
deyişle, yasanın gereği ile doğa arasındaki karşıtlığı da görmeye çalışan, doğal
hukuk ile pozitif hukuk arasındaki Benjaminci anlamda sabitlenmiş ilişkiyi
kırarak geçişkenliğe izin veren dekonstrüktif sorgulama, yargı söz konusu
olduğunda failini ve onun eylemini bütün yönleriyle ele alabilme gücüne
de muktedir olabilecektir. Ki bu anlayış tam da onarıcı adaletin ilkelerinin
yerine getirilmesinde uygulanan/uygulanmış/uygulanabilecek bir yöntem gibi
görünmektedir. Derrida uyulması gereken ilk yaşamsal değere sahip buyruğun
şeyleri birbirine karıştırmaktan ötürü ileri gelen homojenleştirmeye karşı
tedbirli olmak gerektiği iddiasındadır. 30 işte tam olarak bu iddia dolaysız bir
biçimde adaletin imkanının ölçütünü verir.
Eğer varsa, kendinde adalet, dekonstrüksiyona tabi tutulabilecek bir şey
değildir, çünkü kendinde adalet zaten ulaşılabilir bir şey değildir. Adaletin
tam tanımı da mümkün değildir. Adalet kendisini adaletsizlik üzerinden
konumlandırır. Yalnızca ve yalnızca hukuk olarak adalet dekonstrüksiyona tabi
tutulabilir ki bu hukuk sistemlerinde adaleti sağlayabilecek şeydir. Derrida
bunu şöyle ifade eder: ‘’Hukukun dekonstrüksiyona tabi tutulabilir olması
bir felaket değildir. Hatta her tarihsel ilerlemenin siyasal şansı bunda yatıyor
olabilir… Dekonstrüksiyon adalettir. Bunun sebebi belki hukukun (ki onu kurallı
bir biçimde adaletten ayırt etmeye çalışacağım) uzlaşma ile doğa zıtlığını aşan
bir anlamda inşa edilir.’’31 Diğer bir deyişle, adalet hukukla aynı şey demek
değildir ancak hukuk yoluyla adalete ulaşılabilmesi için kuralın tikel duruma iyi
bir biçimde uygulanması gerekir.
Yine ingilizcede varolan ‘’address’’ fiilini gündeme getiren Derrida bu fiilin
tam karşılığının Fransızcada olmadığını bildirmektedir. (Nitekim Türkçede de
tam karşılığı yoktur.). Bir şeye ‘’address’’ etmek, dolayımlı olarak söylenenin
belirtilen adrese ulaşıp ulaşmadığını kontrol etmeye çalışmak anlamına gelir.
Tıpkı bunun gibi hukukta da bir soruna ‘’address’ etmek spesifik olarak o tikele
göndermede bulunmak mahiyetindedir. Adil olmanın gereği de adresin tam
doğruluğudur ki adres tekil olarak mevcuttur. Ancak adres her zaman için
tekil mevcudiyeti ile bulunurken, adalet (hukuk olarak adalet) genel geçer
bir çerçeve çizen evrensel bir buyruk gibi alınagelmiştir. Adil olma/olmama
sorununun asıl problemli kaynağı evrensel olan buyruğun her zaman tekil ve
dolayısıyla bir diğeriyle asla özdeş olmayan vakaya uygulanmasına ilişkindir.
Bu durum hukukun kendisine ulaşmak zorunda olduğu bir hedef olarak
29 Jacques Derrida, s. 50
30 Derrida, Age, s. 53.
31 Derrida, Age, s. 59.
Adalet Sorununa Bir Bakış: Walter Benjamin ve Jacques Derrida Bağlamında Yasanın Şiddeti
Üzerine
Arş. Gör. Eda ÇAKMAKKAYA550TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
adalete gitmesinin önünde bir engel olarak da okunabilir. Çünkü hukuk genel,
soyut ve evrensel ilkelere bağlı kalmak adına özel durumları görmezden
gelir. Derrida’nın adalet sorununa ilişkin en önemli katkılarından biri ise
dekonstrüktif okuma sürecinin temeline eşitlik adı altında özdeşlik ilkesini
çalıştıran yanıltıcı yaklaşımın yerine farklılık ve heterojenliğin adaletle olan
ilişkisini kurmasıdır. Dworkin’de de benzer bir biçimde bu farklılık ilkesi ‘equal
treatment’ anlayışının yerine ‘treatment as equals’ biçiminde gündeme
gelmiştir.32
Dolayısıyla evrensel ile tikeli uzlaştırmanın olanağı sorununda33
dekonstrüksiyon aksiyomun güvenilirliğini askıya alarak tekile müdahale
edebilir. Bu da pratikte hakime oldukça yüksek düzeyde inisiyatif gücü, bir
başka ifade ile dekonstrüksiyon uygulama yetkisi, vermeyi gerektirir. Derrida
bunu şu sözlerle çok açık bir biçimde ifade eder:
‘’Eğer bugün dekonstrüksiyon adını verdiğimiz şeyden daha adil (daha
adil diyorum, daha yasal ve daha meşru değil) hiçbir şey tanımıyorum
deseydim, yalnızca dekonstrüksiyon denen şeyin belirli hasımlarını (ki onlar
bu ad altında tahayyül ettikleri şeye karşıdırlar) değil, onun taraftarları veya
uygulayıcıları sayılan veya kendilerini öyle kabul edenleri de şaşırtmaktan
veya şoka sokmaktan geri kalmamış olacaktım bunu biliyorum. O halde
bunu demeyeceğim, en azından doğrudan veya dolambaçlı birkaç önlem
almadan yapmayacağım bunu.’’34
Buna bağlı olarak Derrida, ortak bir aksiyomun adil ve/veya
adaletsiz olabilmek için bir kimsenin özgür kararından sorumlu olması
beklenemeyeceğini ilk açmaz olarak ortaya koyar. Özgür olmayan bir kimsenin
kararının adaletinden söz edilemez. Ancak karar veren merci tamı tamına bir
yasayı izlemekten başka bir şey yapmıyorsa, bu basitçe bir işlemi uygulamak
anlamına gelecektir. Bu işlemin yasallığından söz edilebilir, ancak, kararın
adilliğinden söz edilemez, çünkü aslında ortada bir karar yoktur. Örneğin bir
yargıcın kararının adil olarak kabul edilebilmesi için, onun salt bir yasayı takip
ediyor olması yeterli değildir, ilgili vakayı uygun bir biçimde ihtiyaç halinde
yasayı her defasında yeniden yorumlamalı, kimi zaman yasayı askıya almalı
ve ilgili bireysel duruma göre adeta yasayı yeniden icat edercesine karar
vermelidir.35 Çünkü açıktır ki her vaka, her birey birbirinden farklıdır. Bu da
her bir kararın birbirinden farklı olması gereğini açığa çıkartır.
32 Ronald Dworkin, What is Equality? Part 1: Equality of Welfare. Philosophy & Public Affairs,
1981. Vol. 10, No. 3 (Summer), s. 185
33 Jacques Derrida, s. 62.
34 Derrida, Age, ss. 67-68.
35 Derrida, Age, ss. 70-71.
A Look on the Issue of Justice: On the Violence of Law in the Context of Walter Benjamin and
Jacques Derrida
Res. Asst. Eda ÇAKMAKKAYA551TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
Birinci açmazın bir başka biçimi olarak ikinci açmaz ‘karar verilemez
olan’a36 ilişkindir. Adaletin hukuk olarak uygulanımı kesen bir kararı gerektirir.
Bir başka deyişle, adalet imkânsızın deneyimi olarak mümkündür. Karar
verilemez olan hesaplanabilir olanın, homojen olmadığı halde hukukun da
hesaba katılmasıyla imkânsızın deneyimidir. Karar verilmezi deneyimlemeyen,
yasal olmasına karşın özgür olmamasından ötürü adil olmayacaktır. Adaletin
imkânsızlığı ise üçüncü açmaz olarak adlandırdığı ‘aciliyet’37 gereğinde açığa
çıkar. Çünkü adalet hem şimdi ve burada olamayan olarak, şimdi ve burada,
derhal talebiyle hareket eder hem de beklemek zorunda olana tekabül eder.
Dolayısıyladır ki adaletin tesisi imkânsız olmakla beraber, hukuk olarak adalet
mümkündür. Hukuk olarak adaletin olanağı ise dekonstrüksiyondur.
4. Değerlendirme ve Sonuç
Benjamin bir şiddet eleştirisinin olanağının onun hukuk ve adaletle olan
ilişki ağının açığa çıkartılmasıyla mümkün olabileceğini iddia etmişti. Ona
göre amaçlar ve araçlar alanında kendisini gösteren şiddet hukuk kuran ve
hukuk koruyan olarak hem yasanın kaynağında hem de yönteminde mevcuttu.
Şiddetin adil amaçlar söz konusu olduğunda uygun/hukuka uygun bir araç
olarak öncelikle doğal hukukta ve sonrasında ise pozitif hukukta kabul ediliyor
olmasını ise eleştirmekteydi. Çünkü adil amaçlar söz konusu olduğunda dahi
şiddetin kullanımı doğal ya da ahlaki değildi.
Pozitif hukuk ise daha da detaylı bir biçimde yaklaşıldığında görüleceği
üzere -yukarıda detaylı olarak açıklandığı gibi- şiddeti hukuksal olması ya da
hukuk dışı olması bakımından değerlendirmekteydi ki bunun esas sebebi
hukukun, hukuksal olmayan şiddetin yeni bir hukuk kurma gücünden hareketle
kendisini tehdit ediyor olmasıydı. Benjamin için bir diğer önemli husus ise
şiddetten tamamen arınmış bir adaletin veya yasanın olanağı sorunuydu ki
her ne kadar o bu duruma yönelik nezaket vb. gibi bir rehber göstermişse de
sonuç itibariyle dolayıma girecek olan bu yöntemler de kendilerini söz konusu
dolayım içinde şiddetle ilişkilendireceklerdi. Şiddetten tamamen arınma söz
konusu edilemezdi.
Benjamin için hukuk tarafından sağlanılmaya çalışılan adaletin asli çelişkisi
ise hukukun kendi öz yapısından kaynaklı olarak bazı durumlarda geçerli
olabilecek yargıların genellenmesinin, geçerli kabul edilemeyeceği durumlarda
da uygulanımına yol açmasıydı. Öyle düşünüyorum ki, adalete ulaşmanın
-ona ulaşmanın mümkün olmadığını ancak ve ancak ona yaklaşılabileceğini
düşünüyorum- önündeki en büyük engel hukukun söz konusu ettiğimiz özsel
yapısıdır. Çünkü aslında evrensel, mutlak, değişmez olan yoktur. Aksine,
36 Derrida, Age, s. 71.
37 Derrida, Age, s. 75.
Adalet Sorununa Bir Bakış: Walter Benjamin ve Jacques Derrida Bağlamında Yasanın Şiddeti
Üzerine
Arş. Gör. Eda ÇAKMAKKAYA552TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
hukuk başlangıcı itibariyle somut, tekil olanlardan soyutlama yoluyla bir kural
oluşturabilmek adına genel olana ulaşmış olmakla birlikte, öyle görünüyor ki,
kendi başlangıç noktasını adeta unutarak, evrensel olduğunu iddia ettiği ilkeye
bağlı kalmak adına tekil mevcudiyeti olan vakanın ötekilerden farkına karşı
gözlerini kör kılmıştır.
Bu probleme Benjamin tarafından dikkat çekilmiş ve problem tam olarak
tanımlanmış olsa da çözüm önerisi çok açık bir biçimde geliştirilmemiştir.
Benjamin’e ilişkin bu çalışmada özellikle Derrida’nın onun üzerine yazdığı
çalışmadan ve dekonstrüksiyondan faydalanılmasının asli sebebi, Benjamin’in
bir problem olarak tanımladı sorunun Derrida tarafından günümüze kadar
olabilir en yüksek düzeyde çözülmüş olduğuna inanılmasıdır. Öncelikli olarak
Derrida’nın Benjamin’in metni üzerine kaleme aldığı bu çalışmada, çalışmanın
orijinal adına göndermede bulunmak suretiyle metnin asıl amacının şiddeti
eleştirmek değil ama yasanın şiddetini eleştirmek olduğunu göstermesi
bakımından ayrıca önemlidir. Derrida bu tür bir çevirinin hatalı olduğu
kanısındadır. Çünkü şiddet ile yasanın şiddeti kavramları birbirlerinden çok
farklı şeyleri ifade etmektedirler. Benjamin’in metni ‘gewalt’ sözcüğünün
anlamı akılda tutularak okunduğunda çok daha anlamlı hale gelmektedir.
Şiddetin hukuk ve adaletle olan ilişkisinden ziyade, yasanın şiddetinin, zorlayıcı
gücünün hukuk ve adaletle olan ilişkisini düşünmek hem ayakları yere basan
bir okumaya izin vermekte hem de salt şiddeti düşünmek yerine yasanın
şiddeti üzerine düşünmeye imkan tanımaktadır. Bu bağlamda, Benjamin’in bu
metindeki asli problemi adaletin imkânına ilişkindir.
Derrida da Benjamin gibi şiddetten tam arınmanın imkânsızlığını kabul eder.
Ancak fark ilkesi ile evrensel olanın tikele hitap etmesi esnasında heterojenliğin
homojenleştirilmesi de bir zorlamadır ve dahası bu homojenleştirme ile
yargının yapılıyor olması kendi başına yasanın adalet adı altına bireye şiddet
uygulaması anlamına gelecektir. Fark ilkesi yargı alanına dahil edilmeksizin
hukuk olarak adalet imkansızdır. Bir hukukçu ve hukuk felsefecisi olarak
Dworkin de aynı probleme dikkati çekmiştir. Fark ilkesi aynı zamanda her
bir bireyin bir diğerinden, her bir vakanın bir diğerinden dolayısıyla da her
bir suçun bir diğerinden benzer olmasına karşın farklı olduğunu dolayısıyla
da farklı ve bireysel bir muameleye tabi olması gereğini açığa çıkarır. Adalet
için tararsızlık ve eşit mesafede durmak adı altında farklılıklara karşı gözleri
kör etmek, özünde benzer olanı özdeş kabul etmek anlamında hem teorik
düzlemde hem de normatif bağlamda hatalıdır.
Söz konusu edilen evrensellik, mutlaklık, eşit muamele gibi kavramlar
ise cezalandırıcı adalet anlayışının ilkelerine uygun kavramlardır. Çünkü
cezalandırıcı adalet anlayışı yalnızca suç ve ona ilişkin cezayı tanımlar.
Suçun ve cezanın tanımlanması ve yargıcın bu tanım gereği karar alması ise
A Look on the Issue of Justice: On the Violence of Law in the Context of Walter Benjamin and
Jacques Derrida
Res. Asst. Eda ÇAKMAKKAYA553TAAD, Yıl:9, Sayı:33 (Ocak 2018)
hem özdeşleştirme anlamına gelir hem de Derrida’nın iddia ettiği gibi bu
yargının ne adil ne adil olmadığı söylenebilir. Çünkü yargıç basitçe bir işlemin
zorunlulukla uygulamasından başka bir şey yapmıyor/yapamıyor demektir.
Bu takip aşamasında kendi özgür iradesini bağlama uygun olarak açığa
çıkartmaktan yoksun olan yargı süreci mekanikleştirilmiştir. Onarıcı adalet
anlayışında ise değişen ilkeler gereği her bir vaka bir diğerinden farklı olarak
kabul edildiği içindir ki heterojenlik ilkesi gözetilir. Dahası yargılama sürecinde
mağdur adalet sistemine dahil edilmeye çalışılır ki bu da Benjamin sözleşme
teorilerini, her suçun aslında yasaya karşı işlenmiş olduğunu savlamaları
bakımından eleştirir. Böylece bu iddiayı sekteye uğratarak suçun aslında
mağdura karşı işlenmiş olduğunu ileri sürer. Her bir suç faili ve mağduru
bakımından da ayrıdır. Derrida’nın dekonstrüksiyonu fark ilkesiyle her bir
vakayı bireyselleştirmek bakımından onarıcı adalet anlayışının uygulamaları
ile ilkesel olarak örtüşmektedir.
Başka türlü gelmiyormuymuş.
And ebabil birds reloaded.