entry'ler (1)

manisa ruh ve sinir hastalıkları hastanesi

bu yazıyı, türkiye’deki ruh sağlığı hizmetlerinin bırakın iyileştirici olmayı, insanın ruhunu parçalayan vahim bir sisteme nasıl evrildiğini içeriden biri olarak anlatmak için yazıyorum.

15 yaşımdan beri travma sonrası stres bozukluğu belirtileri gösteriyorum. bazen saatler süren flashback’ler, sanrılar görüp sesler duyduğum krizler geçiriyorum. bazen kontrol edebiliyorum, bazen edemiyorum. bunun yanında daha önceden gelen tekrarlayan bir depresyonum var. şu anda 24 yaşındayım ve ikisi 18 yaşından önce kayıtlara geçmiş üç intihar girişimim var.

ilk psikiyatriste gittiğimde 17 yaşındaydım. hislerimi kolay dile dökebilen bir insan değilim. yüzeysel olarak semptomlardan bahsettim ve bu ilk gittiğim hanımefendi, semptomlarımın ciddi olduğunu ve devlet hastanesindeki 10 dakikalık görüşmelerle tedavi edilemeyeceğimi, özel bir doktora gidip terapi görmem gerektiğini söyledi.

ailemin dahil olması falan derken, özelde gittiğim doktor hanım yatırılmam gerektiğini söyledi. izmir 9 eylül hastanesi'nden bir tanıdığını aradı ve birkaç gün içinde beni oraya yatırdılar.

çocuk bölümleri, yetişkin bölümlerinin yanında cennet gibi kalıyor. işte belli prosedürleri var. maksimum 9 kişi alıyorlar mesela. 3 odada 3’er kişi kalıyorsunuz. sabah, bu filmlerdeki gibi toplantılar oluyor. daire oluşturup konuşuyorsunuz. burada bir ay geçirdim ve yemin ederim ki sadece ilk günü hatırlıyorum. o kadar fazla ilaç veriyorlardı ki karaciğerimde bir sorun oluştu. içeride bir ay ne yaptım, zaman nasıl geçti, en ufak bir fikrim bile yok. hatta orada beraber bir ay geçirdiğim çocuğu, çıktıktan iki gün sonra tanımadım.

benim orası için ağır bir vaka olduğumu söyleyerek manisa’ya yatmam gerektiğini söylediler. manisa’daki hastanenin çocuk bölümü doluydu. biri üç gün sonra çıkacaktı. beni 3 günlüğüne yetişkin bölümüne koydular. sanırım ikinci travmam orası oldu. belki 30 kişilik odalarda kalıyorduk. yan yana yataklar olan büyük odalar vardı. sadece yatak ve kameralar... yataklardaki muşambaları çıkarmıyorlar, onun üzerine çarşaf seriyorlardı (altına yapan ya da regl olan olursa diye). çok rahatsızdı.

kişisel eşyamız olmasına izin yoktu. sabahın köründe herkesi uyandırıp odalardan çıkartırlardı. akşam yatma vakti gelene kadar odalara girilmiyordu. herkes, bir sürü plastik sandalye, birkaç masa ve küçük bir televizyonun olduğu bir salonda toplanırdı. sabah kahvaltı yapılır, sonra hemşireler sırayla çağırır ve ilaçları içirirdi. akşam da aynı şekilde.

hemşireler birbirinden kaba ve saygısızdı. insanları azarlıyorlar, bağırıyorlardı. stanford hapishane deneyi'ni bilirsiniz belki. insanlar, ellerinde güç olduğunda insan olmaktan çıkmaya başlarlar. orada bunu derinden hissediyordum. bir yerde okumuştum: “asıl deliler, delileri deli edenlerdir,” gibi bir sözdü sanırım. sizi endişelendirmek istemem ama asıl hastalar dışarıda ve hastaneler, onların mağdur ettikleriyle dolu.

orada tanıştığım birinin hikayesini paylaşarak bu tezi destekleyebilirim. 30’lu yaşlarda olduğunu tahmin ettiğim bir ablamız, eşini kardeşiyle basıyor. bunun üzerine sinir krizleri geçiren ablamız bir süre kendine gelemiyor. adam ne yapıyor, ediyor, kadını bu hastaneye yatırıyor. kadının hastaneden çıkması için adamın izni gerekiyor. kadın, yanlış hatırlamıyorsam 4 senedir falan o hastanede, eşinin onu çıkarmasını bekliyor. ama adam, kadının kardeşiyle yaşıyor. umarım hâlâ orada değildir.

orası, şiddet mağduru insanlarla dolu. çoğu çok uzun süredir orada. iyileşme göstermiyorlar, sadece hayvanlar gibi kafese tıkılıyorlar. içerideki hijyen koşullarına değinmek bile istemiyorum gerçekten. duşlarda mantar sorunu gibi bir şey vardı. tuvaletler leş gibiydi zaten. neyse ki 3 gün kaldığımdan duşa girmem gerekmedi.

o kadar dehşete düşmüştüm ki tek yaptığım, bir kaloriferin yanına bir sandalye çekip kafamı kalorifere dayayıp uyumaya çalışmaktı. orada olmaya dayanamıyordum. kimseyle konuşmak istemiyordum ama birileri yanıma gelip duruyordu. teyzenin biri sürekli dürtüp “kocam nerede?” deyip duruyordu. beni biraz korkutmuştu. sonra öğrendim, eşi geçirdikleri trafik kazasında ölmüş. muhtemelen o da bir tssb vakasıydı.

soyunup bahçedekilere saldıran bir kadın vardı bir de. oranın en hasta insanı oydu muhtemelen. bayağı kiloluydu. 5 tane erkek güvenlik tutup yatağa bağladı. kadının bağırışları, muhtemelen iğnenin etkisi gelene kadar devam etti.

hemşirelerin agresif, ukala ve saygısız tutumlarını vurguladıktan sonra doktorlara değinmeden geçemeyeceğim. haftada bir, bir psikiyatrist sizinle 10 dakika (genelde o kadar bile sürmez) konuşup çıkıp çıkamayacağınıza karar verir. çocuk bölümünde de yetişkinlerde de terapi görmezsiniz. ilaçlarınızı düzenleyecek kadar konuşurlar. semptom odaklı bir tedavi vardır.

nedenini anlamadığım bir biçimde “rehabilitasyon” adı altında yaptırdıkları saçma sapan örgü, el işi falan gibi şeylerin sizi iyileştireceğine inanıyorlar. bu işe yaramaz demiyorum ama işin küçük bir kısmı sadece.

oradaki ikinci günümdü sanırım. psikiyatristin kapısının önünde sıra olmamız söylendi. koridorda bir sürü insan bekliyorduk. kadın sırayla çağırıyordu. içeri girdim. içeride iki kişi daha vardı. bu konuşmaların özel olacağını sanırsınız ama öyle olmuyor. daha önce ailemle konuşmuş olacak ki güzel sanatlar lisesinde okuduğumu biliyordu.

“sen resim okuyormuşsun… … eserini kim yaptı?” dedi. (yüzüme asla bakmıyor bu arada.)

sorusuna doğru cevap verdim. sonra başka bir eser sordu. “bilmiyorum,” dedim.

“nasıl sanatçısın sen, hiçbir şey öğrenememişsin,” dedi. önündeki ekrana bir şeyler yazdı ve “tamam, çık” dedi.

beni o kadar germişti ki, hastalığımla ilgili bir şey konuşmamamızın sebebini sorgulamadan odadan hızla çıktım. yemek yemiyordum. hemşirelerin biri kolumdan tutup “yemiyorsan serum takacağım,” diye çekiştirdi.

“tamam, yiyeceğim,” diyerek bıraktırdım.

bu arada, bahsettiğim salonda bir telefon var. ne zaman birinin ailesi arasa diğerleri başına dikiliyorlar: “çabuk kapat, beni de arayacaklar,” diye.

orada geçirdiğim üç günün her günü hemşirelere yalvardım: “revire yatmak istiyorum,” diye. ortam o kadar kötüydü ki tek istediğim biraz uzaklaşmak, yalnız kalmak ve kendimi uyutup dünyadan kopmaktı.

neyse ki o 3 günü atlatıp çocuk bölümüne geçtim.

manisa’daki hastalar, izmir’dekilerden çok daha ağır vakalardı. yıllarca amcasının tacizine uğramış bir arkadaşım vardı. yetimhaneden gelmiş ve defalarca yatırılmış bir kız vardı. kafasını duvarlara vurup zorla bağlananı mı ararsınız, uyuşturucudan komaya girip oraya gelmiş 13 yaşındaki kızı mı? hatta erkek bölümünde 10 yaşında, uyuşturucudan orada olan bir çocuk bile vardı.

orada temizlik işlerine bakan bir abla vardı. herkes ona “anne” diyordu. başlarda garipsedim. orada belki gülümseyen, sevgi gösteren tek insandı. bir süre sonra ben de alıştım.

her hafta yapılan doktor görüşmelerimizde, 8’imiz doktorun kapısında içeridekinin çıkmasını beklerdik. çıkan kişi oradan çıkacağını öğrendiyse hep beraber sevinir, çıkmıyorsa teselli ederdik. hepimiz deliydik ama birbirimizi anlıyorduk.

son olarak “sessiz oda” dediğimiz olaya değineceğim. ortada tek bir yatak ve bir kameradan başka bir şey bulunmayan bir oda burası. psikoz geçirmeniz, kendinize veya başkasına zarar verecek davranışlarda bulunmanız hâlinde sizi bir gece boyunca o yatağa bağlarlar. birkaç iğne yaparlar ve kameradan izlerler.

iğneler ne kadar sakinleştirse de bağlı olmamın travmamı tetiklediğini söylemeden edemeyeceğim. başka ne yapılabilir bilmiyorum ama bu kesinlikle doğru bir uygulama değil.

tahmin edebileceğiniz gibi orası beni iyileştirmedi. zaten yetişkin bölümünü gördükten sonra hastalığımla ilgili tek bir kelime konuşmadım. her görüşmede “iyiyim ben, çıkarın beni buradan,” dedim. sadece bir kere, beni bağladıkları bir psikoz yaşadım. onun dışında yaşadığım tüm semptomları sakladım.

7 senedir gitmediğim doktor kalmadı. devlet hastanelerinde ilerleme kaydedebilmem imkansız. bu, hepimiz için geçerli. devletin sunduğu ruh sağlığı hizmetleri hem çok yetersiz hem de denetlenmiyor.

yaklaşık bir senedir, seansına 6000 tl verdiğim bir doktora gidiyorum. hiçbir ilerleme kaydedemiyoruz ve hâlâ bir teşhis koyamıyor. yeni birine alışmak, her şeyi baştan almak zor olacak benim için ama belki bağ kurabildiğim bir doktor bulurum. aramaya devam ediyorum.
hastanelerin çoğunun acil servisinde psikiyatrist bulunmuyor. bulabildiğinizi varsayalım; hem gelmeleri saatler sürüyor hem de ativan vermekten başka hiçbir şey yapmıyorlar. ayrıca türkiye'de aktif bir intihar hattı da yok. eskiden varmış ama kapatılmış sanırım. zaten bu ülkeden de bu beklenir.
asıl duyurmak istediğim şey: bu boktan hastanenin insanları hasta ettiği ve birilerinin bir şeyler yapması gerektiği. zaman ayırıp okuduğunuz için teşekkür ederim.
© copyright 2005 - 2026