entry'ler (5254)

ankara

Uzun zaman sonra Kızılay’dayım. Havada öyle bir soğuk var ki, paltosunun yakasını kaldırmış bir sovyet subayı az önce meydandan geçmiş, atının soluk alışları buhar olup ardı sıra gidiyor gibi.

ajet

Gecenin bir yarısı “uçuşunuz olumsuz hava durumu sebebiyle iptal edilmiştir.” Mesajı ile tansiyonumu fırlatan hava yolu şirketi.
Çıldırmamak elde değil.

john travolta

Saturday Night Fever filmindeki giyim tarzı ve dans figürleri bir neslin “hafta içi kimseyim, hafta sonu biriyim” duygusunun kolektif sembolü gibi oldu. Stayin alive şarkısıda cabası tabii.

nihavend

Batı müziğindeki minör diziye çok benzediğinden kulağa hemen tanıdık geliyor. Nihavend makamı biraz kalbin akşamüstü hali gibi. Ne tam neşeli ne de bütünüyle hüzünlü.

(bkz: sen de bizdensin)
(bkz: ah istanbul)
(bkz: sen kimseyi sevemezsin)
(bkz: kimseye etmem şikayet)
(bkz: bir ihtimal daha var)
(bkz: bir ilkbahar sabahı)
(bkz: tanrı istemezse)
(bkz: gökyüzünde yalnız gezen yıldızlar)

seni ben ellerin olsun diye mi sevdim

Bu eserin bestesini güçlü yapan şey süs değil. Gösterişli geçişler yok, virtüözlük yok. Sadeliğiyle vuruyor. O yüzden dinlerken insanın aklına değil, direkt kalbine çarpıyor. Ne şarkı ama.

90 lar türkçe pop

Ümit Sayın’ın “Ben Tabii Ki”si çalınca her şey bir anda daha temiz, daha masum geliyor bana… O dönem şarkılar sadece kulağa değil, insana iyi geliyordu. Kalbin tam orta yerine değip günün tüm ağırlığını alıp götürüyordu.

Kısacık ama tam o tadı veren bir esinti işte. 90’lar gibi: sıcak, samimi, biraz hüzünlü ama hep umutlu.

almanya da birkaç ay çalışınca ev alınıyor yalanı

Almanya’da evlerin büyük bir bölümü 2. Dünya savaşından sonra inşa edilen evlerden oluşuyor. Bu evleri yıkmak ve yenisini yapmak yerine sürekli tadilat ediliyor. Oradaki tarihi koruma kültürüde çok güçlü tabii. Bununla beraber 40-50 senelik evlerin en bakımsız olanı bile 100 bin avrodan başlıyor. Mortgage sisteminden almak isteseniz ki bununda 15-20 bin avrosunu peşinat olarak yatırmanız lazım, bunuda senelerce ödedikten sonra tıpkı toki sistemi gibi ev sahibi olabilirsiniz. Bir kaç ay çalışıp ev almak demeyelimde ev borcuna girmek demek daha sağlıklı olur.

radyo tiyatrosu

Oyuncuların tonlamaları, kapı gıcırtıları, yağmur sesleri, uzaklardan gelen bir tren düdüğü… Hepsi zihnimde birer sahneye dönüşüyor. Gözlerimi kapadığımda kelimeler resim oluyor. sesler mekana, nefesler duyguya bürünüyor. Görüntüsüz bir sanat ama belki de tam da bu yüzden daha büyülü, çünkü her ayrıntıyı kendi hayalimle tamamlıyorum.

birbirine benzeyen şarkılar

(bkz: kalbime koy başını doktor)
(bkz: böyle mi esecekti)
(bkz: ömrümüzün son demi)

hüzzam makamındaki birçok eser, dışarıdan bakıldığında birbirinin kopyası gibi görünebilir. ancak bu makamın içine gerçekten girenler için her biri ayrı bir hikaye anlatır. aynı melodik dokular içinde bambaşka duygular saklıdır. sürekli dinleyenler bilir ki her eserin hüznü de isyanı da kendine özgüdür.

her şeyi yak

Bu şarkının Sibel Can yorumu Sezen Aksu’nun icra ettiği gibi modern değil, daha klasik, arabesk-fantezi çizgide ve içli bir yorum. Arap ezgilerinden beslenen Hicaz makamı havası taşıyor. içli, kıvrak, ama aynı zamanda büyüleyici. Sanki bir çöl rüzgarı, bir sarhoşluk…

Orjinalinde daha düz, ritmik ve modern vokaller kullanılırken, bu yorumda daha süslü, nağmeli ve daha alaturka uzatmalar/vibratolar var. Bütün enstrümanların sesini taşıyıp vokalin önüne geçmemeleride takdire şayan.

Sibel Can’ın “Daha yolun başındayım” şarkısından sonra en beğendiğim icrasıdır.

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

kimi hayatı kariyer basamaklarını tırmanarak yaşar, kimi de merdivene hiç çıkmazsa düşmeyeceğini düşünerek yerde takılır. kimileri “neden hala bir evim, arabam yok?” diye sorgularken, kimileri “minimalist yaşam felsefesi” adı altında hayatını idame ettirmeye devam eder. sonuçta herkes kendine uygun bir düzen kurar, kimisinin düzeni biraz “serbest çalışma modeli” olur, hepsi bu.

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

Sevgili; (bkz: 0 0 7)

sen hayatını bildiğin en iyi şekilde yaşamışsın. şimdi belki de onu daha derinden yaşama vakti. belki durma, belki yavaşlama, belki başka bir şeye dönüşme vakti.

yalnız değilsin. burayı yazan bir sürü insan bu cümlelerinin altına kalbini koydu. hepsi sana iyi dileklerini gönderiyor, ben de dahil.

her şey güzel olacak demiyorum, ama her şeyin içinde güzel olan bir şey hep olacak. o da yaşama sebebimiz işte.

Tez zamanda acil şifalar diliyorum.

haydi abbas vakit tamam

hayatın sonlarına yaklaşan bir adamın eski günlerine selam çakışı gibi. ama bu selamda hüzün değil, tatlı bir kabullenmişlik ve naif bir hayal var. belki de insan bazen gerçekten abbas'ı çağırmalı, bir çilingir sofrası kurmalı ve dertleri, zamanı, mesafeleri unutup sadece yaşamalı.

“haydi abbas, vakit tamam.
akşam diyordun işte oldu akşam.
kur bakalım çilingir soframızı,
dinsin artık bu kalb ağrısı.
şu ağacın gölgesinde olsun,
tam kenarında havuzun.
aya haber sal çıksın bu gece,
görünsün şöyle gönlümce.
katıp tozu dumana var git,
böyle ferman etti cahit,
al getir ilk sevgiliyi beşiktaş'tan,
yaşamak istiyorum gençliğimi yeni baştan.”

(bkz: cahit sıtkı tarancı)

ferdi tayfur

Işıklar içinde uyu, seni hiç ama hiç unutmayacağım.
görsel

masklavi

Kendisi tahminimce gürcü asıllı bir kafkas türk’üdür. Nickaltı entry pek girmesemde, nickname içimde bir sıcaklık oluşturdu. Sevgili yazarı içten bir “gamarcobat” ile selamlıyorum.
(bkz: gürcü yazarlar veritabanı)

enflasyon tercihtir ve bir server transferidir

Haklısınız, bu düzen tam bir başyapıt! Kapitalizmin en büyük sihirbazlık numarası: insanları emeğiyle köle yapıp sonra bunun için şükrettirmek. Hani diyorlar ya, “Bu işler böyle gider.” Tabii ki gider, çünkü o “işler” tam da böyle gitmesi için kuruldu. Emeği sömürüp kârı birkaç kişinin cebine akıtmak bu sistemin olmazsa olmazı. Şaşıracak bir şey yok.

Ama asıl takdire şayan olan, emperyalizmin bu düzeni nasıl pazarladığı. Seni sömürürken sana “özgürlük” der, çaldığı ekmeği geri verirken “büyüyen ekonomi” der, yoksulluğu “sabır” diye över. Ve ne hikmetse herkes bu masalı dinlemeye devam eder. Bu kadar büyük bir tiyatroyu alkışlamamak elde değil!

Elbette bu sahne bir gün kapanacak. Çünkü tarih, bu oyunların hep aynı sonla bittiğini yazdı: insanlar önce aldatıldığını anlar, sonra o düzeni kökünden yıkar. Ama işin komiği şu ki, sistem her defasında “Bu sefer farklı” diye kendini satmaya devam eder. Yani, hem anti-kapitalist hem anti-emperyalist bir çözüm lazım. O da, bu tiyatronun seyircisi olmaktan vazgeçip sahneye çıkmakla mümkün.

çaresizlik

Çaresizlikte dostların, hayallerin ve inandığın her şey sessizce yanından çekilir. Yalnızlık derinleşir, zaman ağırlaşır, ama dünya dönmeye devam eder; kimse seni beklemez. işte o zaman, hayatın gerçeklerini öğrenirsin: Kimse seni kurtarmayacak, kimse seni elinden tutup ayağa kaldırmayacak. Ya kendini toparlar, en karanlık anında bile bir çıkış yolu ararsın ya da o çaresizlik seni yavaş yavaş tüketir. Ama unutma, çaresizlik aynı zamanda en büyük öğretmendir; sana kendi gücünü, dayanıklılığını ve savaşmayı öğreten acımasız bir ustadır. Ve en dipteyken, kalkmayı seçenler bir daha kolay kolay düşmez.

suriye

Rejimin düşmesiyle birlikte, kim bilir hangi “ılımlı muhalif” gruplar kendi içlerinde sevgi dolu bir birlik kurdu, barış ve huzur içinde yaşamaya başladı. Tabii ki bölgedeki doğal kaynaklar ve askeri üsler tamamen halkın kontrolünde değil mi?, buna kimsenin şüphesi olmasın!

iran ve Rusya’nın bölgeden elini çekip yerine kim geçti? Elbette ki demokrasi havarileri! Halkın mutluluğu için çalışan, bölgeyi kendi çıkarlarından tamamen bağımsız bir şekilde dizayn eden büyük güçler… Ne mutlu o halka ki, tarih boyunca bu kadar “hassasiyetle” ele alınan bir özgürlük davası daha görülmemiştir.

Velhasıl, rejimin düşmesiyle birlikte yeni bir düzen doğar ama bu düzen halktan yana mı olur, yoksa halkın üzerinden mi geçer, onu birilerine sormak lazım. Antiemperyalist bir bakışla, bu hikayenin sonunun çoktan yazıldığını görmek zor değil.

sözlük yazarlarının söylemek istedikleri

Bu dünya, yaldızlı paketlerle sunulan yalanların ve gözü doymaz çarkların etrafında dönerken, sahne arkasındaki oyuncuların ince bir alayla izlediği bir trajikomedi sahnesinden farksız. Dolar, ingilizce ve Hollywood, bu sahnenin ışıkları, dekoru ve senaryosudur; onların parıltısı gözümüzü alır, altındaki pası görmeyelim diye.

Bir de bu oyunun ironiyle örülü, ilginç bir yanı var: Ölüm kutsanır, ama hayata dair ne varsa değersizleştirilir. Birinin inancı diğerinin yaşamını cehenneme çevirmek için yeterli gerekçe sayılır. işte böyle, hak diye yutturulan hamaset; adalet diye pazarlanan propaganda, bizi birbirimize düşürmenin en ucuz yöntemidir.

Matematiği olmayan bir adalet, sadece yaldızlı bir zulümdür. Matematik diyorum, çünkü çalınan emeğin, yağmalanan kaynakların hesabını yapamayan bir akıl, adalet diye sunduğuyla sadece başka bir tahakkümü meşrulaştırır. Ne de olsa, modern dünyanın yeni tanrısı ekonomidir ve onun kurallarını çiğneyenler "gelişmemiş" ya da "uyumsuz" damgası yemeye mahkûmdur.

Ama bize hep "hakkı hak bil, haktan yana ol" dediler. Hakkın ne olduğu ise hep onların tanımıyla şekillendi. Oysa gerçek hak, küresel oligarşiye ve onun altın tahtlarına karşı dimdik durmayı gerektirir. Gerçekten hakka dayanan bir tavır, petrolü kutsayanları, kanla sulanan madenlere övgü düzenleri reddeder.

Son olarak, Nicolas Cage'in Savaş Tanrısı filmindeki Yuri Orlov'un silahları satarkenki soğukkanlılığına bir selam çakalım. Çünkü o, bir gerçeği bizden saklamaz: Bu dünya, kimi zaman diplomasiyle, kimi zaman da bombalarla "şekillendirilir." Ve o bombaların patladığı yerlerde hep biz "yerliler" oluruz; ölen de biziz, öldüren de biz. Çünkü emperyalizmin tiyatrosunda hep birbirimize düşman edilmekle meşgulüz.

kapitalist piyasa

Dünya dijital bir diktatörlüğe doğru koşar adım ilerliyor. Algoritmalar artık bizi bizden daha iyi tanıyor. Hangi kıyafeti giyeceğimizden, hangi şarkıyı dinleyeceğimize kadar her şeyi onlar seçiyor. Ekranlar sadece gözlerimizi değil, ruhumuzu da yutuyor. Ama kimse bunu konuşmuyor, çünkü sistemin kuralları açık: “Ne kadar tüketirsen, o kadar varsın.”

Yine de bu ülkede hala vicdanını kaybetmemiş insanlar var. Henüz ekranlardan kafasını kaldırıp gerçek dünyayı görebilen, komşusunun aç olduğunu fark eden, adaleti hatırlayan insanlar. Ama bu insanlar yalnız. Parti rozetleriyle birbirinden ayrılmış, mikrofonlar önünde “bizden olmayan” diye bölünmüş. Oysa vicdanın rengi yok, tarafı yok. Ve bu vicdanlı insanlar, bu sistemin karanlığına gömülmek istemiyorlarsa birlikte hareket etmek zorundalar. Çünkü gökdelenler sadece yükselmiyor, aynı zamanda ışığı engelliyor.

“Çoğalır engeller, yürür gidersin” diye güzel bir söz var ya, işte o yürüyüş artık beton bloklarla sırtımızda yapılıyor. Ceplerimizde ne var? Boş vaatler, ucu bucağı olmayan hayal kırıklıkları. Ama o yolda hâlâ bir ışık var. Karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, o ışık birilerinin yolunu aydınlatabilir. Fakat bu ışığı korumak sadece vicdanlı insanların işi değil; insan olduğunu hatırlamak isteyen herkesin sorumluluğu.

Unutmayın, gökdelenler ne kadar yükselirse yükselsin, gökyüzüne ulaşamaz. Ve asıl yükseklik, yere yakın duranların yüreğinde saklıdır. Ama eğer biz bu sistemin gölgesine razı olursak, bir gün sadece gökyüzünü değil, birbirimizi de göremez hale geleceğiz. Çünkü karanlık, sadece ışığı değil, insanlığı da yutar.
© copyright 2005 - 2026