bu konuda fikrin mi var? buraya entry ekle. üye ol
  1. 1.
    - sanırım başlık editlemenin güzelliği buradan geliyor; ya da uludağ sözlük'te yazıyor olmanın cazibesi. görüyorum ki, illaki bir başlangıç bulacağım diye yırtınmam gerekmiyor. kategorize etmek, hikayeleştirmek, hele hele şablonlaştırmak... tam bir keyfi tutum içindeyim. öyle ki, son kullandığım cümleyi bile egzotikleştirme özgürlüğüne sahibim. -

    iyi para kazandıran şirketimin açtığı ' learning english system 'için gittiğim düsseldorf'ta tanışmıştım bu hatunla. viyana kapılarını zorladıkları tarihten beri kay kaybeden zakkum çiçeği görünümlü göçmen türk vatandaşlarımızın kümelendiği bir mahallede otururdu. servis beklediğim sabahlarda, ' bismarck yokuşu 'nu çıkan yolun köşesinde beklerdi hep. ilk görüşte aşka göre hemen dikkatimi çekmişti: etekliği uzun, kadifeden bir mont vardı üzerinde. dünya ile ilişkisini örseleyen bir kasetçalar'ı, omuz izasında, ayaklarının dibine sarkıtıyordu.

    ses etmeden müzik dinlerdi. başı sürekli önde olur, müziğin ritmine kapılıp birşeyler düşünürdü; yakın arkadaşları ile karşılaştığı sabahlarda, her zaman siyah pantolonunu giyerdi. onun, hayatımdaki yerinin, benim, onun hayatındaki yerimin ne olacağını, ilkin, bu nymphe görüntüsünde sezinlemiş olabilirim. yağmurlu havalarda herkes otobüs durağının altına sokulur, yağmurun dinmesini beklerdi. ıslanmayım diye uzakta bir köşe seçerdim ben de kendime, donnie darko filmindeki tavşan olup onu korkutacak değildim. 50 metre öteden konuştuklarına kulak kabarttırdım. kimse ile konuşmadığını, düzmece bir hikaye gereğince sadece ağzını oynatıp konuşur gibi yaptığını daha sonradan öğrenecektim.
    -1 ... zinani
  2. 2.
    "cool girl" diye tabi edilen bir kesime koyuyorum ben onu. ama cool yani. snop değil.

    şimdi taksim ve kadıköy civarını artık ele geçirmiş gibi gözüken, oralarda tesbihsiz volta atan, boyalı- badanalı, düşük bel pantolonlu, değişik pasajlardan imütasyon bile olamamış tişört ve pantolon toplayan, yolu yitirmiş, elden gitmiş, kapitalizm'in icadı genç nesili bilirsiniz. işte, bu kızımız onlardan değildir. tabi, onun da şebnem ferah'ın, alışkanlıkla, konser öncesinde gözlerine sürme çekmesi gibi bir alışkanlığı vardır. ama yine de cool'dur o. özel sebeplerden dolayı "yortu günü" diye geçiştireceğim özel saatlerde işte bu "cool" moduna girer. göze sürme, buruna alyans, saçlara toka, sırta kuşak, ayağa apolet... ha kevin clarkın süpermenleşmesi ha mervedir bu hızlı ve ağır saatlerde.
    1 ... zinani
  3. 3.
    halen neşe erberk ajansa bağlı olarak çalışmaktadır. son çıktığı şampuan reklamından sonra ücretine zam yapmıştır. vakit buldukça zamanlarında lösevli çocukları ziyaret etmesi, her kurban bayramında 3 sığır keserek etlerini kimsesiz çocuklar yurduna, derisini thy'ye bağışlaması farklı bir insanla karşı karşıya olduğumuzu gösterir.
    1 ... zinani
  4. 4.
    sürekli " o " dedim diye bunun başıma geleceğimi biliyordum. hani, cips ve kolayı sereserpe uzandığım döşeğin kenarına iliştirmiş, show tv'de geceleri yayınlanan aksiyon filmlerinden birini seyredirken gözüme görünen her nesnenin, kulak zarına dokunan her sesin, bu başlık altında adı geçen herşeyin, mutlaka "merve özenç" e ait bir ayrıntıdan iz taşıdığından bahsediyorum. daha az önce, gece kuşu ile ismini duyurmuş, zaga'dan makina'ya dönen, gece 12'den sonra yayınlanan kafa dağıtma- kimine göre ütüleme- programının efsane ismi, mekteb-i sultani mezunu, şimdilerde, garanti bankası'nın sergi salonunda 60 ını geçmiş tiyatro oyuncularını fotoğraflayan, abudik gubudik ağız oyunlarıyla insanları aşalığamayı ilke edinmiş, otel odasında bağdaş kurarak üzerine oturduğu koca yataklar üzerinde suratına verdiği sert yüz ifadesi ile elinde sigarayla poz verip ayrı bir zekaya sahip olduğunu göstermeye meraklı - hadi ismini veriyorum sonunda, okan bayülgen'in ( yalnız merak etmesin- o da dahil, beyaz, cem yılmaz, ve türevleri ( armağan çağlayan'ı bile koydum ben içine ) eğlence adamlarının köküne kibrit suyu döküp ateşe verecek leyt nayt şövalyesi ortalığı dağıtmaya geliyor) yine bir avuç dolusu konukla üniversite öğrencisi gençleri ekrana çivilediği programda zevkten dört köşe olarak gülen konukların ne kadar mutlu gözüktüklerine haset edip ismini vermediğim programı mtv türkiye'de yayına konan amerika çıkışlı "dismissed, jacknass" gibi programlarla karşılaştırıp bu alanda da tıpkı avrupa'nın diğer ülkeleri gibi ne kadar geri kaldığımızı düşünüp canımı sıkmayı kesip, merve'nin, 2003 yılının kasım ayında otogaz istasyonunun başında, minibüs durağının köşesinde beklerken, yüzlerine yağ tabakası çekilmiş ve yüzleri üzerindeki irili ufaklı sivilcelerle baş edemeyen ve evde yalnız kaldıklarında, oturma odasında, gömme dolapların içinde kendileri gibi hala abazan olan, daha doğrusu yaşları aşmış olmasına rağmen hala abazanlığın esiri abilerinin sakladıkları porno kasetleri, kral, max gibi, bilhassa sirkeci'deki küçük büfelerde gazete eklerinin altında muhafaza edilen erotik dergileri ve bir deste çıplak kağıdı bulmaya çıkmış lise öğrencilerine orta parmağını gösterdiğini hatırlamak daha güzel geliyor.

    bilmiyorum neden böyle oluyor. demek istediğim, bir sır veriyorum, ama sırrın ne olduğunu direk söyleyemiyorum. bir oturuşta en az iki tane bitirdiğim 1 milyonluk acılı doritos alaturca'nın yarısı kalmış. kolayı yudumlayım da asit midemi yaksın diyorum şeker gibi olmuş.

    istiklal'deki, robinson crouse kitap evinin aşağısındaki, metropol müzik aletleri'nin yakınındaki starbucks'ta günün kahvesini yudumlarken ömer'in dediklerini hatırlıyorum istemeden: " kendini toparla bence" . ilgisiz söylemişti bu lafı. hani, bana bunu söyleyip hemen kerem'e dönmüş, final sınavından konuşmaya başlamışlardı tekrardan. hani kendince öğüt veriyordu; ukala, gloria'taki gibi, vitrine konmuş cansız mankenler gibi bacak bacak üzerine atıp caddeyi süzen 40 ını aşmış kokonalara benziyordu.

    antoni robbins gibi -aslında adı anthony diye yazılıyor, siz de pekala bunu biliyorsunuz, ismin telafuzu, gönlün gölgesidir diye abesten bir sokak ağzı lafını hatırladığımdan böyle söylüyorum - hee hee süreci sonlandıracak değilim ya, burada kesiyorum-;
    1 ... zinani
  5. 5.
    yüzümdeki sivilce izlerini yok edebilirler diye ümitle gittiğim çok meşhur bir özel hastanede, hastanenin resepsiyondaki suratsız kadının elime tutuşturduğu numara ile sıramı beklerken tekrardan karşıma çıkmıştı.

    basit bir rahatsızlıktan ötürü hastaneye gitmiştim. hastalığımı sıkıntı etmemem gerekse de tekerlekli sandalyelerle hasta bakıcıların nezaretinde hastane koridorlarında gezintiye çıkartılmış yarı ölü yarı diri yaşlıların, öksürürken kan kusanların, evlerinde çıkan yangında vücutları komple yanmış bahtsızların, özürlü doğan çocukların, akıl hastalarının, panik atakların arasında huzursuz hissediyordum kendimi. biraz temiz hava alayım, ortamdan uzaklaşayım diye bekletilmekte olduğum ünitenin bahçeye açılan kapısından dışarıdaki havuzun oraya çıktım. kasımpatıların, menekşelerin, akdikenlilerin, zambakların süslediği bahçenin fidanları üzerinde cıvıldaşıp yüzlerini göstermeyen serçelerin seslerini dinlemeye başladım. ruhuma huzur veren, baykuşun, karganın ürküntücülüğünün aksine yumuşak sesleriyle kalbimin derinliklere inen bu küçük yavruların bir tanesini seçebilirim diye küçük ağaçların dallarının arasını süzüyordum ki benliğimi altüst eden bir ses işittim. bir kadın sesi, hatırlarımın arasına gizlenmiş bir kadının sesiydi.

    arkamı dönüp baktığımda benim de beklemekte olduğum sıraların arasında dikildiğini gördüm. onunda elinde bana verilen kağıttan vardı ama o benim gibi beklemeye razı değilmiş gibi geldi bana. " ben burada bekleyemem, vaktim yok" diyordu.

    vallahi böyle süslü-püslü anlattığıma bakarak bir hikaye yazdığım sanmayın. sesini duyduğum gibi güzel bahçeyi, serçe seslerini unutup aradan sıvıştım; elimdeki numarayı çöp kutusuna attım, arabama binip evimin yolunu tuttum.
    ... zinani
  6. 6.
    ondaki nietzsche'den gelen güç istenci'ni ve sofokles'in antigone'sini keşfetmem bir anlık olmuştu. bu anlık, bir türlü sakladığı zamanın yerini hatırlayamayan marcel proust'un kagir zamanlarından farklı bir süreçte gelişmişti. o günlerde kafam bir dünya geziyordum. yeşilçam filmlerindeki derbeder aşıklar yanımda hiçbirşeydi. ne bergson felsefesi, ne herakletios'un logos'u, ne hegel'in idealizm'i ne ibn-i rüşd'ün allah tasarımı, ne bizlerin tasavvuf'u ( kamil-i insan ) ne de mercan işleyerek hayatını kazanmış barut spinoza'nın "cogito ergo sum" diyen rene descartes'e karşı geliştirdiği tüm tanrıcılığı beni kurtaramıyordu. bir kere merve özenç'in medusa bakışlarının beni karanlığa tıkadığını dehşet içinde ayrımsıyordum. bu tıkanıklık, sanki, dar ve karanlık sokakların melankolik havasını bu saatten sonra yeryüzünde bulamayacağımı söylüyordu bana - dünya diyalektik yasalarla işliyordu; gecenin sonu gündüzdü - . öyle bir noktaya gelmiştim ki, bu bunalım içinde, kendimi, düşlerin yardımıyla, tıpkı uydu gibi, uzayın boşluğuna fırlatıyor; gezegenler, kara delikler, aşağıdan bakınca görmemizin mümkün olmadığı milyarlarca yıldız arasında buluyordum. yavaş yavaş kafayı sıyırmakta olduğumu farkeden eş - dost - akraba kombinasyonu, sağ olsunlar, diyordu ki : " gel play station oynamaya gidelim, edremit'e sahile gidelim, gezelim eğlenelim. " herkese yok diyordum.

    bir gün, boşlukta yürümekten sıkılmış - ayağınızın altında beton zemin olmayınca yürümek o kadar kolay olmuyor - , kendi keşfettiğim, dünyaya fazla uzakta olmayan bir yıldızın üstüne oturmuş dünyayı seyrediyordum. bir yandan da nietzsche'nin güç istenci kitabını okuyordum. bir an, paragraflar arasında "köprü" başlığı adında bir cümle gördüm. - bildiğimiz, gerçek anlamıyla asma- asmasız köprü - aşağı yukarı cümlenin özü şöyleydi. " köprüyü geçeceğimizi sen bana söyleme, bırak ben kendim karar vereyim " hooopp. o an anladım. sorun, "o" nun köprüyü kendisinin geçmek istemeseydi. ne kadar da aptaldım. benden yardım istemiyor, feminen bir duruş göstermek istiyordu. arkadaşlar arasında kendisine "antigone" diye hitap edilmesini de hatırlayınca hemen kitabı, manzaranın büyücülüğünü bırakıp dünyaya geri döndüm, düşümden uyandım.
    ... zinani
  7. 7.
    son geldiği noktada bir miti aratmayacak özelliklere sahip olduğunu görüyorum. bazı zamanlar yokmuş diyorum, eti kemiği ile tekrardan diriliyor karşımda. yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyor yalnız. artık peşinden gitmiyorum; hatta neden o gün öyle davranmışım dediğim oluyor çokça; odette'in peşinden giden kahramanın arayışını noktalamaya başladığımı görüyorum: yine de tek taraflı bu arayış. mesela hipermarketlerden dert yanan bakkallara, haşlama mısırcılara, hassas terazi kullanan kestanecilere, eski posterler, mektuplar ve resimler satan antikacılara ' o nerede, gördünüz mü ? " demiyorum artık. çok saçma geliyor. aslıhan pasajı'nın yanındaki avrupa pasajı'ndan dalıp balık pazarı'na geçiş, oradan çiçek pasaj'a aktarma yapıp iki tek atıp oradan akm'deki istanbul bienali'nindeki çalışmalara bakmak, oradan aziz nesin sahnesi'nde hangi oyunun sahnelendiğini görmeye gitmek, oradan atatürk kitaplığı doğrultasındaki otoparka geçip arabayı alıp yola koyulmak... dikiz aynasından bakıyorum kendime; belli ki tedirginim, psycho'daki 40 bin dolara konan kadına benziyorum.

    şimdi, zihnimin, esasında yanıtını merak etmediğim tek bir soru etrafında dolanması gerektiği böyle bir anda, nuray mert'in laikliği yorumlayışını, tuncay özkan'ın patron kişiliğini, şerif mardin'in bilimler akademisi'ne neden kabul edilmediğini, sözlükteki varoşçu kimliğin red edilme sebeplerini düşünüyorsam, demek ki, en zor zamanlarda bile, hayat tek kutup üzerinde devam etmiyor; kollar uzuyor, ipler sarkıtılıyor sahneye. sorunun cevabı o kadar zor değil ki. duruşunda, bakış açısında hiçbir değişme yoktur muhtelemen. fakat irvin yalow'un romanı nietzsche ağladığında'ki yalancı nietzsche gibi sadece salome'nun zekasından etkilenmişim. yani ortada sevilmesi gereken biri yokken, sırf zekasının arkasına sığınmasına kanabilirim; burada en büyük hata benim sanırım; yine de fizikteki kırılmalar, mimarideki ışığı hapseden büyük kubbe, biyolojide sindirim sistemini felce uğratan yağlı yemekler, hemen hepsi bir yol.

    yavaş yavaş ölüyor, uzaklaşıyor, hiç yokmuş gibi geliyor; lakin acı olan öncesinde de olmadığı, varmış gibi davranmamdır. bir akıl hocası gerekliydi bana.
    ... zinani