1. 1.
    AŞKIN ŞEHRENGiZi

    ne canlar yakmış iç Kale
    sararmış resimlerce
    mahzun Viran Tepe
    bereli havuşlarda tükendi nesli dinçliğin
    bir küf tutmuş muskalar
    bir keder karası bazaltlar bilir
    nerden nereye solmuş
    yetim Diyarbekir’im
    nerde kimi ölmüş Yedi Kardeş burcu sesin
    birden düşersin akla
    başım gözüm ısınır
    Eski Cezaevinde yel ıslıkları küsülü
    Aslanlı Çeşme şimdi kıraçlıkla kınalı
    kenti çoktan terk etti
    Hamravat Selsebili
    bir kuyu kendine düşer canımın tenhasında
    eyvanlar serden geçip durur ciğer saatinde
    bir sensizliktir gider
    bin sessizliktir gelir
    açılır çakı gibi Fetih Kapısı
    yeni baştan çevik Fatihine
    tel örgüler kuş olup uçuşanda
    belki değeriz yine
    On Gözlü köprüsünde bakır düşlerin
    yangınlar gömülü
    Süleyman mertliğinde
    bir zaman abdestsiz çarıklarla
    doluşmaya utanılan Sur
    şimdi hangi hakirliğin mahzeni
    abdal damlarımızdan mağrur çatılara
    taşların boşluğunda zemheri
    cehennem lokması kursağında
    avlularda tükenmiş
    dut çiğdeleri bağrın
    boynu bükük nergizlerin saksılarda
    vurulmuş haremlik
    dökülmüş selamlık
    kalmış Deliller Hanı
    cinnete bir soluk
    kırılmış mezarlarda buruk kuş lokları
    hanayda kumruların
    su kadehi burulmuş
    kararmış bahtı fildişi kalkerin
    namusun narin beli bükülmüş
    durgundur Mesudiye
    argındır Ulu Cami
    yorgundur Dicle Kapı
    fıtratına dönme günü Kırklar dağımın
    bir şehir ki töresidir
    nice kıtaların hey
    selsellerin uğultusu serdaplarda
    tulumbalar hasretinle taşmaktadır
    Şeyhandede şelalesi
    hazan olup yağanda
    ahşab nar çiçekleri
    sülüs hatları mevsim
    nakşetsin sevdamızı Gelincik dağı
    yüreğin beynine hadisler mıhlı Nebi cami
    Asur kalesinde kral mezarı bağrın
    gözlerin gözlerimde dilsiz Malabadi
    ve paygamber kabrinde
    öksüz yara salardık
    gırtlaktan revakların karanfil sokağında
    umudun umudusun
    çeyizlen Diyarbekir

    AMEDYA

    ranzalarda Anzele serinliği
    Arbedaş Kapısı
    yüreğin dolar
    Nasuh Camisinde Ömeroğlu
    Nasıriye Kalenin Halidoğlu
    bize Amedyalı
    derler hey cano
    mazluma safdil
    namerde sarraf

    şimdi ne Küpeli
    ne Dıngılava
    Diyarbekir bir ceset aramızda
    akar akar Hamravat
    çehremizin kederinde
    taşar yüzlerin
    emekçi coğrafyasından
    masum, maralsı
    Kürdistan gülleri

    ürkek avlu mırnavları
    ceylansı hafız kızlar
    kadim Zinciriye
    kokar çocukluğum
    Benusen burcunda sesin
    girer düşlerimin rüyasına

    hatıralar deşer
    hatır yarasını
    Hançepek türküsü yakar
    babasının ciğeri filintalar
    öksüz içerin
    Zembilfroş dumanı

    sürgüler çekilir
    durur hücremde
    tütsüler doğurur
    yetim Bircuşah
    kaynatsın ahımızı
    dadaş Haburman
    sağsın zor hüznümüzü
    aygın Malabadi

    kurşunlanmış can Kurşunlu
    Dört Ayaklı minarem
    dört ayağından vurulmuş
    öyle bir zelzele
    ki çetin gidişin
    Mesudiye sütunları oy
    gayrı yerinde durmaz

    Parlı Safa Minaresi gibi dimdik
    ömür kavgasını
    verir hep kalanlar
    dam loğu, et taşı
    bulgur değirmeni
    bir destandır burada yaşamak saati

    Fiskaya Şelalesi
    hazan olup yananda
    gör nasıl
    yeniden yağarım
    dişimle tırnağımla loy loy
    bir daha bulunmaz böylesi
    gazel ölen
    bizi, bizim gibisi

    ROZERYA

    yüreğin Hilar
    mağarası gibi serin
    yüreğin dağlarcası
    gariban, ıssız
    söyle sen hangi
    boranın meltemisin
    yanar dudağında karanfil tütün
    yanar da verir
    sırtını Kırklar suruna

    ellerin kelepçe
    ellerin zozan
    gözlerin zor kafesler
    gözlerin zilan
    içerin Kralkızı içerin mahzun
    alıngan, kuğumsu
    hançerem hançerli
    suskum sahipkıran
    bir masum pusuda tahtırevan

    söyle ben nereye gideyim Rozerya
    gel de gör içim dışım Amedya

    yaşmaklara yaşamaklar doladın
    Rabbinden razı
    sesin papatya devrimi
    sesin ardınsıra zılgıtlar
    körpe nazenin

    daha kaç mendil
    sarsın yangın kederini daha kaç
    ahraza bürünecek
    cıvıltısı sabilerin

    gel de izle Rozerya
    aşklar şimdi bir mumya omuzlarda
    tepişirken fevkinde
    şımarık firavunlar
    aziz bir şehir yıkılıyor altında

    hal böyleyken
    hasmına kılınç
    olsan da duramazsın içinde dimdik
    çökersin soylu
    sevdiklerin aşkına
    biz şimdi sensiz
    boyuna çöküş
    biz şimdi gözlerinsiz
    antik tohumduk

    bak da yeşert Rozerya
    Diyarbekir hayat ister bağında
    yeniden nefes almak
    biz ki yorgunluklar halkı
    gürleşirdi alnımızın teriyle
    ceddimizi saklayan
    aziz toprak.
    çocuklar eker
    filintalar yeşertirdik yılmadan
    usturalar kayarken ensemizden
    bükülmezdik usulca

    ata yadigarıydı mesleğimiz
    yüreğimiz haykırır gözlerimizde
    canımız o parola
    yakıl ama yıkılma
    söyle susma söyle Rozerya
    diyesin
    yitik insanlık
    hangi eğreti dağın ardında

    RÜMEYSAH

    sen, çocukluğumdun, masumiyetim
    sen bereket, han duvarları mazim
    toz çuvallar üstünde dinginliğim
    rüyam, göğüm, çölüm, denizimdin

    dans eder, göllerin ıssız akışı
    her nakışı, hüsrana yar bakışı
    özlem tüten demden gönül kayışı
    hem canım hem cananım, cevherimdin

    ayrılık da aşka dahil, Rümeysa
    bir hayatlık canı var ölümlerin
    bülbüle uzaklar yakın Rümeysa
    bir nefeste yayılır gül dediğin

    Rümeysa, zarftan kuşlar fezamda
    gurbetimin teli kopmuş sazımda
    deli taylar uçar durur bağrımda
    seven ruhta fren tutmaz Rümeysa

    konmaz öyle her dala sev devrimi
    sütü zift, balı zehir semahında
    uzar, uzar, uzar, şeyhin gözleri
    can kınına sığamıyor Rümeysa

    mürşid gamzelerin Fındık burcudur
    aşığı, mürid kılar tek bakışta
    dergahında cerenler kuruludur
    aşka dizgin vurulmuyor Rümeysa

    GÜVERCiNLER ÇARŞISI

    şükran toylarımızın
    sesi gelir aşiret çadırlarından
    obamız hayran
    otağımız kurban
    kıl çadırda yer sofrası kalbin
    serilmiş razı
    serilmiş padişahına kadar
    Nur burcunda ciğerim ağarır
    külahına dek kufi, ebebulguru
    saçlarında nesih yazıtlar
    döşlerin kesme bazalt döşeli
    mukarnas bezemeli
    yazmalarca beklenen yankılarda
    kurşunlu kubbelerin

    Halilviran köprüsünde hey canım
    düşlerin hıçkırır
    sazlar kavrulur
    yanar sazlıklar
    Nevruz neşesi saran köşelerinden
    bir firak hüznü
    tüttürür dağlar
    kavun rayihasına karışır
    karpuz burcuları
    çörtenlerden bin rahmet damlar
    demirciler çarşısı orkestra
    sadrı tonozla örtülü
    ceylanlar salınır
    filintalar ormanında

    Kazancılar Hanı mürd
    suskun kaya mezarlar
    Sultan Şuca çeşmesinde bağrın
    bağlanıp budaklansın
    yeter ki kapılma
    çeper çağın ağına
    can akar yolunu bulur
    yeter ki solmaya
    yaşamak sevincin
    iki gözümün goncesi

    HIZIR KÖŞESi

    göğün göğüyüz biz, yerin yeri
    niceye Süreyya, niceye bağır
    testin kadarsan, günahımız ne
    ya kıl taat, ya cezbemizden delir
    ki yokluk, varlığımıza delil
    ki yokluk, yokluğunuza tülbent
    içimiz var, içimizden içeri
    ve dışımız, dışımızdan dışarı
    vur testini, ne dış kalsın, ne içi
    lamekânda bulunur bu define
    aşk, öyle bir uçurur ki kimini
    aşk dahi bilmez uçanın yerini

    VEDA TEPESi

    Kudüs'ün ürkek gözyaşları
    Diyarbekir'in gözlerinden akar
    Tunus'un yanaklarından sızan
    Kahire'nin koyu kanıdır
    Şam'ın sonbahar saçları
    Dökülür derisinden Yemen'in
    Medine tüter Mekke'nin burnunda
    Düğümlenir boğazı istanbul'un
    Vedâ tepesinden uyanış doğar

    DORU

    poyraz yanar, kandiller üşür
    Nupelda
    suna boynun yaslar dağ eteğine
    yıldızların kaydırağı var bu gece
    dokunsan, ağlayacak ceylanlar
    tavşan, yavrular aşkına cesur
    arslan, yavrular aşkına ürkek
    ve bakışlar, çığlık çığlığa kuşlar
    yokluğun, boğazda kement
    bakışın, nasıl da çatal
    değdiği kalbin etini delen
    acemi, rafine, boyunca usul

    bağırda dalgalar kayalığa vuranda
    diyar gözlü, bekir yürekli
    filinta baharlar birikir Yeldama
    gurbetin, hançeremde kelepçe
    ranzamda, kahırdan darmaduman
    ağarmış anlıklar, gurbetin
    maral titrekliğinde, soluk soluğa
    bir cezbeden yadigar
    bahadır, külhani yakalardan
    ve mahzun, namus burcu
    niyetli, meçhul denen ferdalara
    umutma Evîn
    gevherin kışlatma
    avlularda serpilen gonceler hatrına
    kenar mahlesinde dar bulvarların
    gül hevesler kurutmuş
    başı hep ustura tıraşlı
    oğullar etmez hayınlık
    yokluğun ebubekir dostluğuna

    çünkü yaşamak bu küllüklerde
    dakik bir vaiz kuzulara
    ve sıtmalar, ardın sıra kan ter
    ardın sıra tutuklu, kısık
    iner gibi sürgüler hücre odaya
    görüş günleri ıssız
    volta demleri öksüz, dımdızlak
    cehennem kesiği gerdanlar namına
    hiç değilse düşlerim, boran
    savur çeltik yaylana, pamuk ovana
    savur da kıyılsın inceldiği kuşeden
    aşiret bozkırları çocukluğum
    divane dağın doruğundan tütsün
    vakarlı umular, yarınlarımız

    ÜLKÜMÜZ DEVRiM

    genzimde bir sergüzeşt
    koynumun merkezine kadar kıvrılan
    kanırtan hınzır hevesleri
    sisleri tırmalayan haylaz açelyalar
    sensizliğin biz kokan kıyametiyle
    aşka hadım edilmiştir

    içimde açılmayan mühürlenmiş mektuplar
    yağar tırmalarcası sandukamın kürküne
    gençtim kısrakların
    toprağa hazla saplanan toynakları kadar
    gençlikten burağanlar biriktirdim
    yatağanlarladoğrarcası
    kara kutusuna kadar ciğerlerimin
    vurulmak neymiş bildim

    mahralarda sahralar uzanıyor
    dünya kıyameti sonuna kadar hak ediyor
    çırılçıplak armakçılar
    kirletirken oğuzluğun hisse senetlerini
    dosyalar artık yırtılmak içindir
    yargılarından habersiz yargıçlar
    şimdi haksızlığın ayetleri

    akıyor budunlar sokaklarında evrenin
    kurganlar artık çöküşlere mahkumdur
    kutaylar kervanlarda
    yeni bir cihanın rüyasını çığırmakta
    bilge taşralardan
    çaylak şehirlere ihtar

    orada bengi yaşamaklar
    burada tadımlık yalnızca
    çocuk sevinçlerinin koşturduğu evlerde
    ölümlerin o yetişkin ağır
    kulak zarlarını sağır eden
    şimdi suskun çığlıkları dolaşıyor

    öyleyse acısını dindirmeli vahşetin
    bir yağız hünkar korkusuzca
    herkes beklenenlerin
    peşinde aynalara bakamadan
    imgeler alışıktır kırılmaya farlarda
    pusumda aşiret bozkırları
    güneşin yerini tutar

    kozmosunda fantasmalar
    bir gökçe hicret kadar mevzi tutar
    sarıklara havlıyor kanişler
    yağlı köy sabunu kokmuyor yaşayan leşler
    kentlerde ceset nehirleri
    yıkılan köprülerden
    örülen duvarlara üzülme sakın
    körpe labirent olur
    buldurur birbirimizi

    kavganın gümrah memelerinden
    yaralar emzirdik hep yoldaşlarla
    kaslarımızı gırtlağına değin sıkıyor
    kol muskası pazıbentler
    can evlerinde tamudan yuvalar kuran aşk
    palazlanıyor çıngarın
    kanla sulanmış tarlalarında

    ülkümüz devrim
    insanlığı hunharlığa neşter kılan
    huylanan döl döşekleri
    doğumun görklü kuzey ışıkları altında
    yepyeni bir doğruluşa gebeydi
    çapa yapan kadınlarıngölgesinde
    ter bezinde kundaklar benim yerim
    ülkümde devrim
    yıldızlı geceye dönüşür sevgilim

    ipiltiler esintilerin
    kanına karışıyor ıpıslak ıslıklarda
    tezgahlarda işveli ciddiyetler
    ne denli serpilebilirse som kapanlarda
    o raddeye kadar kuşmar
    dağılan nazenin saçların
    tellerinde yürüyen cambazlar cudam
    betondan putlara tapan
    çinko patronlarla haşrolan

    pazen entariler yağar militan ruhlara
    dindirmek için hoyrat hırslarını cevherin
    işte küstah yürekler
    mutantan recimlerini kör emperyalizmin
    boğazlamaklar için birikiyor
    ülkümüz devrime kıvrılıyor
    devrimlerimiz ülkülere
    türkülere birleşen düşlerimiz
    lügatlerde sevmekler
    yeniden tanımlanıyor

    durun ve hayatla yüzleştirin çehrenizi
    oysa haylamaz dibine açan hiçbir domur
    huysuz langustlar
    pavkırışlara boğuyor yeröteyi
    tıpırtılar tıkırtılarla sevişiyor
    tenha kaldırımların damsız yalpılarında
    fısıltılar boranlarla
    cam kırıklarıkarıştırıyor damarlara
    kalın bıçaklar kesemiyor ince tülleri
    karıncalanıyor ergen yerlerin
    yaşlanmayan gözlere küflenmek yasak
    işte hipnoz edilmiş metropol köleleri
    tiryaki egzoz dumanlarına
    özenti vitrinlerde hep janti sömürgeler

    bir fiyasko gibi geçenlerdir
    sokaklardan caddelerden bulvarlardan
    onlar asıl kazananlardı
    panjurların satır arasında oksitten
    mısraları sökebilen şairler
    besteleyecek tutunamayan galipleri

    kapitalist yaşayıp komünist küfredenler
    rezaletsel rüsvaylığa mahkumsu
    sustum susulacak ne kadar kağnı varsa
    mecnunlar yüreğini tükürüyor sahraya
    düşlüyorsun eriyene dek beynin
    kaynayan bir kazana dönüyor kelle tası
    ışığa yumruklar attıran sendin

    zarfında günbatımı fırtınası
    taraçadan süzülen matruş papatya dansı
    kardan çocuğa döner cıvıldayan nefesin
    aynaları sırlayan cıva gözlerin kokar
    çakılır vidalarderisine şehvetin

    gün gelir ülkün de devrilir
    türkü çığırmaya başlar devrimin
    değişmez sandıklarından doğar ilk değişim
    alaturkalar alafrangalaştıkça
    dumura uğrayacaktır çağdaşça
    şen olası raconlar gereğidir

    kan damlaları birikiyor kum saatinde
    tütüyor fişek tarzı miğferler
    dünya kıyameti sonuna dek hak ediyor
    bileniyor delişmen pençeler

    BEHRAMPAŞA

    muhteşem Selimiye benzeri mimari
    Mimar Sinan üstadın ustalık eseri

    sekiz sütun gövdesine taşlardan
    birer kördüğüm atılmıştır sanki

    kimsesiz Suriçi’nin dilsiz sokaklarını
    bir şölen yerine dönüştüren incelik

    eksik olmaz rahmetli avlusundan
    çocuklar, kediler, kuşlar, böcekler

    gelin bir de buradan izleyin gelin
    haşmetli islam medeniyetimizi
    karnaslarda Süleymaniye ihtişamı
    kitabelerinden belli Sahabe şehri

    minberinin külahı çiniyle kaplı
    kapısında bir şaheser su mermeri

    satranç kufiyle yazılmışdört koldan
    semah eden Habib-i Kibriya isimleri

    kuvarsı cezbede kendinden geçmiş
    iznik çinileriyle kaplı kadim duvarlar

    mihraplarında saflığın ülküleri
    kara bazalt taşlarından bir şiir sanki

    saçı örgülü yıldızlar iç mukarnaslarda
    döşü geniş kubbesiyle muntazam estetik

    metafizik gerilimler tozan ışıklarında
    vakardan metaforlar dimdik sütunlarında

    sekizgen yapısıyla; hazin yalnızlığıyla
    âlî devletimizin bir türbesi gibi şimdi

    diktörtgen boşluklara dolan yaşamak azmi
    ecdadın ervahını hissettiren külliye

    geçmişle geleceği buluşturan bir meclis
    Mimar Sinan’ı Şeyh Galib kılan taş üstünde

    kalbi Dicle diye çarpan bahtın rüzgarında
    bir çizgiydi bulutlardan Behrampaşa Cami

    RÜZGARIN KALBi

    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ
    kasımpatılardan doğma entarinle
    çalı kuşları konardı dallarına
    anadolu buğdayı kokardın sevdayla
    bağlamalar dar gelir gönül teline
    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ
    kuzgunlar dönüşür üveyiklere

    yağmurun çocuğu Pokut yaylasında
    bulutlardan bir deniz önündeyiz
    uçurumda uçurtma rüzgar yüreklim
    ruhunu sal eyleyip uçacak sanki
    avcısını bekleyen hazine gibi
    ezilir bakışıyla kursak çimleri
    yeşerir kuru kütüklerde filizler

    evrendin özündeki canlılara
    kuşatır damarların dünyaları
    günde yüzbinlerce kez atan kalbin
    nasırlı ellerinden belli azmin
    gönül ışımakta gönlünü Dilbâ
    harab kentte bağrı dökük bina âşık
    cerrahlarda bulunmaz reçetesi

    kurnalar, kandiller, dağ yılanları
    fırtına nehrinde kağıt gemiler
    derin ormanlarda ay kuyuları
    adamın gönlünü göğsünden söker
    kurnalar, kandiller, gece suları
    bu dermana bir dert yok mu Dilbâ
    bakışların deliyor değdiği yeri

    kuzgunlar dönüşür üveyiklere
    saldın mı saçlarını poyraza Dilbâ
    bağlamalar dar gelir gönül teline
    anadolu buğdayı kokardın sevdayla
    çalı kuşları konardı dallarına
    kasımpatılardan doğma entarinle
    kışta açan çiçekler gibiydin Dilbâ

    Diyarbakır Şairi Bilal Yavuz Şiirleri
    ... kadimcan
  2. 2.
    CENNETiN CEHENNEMi

    yorgunlukta beyaz kurdelalı kalbin
    ensarla muhacirin yoklukta paylaştığı
    eski medine evleri kokuyor şimdi
    kusacak kadar fazla bolluğun ortasında
    hayatın damarlarında tıkanırcasına
    üstü kocaman bir kışla kaplı dağlar gibi
    akıyorsun tünelden bükülmüş sırtınla
    bebeklerin henüz açılmamış gözlerinden
    sebepsiz gülüşlerinden öpüyorsun
    hoyrat yontların yelesine bir öpüş sanki
    çul kilimlerde yer sofraları kalbin
    göğertide gökekinler, harman nefesi
    helal lokmalar gibi kursağa dizilmeyen
    üryan yavruların nasırlı avuçlarında orak
    ütüsüz yüzlerinde pürüzsüz memleket
    pak soluklarında düğürcük çorbaları
    köy gibi nezihtik hep güzeli düşlerken
    güğümleri binbir çilesiyle kaynatan
    hevesi tandır egişe takılı nenelerce
    tütünü kucaklarcasına saran atalar
    kalaysız tasta bayat somunlar kalbin
    tığları tesbih çekercesine nakışlatan
    teyzelerin dillerinde dilsiz nağmeler
    hep saflığı çağırır kıdemli ısrarla
    yağmurunu bekleyen toprak misali
    çünkü anadolum tutunamaz içtensiz
    ve bakma pehlivan durduğuna
    naylonlar küresinde duramaz ruhsuz
    salıncak gözlerinde acılar sallanır
    çocuklara bakarken iki misket sanki
    usanmadan yüreğine yuvarlanan
    hafızan kaybetmek istiyor kendini
    sen hep o tel örgülerle çevrili
    çocuklukların düşlerini yıldızlayan
    dışardan cennet, içerden cehennem
    pek nazlı pek havalı çokça yangın
    ulaşılmaz lojman parkıydın.
    ... kadimcan
  3. 3.
    GÖLYAZI

    zeytin ormanları, gam leylekleri
    sazlıkta salınan nazlı sandallar
    Apolyont gölünde mahzun gökada
    Ağlayan Çınarını ağlaşmakta
    sevdaya pervane yel değirmeni
    Eleni’yle Mehmed’i anlatmakta
    yerinden yurdundan eden acılar
    bazı mevsimler çınarın göğsünden
    birkaç damla kan olur göğe damlar
    uğultular duyulur Rum evinden
    derler ki; aşkları ah olup tozar
    çığlıklar yükselir harabelerden

    ey devrik ulu çınar; bir bilseler
    ne sırlara şahid ihtiyar gövden
    koynunda can veren nice hasretler
    hesap günü için bir mahşer bekler
    miras hatıralar, Mübadele’den
    yüreklerce çarpar zerrelerinde
    çığırsın mayanı Zambak Tepesi
    dallarında; Taş Mektep öksüzleri
    Kazım Paşayı hayırla yad etsin
    dağlan hey Gölyazı, ağla ve çağla
    saplı durdukça tarihin bağrına
    sönmez hakkın hilali karalarda.
    ... kadimcan
  4. 4.
    MAVERA TAKViMiNDE BiR YAPRAK

    kırımlarda, beraber katledilirken
    evladına kefen olmuş valide cesetleri
    çünkü anneler, şu zamanda bile
    çabalar, vefatı nazik göstermeye
    kınalı kekliğine, kırkı çıkmamışken
    bambaşka yörelerde, apaynı sahne
    hiçbir şey olmamış gibi devam etmek hayatına
    günde milyarlar kere, çok kahkaha, az insanlık
    nafile değil, hoyrat sokak köpeklerinin
    gittikçe daha fazla imtinası, gelip geçenden

    oysa gümlememiş ketum füzelerden
    saksılar, oyuncaklar çıkaran mustazaflar
    etti mi hicret, kuşunu, kedisini unutmayan
    işte bu sessizlere, cevrederken tiranlar
    masumu terörist, teröristi kahraman
    vatanseveri hain, haini yurtsever kılan
    anırırken ıslah diye bozgun üzre bozgun çıkaran
    bir çeperi, bakışlara çekmek istiyordu

    oysa tam bu zamanlarda tam bu noktada
    hayır, değil -az sonra, yok -şimdi reklamlar
    tuzakların üstünde bir tuzak vardır gerçeği
    usanmadan asırlardır, devreye giriyordu
    cerenlerin sıcacık gülüşünü
    bölüşürken erenler, şurada
    helak olmuş bir kavim gibi gözler yeşeriyordu
    ertesi nesillere, ibret mirası, kalan talan

    ağarırken ağır, erkler, bükümler, hendeseler
    cümbüşler, tin saatleri sanrı köşklerinde
    esrardan savruk, cismiyle bir tan vakti garb
    şarka dönüşecektir, yeter ki çemren
    çünkü asla dönmeyecek faytonlar balkabağına
    sabretmek, yarısıdır dikey zaferin...
    ... kadimcan
  5. 5.
    BEYAZ KARANLIK

    Gövdeyle kuşatılmış dinmeyen ruhlarımız!
    Ağlar, yırtar kendini sonsuzluk diye diye…
    Sanki evvelden tanışmış gibi canlarımız;
    Yosun gözler boğuk kellede ürkmüşçesine.
    Dalardın; sen değil, uzaklar koşardı sana.
    Bakışların, sumruların sarsılmaz töresi…
    Uyurdun; uyanışa dönerdi uyku, hırsla!
    Nakışların, varlığa gebe bir yokluk sanki…
    Çiçeğin yüreğinde çiçek açan polenler;
    Anlatsın öykümüzü ceylansı yavrulara…
    Yatağanlarla doğranmış batağandı keder;
    Mahzunlar mahzeninde kurulmuş kursaklara.
    Dikiş tutmaz ülküler çaçaron göğüslerde.
    Mevte battıkça çıkardık doğumun yüzüne!
    Tabutlar bağırıyor toprağın yüreğinde…
    Kefenler, kuduruyor okyanuslar dibinde.
    Duyamaz; yangın kuleleri bu cehennemi.
    Bulamaz deniz fenerleri şu pus gemiyi…
    Bir sıyrık ki, âlemler saklambaç pıhtısında!
    Aklın dil, vicdânın göz kesildiği boyutta...
    Sisten, çığlıktan bir kaledir beyaz karanlık!
    Çektikçe çeker göğünü göğüne, haylazca.
    Ah ne afet katliam; rahim nurda kayıplık!
    Nadide eriyiştir; katışmak, karışmaza…
    ... kadimcan
  6. 6.
    GEVHER

    hakikat şarabıyla kendinden geçmek
    kendine gelmek, özüne dönmektir bize
    Hakk dostlarından cesur yiğit mi var alemde
    sırra kadem basışları izdir, ufkumuza
    mülk, şöhret, evlat, içtikçe susatan derya
    gerekmez, aşkın nehrinde arınan toklara
    ancak harabeler bilir asıl hazineyi
    yalnız zeki canlar anlar sonsuz saltanattan
    bilinmezler diyarında bilen öz bilgiye
    zirve göklerde değil köklerde, derindedir
    ey cevher, daha kaç can verecek nefsin
    ne zaman cesaret edeceksin soyunmaya
    hikmet kaftanı üryan olmadan giyilmez
    bu hiçlik ateşinde üşümeden pişilmez
    kök sağlamsa derinde, boy atarsın zirveye
    şu mânâ göğünde çınar olmadan uçulmaz
    islam ruhuyla canlanan şah soylular ki
    mesihtir birbirine, yürümeden bilinmez.
    ... kadimcan
  7. 7.
    https://bilalyavuz.blogspot.com/

    Güneşten Hilalin Gölgesinde
    Kitabı okumak için linke tıklayabilirsiniz...

    https://drive.google.com/...PVe8QTYTS6lyG79nan2Lxzku8

    Fecr Mevsimi Kitabı da 2016 yılında Yedi iklim yayınlarından çıktı.

    Hira Edebiyat Dergisi imtiyaz Sahibidir.
    ... kadimcan
  8. 8.
    YENiLGiYE MERSiYEDiR YENGiMiZ

    şimdi kimsesizliğin anıtı Gököz irkintileri
    Şehzâde Mustafa türbesinde asırlar deviren yas
    yüzyıllardır ağlaşan Ulu Cami şadırvanında
    hüznün gözyaşlarıyla alınan mahzun abdestler
    külahtan kevsere inen cayır cayır katreler
    her taşlığı başka bir matem şölenine dönüştüren
    şimdi ne desen gecikmiş bir Murâdiye saati
    fildişi kaftanları aşkına hassasiyet müzelerinin
    sıyrıklar hatrına; börklerden kubbelerin iliklediği
    ve toylarda oylanan güneş yüzlü hükümler
    tuğrul ruhlu, akın yürekli hünkarlar hayratına
    öyle bir hû çek ki bağırdan; dem-i devranı deprem vura
    zülfikâr imanlı yeniçeri gülleri yeniden soylana boylana
    “baş üryan, sîne püryan”
    gayrı kılınç kınına ziyan!
    oysa tam burada; çınarlara, çimçeklere karışmış çiniler
    buçuk kalmış rüyanın uykusuzlarını çağırmakta ısrarla
    mükellefiyetler, muvaffakiyetler, mazhariyetler
    berhudarlar, alemdarlar, mihmandarlar mahareti

    aleyhtar çoğunluğa yeter güzelliğin azınlığı mümtazlar
    akıncı canlar bilge hakanlarını bekler fetih meydanında
    o vakit gün sizin gündüzünüzdür ey Müstahzar
    gayrı geç ey Muhafız
    bahadır ruhlar ordusunun başına
    serden geçer gibi geç kaçınılmaz kader eyerine
    yan bakmayasın; ne sağa ne sola
    işte düşman Gargat ehli karşında
    vur pençeni Kahhâr aşkına şenlensin çelik bilekler
    vur mazlumlar hatrına vur dile gelsin dilsiz gökler
    yamalı sandukalar, ihtiyar revaklar hep seni
    hevesi kursağında döşlerin burnunda tüter nezih kalbin
    dallarında kandillerle duada Emir Sultan hazîresi
    ve Geylânî hazretlerinin sevdası muska bağrında
    bir mezarı bile olmayan medreselerin buruk hayaleti
    karabasan celladı olup çökerken sılamızın boynuna
    gürbüz gürzler, mahşerî marşlar devri gelmiştir
    şahid iznik surları, şahid Bursa kalesi
    ikbalin aynasıdır Osmangazi nahiyesi
    derviş nehirleri ummanlara delta kılan esrarı vefanın
    coşsun da taşsın Oylat şelalesi gibi hararetler üstüne
    fetretin bitiş mührü Yeşil Külliye
    muştulasın müstakbel meşalemizi
    ... kadimcan
  9. 9.
    iNCELiKLERiN EFENDiSi
    1
    kuşu vefat eden çocuğa taziyeye giderdiniz
    rengarenk ebabiller yağardı gül şerbeti kıvamında
    hıçkırınca yavrular; namazlar, dualar kısaltırdınız
    mukaddes Tur-i Sina gibi mübarek sırtınızdan
    pak torunların inmek istemeyişi gönlüm, umarsız

    gözyaşlarının tadını iyi bilen mecalsiz diller hatrına
    geceler, gökadalarca çullanırken yüreğimin boynuna
    ruhumun çocukluğu ahlarken gövdemin nağrasında
    siz ki hizmetçilerinize dahi öf bile demeyendiniz
    söküğünüzü diker, karnınızda taşlarla gezerdiniz

    ayinlerinin kibriyle -piştim- der iken nice kavuklu
    günde en az yeştmiş defa; aşkla istiğfar ederdiniz
    cümle canlılardan; ezilen emekçilerin safındaydınız
    ortaya doğru yeşertip öğütleri kimseleri kırmazdınız
    kölelerin ki, azadı için hiçbir fırsatı kaçırmazdınız
    2
    anlatmaktan anlattığını yaşamayı kaçırmalar değildi
    yaşamaktan anlatmaya vaktinin kalmayışı sahih sevi
    ürkek tavşanların mahzun ceylanlarla buluştuğu
    altından saflıklar akan ırmaklar gibi bir geceydi
    zarif nehirlerin başını taştan taşa vura vura çağlayıp
    uçurumlardan şelale olarak atlarken ki nezaketi
    gibi bir havaydı hilalin şavkı vururken alın yazgımıza
    meltemlerin korosu, resmi törendi kulak zarlarında
    ve hasretin şu dağdan yumruğu gırtlağın yatağında
    ve zulüm… suskudan tükenen dilceler kördüğüm
    3
    vurulan masumların babasından kurşun parası isteyen
    otokratları şimdi hangi tarih kabul etsin hafızasına
    ey kalbimizin diktatörü siz diktayı bile güzelleştirirsiniz
    yeter ki bir işe başlayın, kılınçlar çiçek açar buzulda
    gitmeseydiniz, bitmeseydik, tutuşsaydık yağsaydık
    Mâşûk’u için kavrulan cehennem gibi küfür tepesine

    sessizliğiniz, aniden bastıran mutlak bebek gülüşleri
    durgunluğunuz, boraları çekip dindiren kadim kasırga
    dolaşırdınız, kuşlar uçardı sanki okyanusların dibinde
    canlar sizsiz, şimdi vadilerde şaşkın gezen dilsiz şuara...
    ... kadimcan
  10. 10.
    iSTiKBÂL GAZELi

    doğrul, çığ gibi çökse de cümle gökler tepene
    cehennem olup kudursa zemîn, zinhâr düşürme
    mübârek sancağı çek, Allah için çek, göndere
    kulak ver, şühedâ kefeni dipdiri toprağı dinle
    irkil, köklerine dön, dallarını sal ğarîblere
    sal, huzûrla yatsın ecdâd, sal, en tekin sipere
    habîb için sal, vatan, bilsin ki emîn ellerde
    durma, nerde bir yara görsen merhem ol fevkine
    dikil, senden de olsa dikil, zulmün üstüne üstüne
    yurduna sâhib çıkmayana sâhib çıkacak yoktur
    işte islâm kıtası, kahrına taşlar, ne çoktur

    yürü, yol yürüyenin, kuşan, pusat giyenindir
    kısrak binenin, söz diyenin, erlik erenindir
    sen çakıldıkça makber mâzine dar gelecektir
    diril, Allah için diril, mazlûmlar mahşerindir
    toplayacak cüzleri, hilâlden bir sûra, üfle
    dönsün özüne vücûd, uzuvlar, gelsin dile
    yapının tuğlaları kaynaşsın tâ temelinden
    vaktidir, yetîm ümmet, taşmalı beytinden
    yüreklere, mâbedler îmar et ki, yürekten
    azmini hiçbir pusu çevirmesin emelinden
    ey şehîdoğlu şehîdlere hergün şâhid kesilen
    yetmez şehîdoğlu künyen, savul zincirlerinden
    sen ki, üç deryâ üzre bir seccâde, anadolum
    çınlasın zerrâtında -sâde Rahmân’a kulum-

    durumdan değil, safından sorulacaksın, etme
    boğazla güdümleri, müslimsen haykır merdâne
    nisyandır, tercih zulmeti şerîat kamerine
    eğil, ancak rükûda, cân ver, cânânı verme
    kıyâmete dek yurdun çiğnensen de çiğnetme
    ey Millet-i Muhammed, dön Hakk’ın devletine
    dön, Allah için dön, çehreni dînin hükûmetine
    silkin, silkinmeyenler seyre pek müstehaktır
    davran, değil mâtemler sana rövanşlar yaraşır.
    ... kadimcan