bugün
- hala akp diyenler4
- çerçeve yasa35
- liderimiz recep tayyip erdoğandır5
- yeni partinin kürt meselesine yaklaşımı3
- allah reisimizi başımızdan eksik etmesin6
- akpkk4
- vatanseverleri cezalandıran haindir2
- 13 ağustos 2026 motorine kademeli ötv düzenlemesi2
- ahbap derneğine para kaptırıp elfida dinlemek5
- solaklar günü2
- türk düşmanı partiler2
- dolar3
- dusan vlahovic4
- cinler bizim alemimize nasıl geçebiliyorlar5
- sosyal olarak başarısız insanlar6
- 2045 yılında ucan arabalar olacak mı sorunsalı6
- russell westbrook2
- hakan altun4
- sözlükte elit zevkleri olan insan olmaması13
- durduk yere akıla gelen şey3
- 13 ağustos 2026 kolombiya depremi2
- herkese garip size normal gelen şeyler8
- bardak ticareti7
- arkadaşlar iyi geceler7
- aklınıza gelen şarkı sözü8
- şuan sözlükte fingirdeyen yazarlar7
- whatsapp grupları2
- türbede dua etmenin şirk olması13
- ev erkeği2
- kale3112'nin gece de artılaması5
- azrail gelse ona ne derdiniz13
- şişman olmak istemeyenlere tavsiyeler7
- birazdan yer yerinden oynayacak10
- hazret ktc2
- online kişi sayısının artık gözükmemesi4
- çok kitap okuyanı eleştirmek6
- düğünde yemek yiyen davetliden para isteyen damat6
- 00 00 da entrylerin sıfırlanma saçmalığı5
- hiçbir servet zamanı satın alamaz20
- sözlük kızı ile kavga etmek13
- nervio4
- g i l d e d l i l y10
- hikayenin kötü adamı olmak4
- 12 ağustos 2026 güneş tutulması9
- siber istihbaratta teknik derinlik4
- yurt dışı çıkış harcı8
- casperlar daltonlar redkitler şirinler6
- tomşak dudaklı kezo4
- sokakta öpüşmek7
- kızlar çabuk bakar mısınız4
tinerci cocuk
yorgunluk... bütün vücudu sarmış. ayakta dururken dinlenebilmek için otobüsün en arkasına geçmiş. ikarus otobüsününün en arkasında koltuk yoktur, oraya yaslanmış. kollarını arkadan demire dolamış düşmemek için. kulğında kulaklık var, kendi sınırları içinde yaşıyor. yorgunluk sarmış tüm vücudunu, bu kadar yorulmayı hak etmek için ne yaptı ki? ekmek parası mı? otuz kuruşluk ekmek için bu kadar yorulmaya değer mi? kendi küçük dünyasında hayaller kuruyor, ritm onun dünyasının büyütüyor, genişletiyor. bir metrekare bile kendisine ait değil, önündeki adam ona çarpmamak için bir gayret gösteriyor. konserve kutusu gibi otobüsün içinde yarım metre kare bile kendisine ait olmayan bir yerde büyük sandığı bir dünya.
önden birisi kalabalığı yararak yaklaşıyordu. kalabalığı yarmak için bir çaba göstermediği belli oluyordu ama benliğini saran bir kalkan varmışcasına o kalabalık ikiye yarılıyordu. geride bıraktığı her kişinin kafasını çevirdiği bir şey. tiner kokusu geliyordu burnuna gencin.
"allah kahretsin, buraya geliyor."
tinerci çocuk, kalabalığın sonuna geldi sonunda. saçları yağlı, parıl parıl parlıyordu, üstünde kirli bir svetşört vardı. elinde tinerli bez, siyaha dönmüş svetşörtün üstünde kan lekeleri. "kavga etmiş, birbirlerini bıçaklamışlardır bunlar. hay sikeyim ya, nerden çıktı."
ayakta durmakta zorlanıyordu. otobüs birden hareket edince, onun yanına çarptı tüm hızıyla, kapının yanına düştü. "Aaabi, abi duramıyoğğrum kaldır ağbi allah rızası için."
kolundan tutup kaldırdı. tinerci çocuk ayakta duracak gibi değil, gözleri bakmıyor, parlamıyor gözleri. merdivenlere oturmayı tercih etti , ayakları onu taşıyacak gibi değil. elinde paçavra gibi sıkıştırdığı beze bakıyordu yakından, sanki onu ilk defa görmüş ve onun eline nasıl geldiğini bilmiyormuş gibi. sonra onun ne olduğunu hatırladı ve ağzına götürüp içine çekti o kesif kokuyu. gözleri daha da kaydı, kafasını tutma demirine dayadı. "demir yağlandı be, hay allah bulaşmasa bari, offf. amına koyim herkes de kaçtı, ibneye bak hemen nasıl gitti orta kapıya, kravatına sokayım senin çantalı pezevenk, hemen kaçtın. bu da niye son kapıya kadar geldi ya bok mu var?"
bezdeki tiner bitmiş. cebinden tiner dolu pet şişeyi çıkardı. beze döktü, beze döktüğü kadar da yere döküyordu. otobüsün içinde kesif bir tiner kokusu, leş gibi tiner kokuyor. bezi elinde sıkıp ağzına götürdü, ciğerlerine doldurdu o havayı, gözleri kayıyor, yıldızların kaydığı gibi. ama kimse tiner kokusun farkında değil. yoksa farkında mı? farkında olmamaları mümkün mü? farkındalar mı? yüzlerindeki ifade aynen duruyor. "halüsinasyon mu bunlar lan, ben mi görüyorum bu çocuğu bir tek." kimsede bir rahatsızlık yok gibi. o çocuk ölü aslında, herkes içindeki o çocuğu öldürmüş, biliyorlar ki az sonra evlerine ulaşacaklar ve kapıyı kilitledikleri vakit o çocuğun oraya ulaşması imkansız, evet evet bu yüzden o tiner kokusunu duymuyorlar. ne kadar da mesutlar.
döndü birden tinerci çocuk. "ağğbi, bugün günlerden ne?".
sahi ya bugün günlerden ne. ne kadar yorucu bir haftaydı, yorulmuş, yorulmuştu. neydi günlerden. halen bir aralıktan ışık sızıyordu tinercinin gözlerinden, günü merak ediyordu.
"perşembe." sesi titredi. ayakta duramayan tinerci çocuktan tedirgin olmuştu. etrafına baktı, herkes dışarıyı seyrediyordu. kimse duymamıştı galiba tinerci çocuğu. boşluğa konuşmuş olmalıydı. gözlerini ovuşturup tekrar baktı, ona bakıyordu yine lanet şey.
"ağğbi çoğk açım abi, allah rızası için abi karnım çok aç abi yemek versen bana ağğbi."
"tamam inerken veririm."
kafası öne düştü tinercinin. yemek verecekti ağbisi ona. karnını doyuracaktı. hiç değilse bir lira verirdi. o da gider onunla simit alırdı. taze olmazdı o saatte simitler ama karnına otursa, onun oraya düştüğünü hissetse yeterdi. yetmez miydi?
"salça olacak lan bu bana. şu anda kendinde değil bu. aksaray da hemen atlarım otobüsten. ordan yürürüm tramvaya."
aksaray'a gelince otobüs kapı açıldı. onunla birlikte inecekler vardı. hemen indi otobüsten hızlı adımlarla. arkasından ona seslenecek gibi geldi, bir an arkasına döndü. kafası bacaklarının arasına düşmüştü. şu anda midesi bulanıyor olmalıydı. bilirdi o bulantıyı. köpek gibi içtiği zamanlar olurdu, bulantı, sürekli bir bulantı, ölsem olan artık bulantısı... kafası yere bakıyordu. saçları parıl parıl... kapı tok diye sertçe kapandı. arkasında bir silik hayatı taşıyarak egzoz dumanını savura savuradevam etti şehrin içine. bir yerde bok gibi dışarı çıkaracağı silik bir hayatı götürüyordu. içindeki elli insanın bir tekinin bile görmediği bir hayatı...
"inerken veririm."
"inerken veririm."
yorgunluk... bütün vücudu sarmış. ayakta dururken dinlenebilmek için otobüsün en arkasına geçmiş. ikarus otobüsününün en arkasında koltuk yoktur, oraya yaslanmış. kollarını arkadan demire dolamış düşmemek için. kulğında kulaklık var, kendi sınırları içinde yaşıyor. yorgunluk sarmış tüm vücudunu, bu kadar yorulmayı hak etmek için ne yaptı ki? ekmek parası mı? otuz kuruşluk ekmek için bu kadar yorulmaya değer mi? kendi küçük dünyasında hayaller kuruyor, ritm onun dünyasının büyütüyor, genişletiyor. bir metrekare bile kendisine ait değil, önündeki adam ona çarpmamak için bir gayret gösteriyor. konserve kutusu gibi otobüsün içinde yarım metre kare bile kendisine ait olmayan bir yerde büyük sandığı bir dünya.
önden birisi kalabalığı yararak yaklaşıyordu. kalabalığı yarmak için bir çaba göstermediği belli oluyordu ama benliğini saran bir kalkan varmışcasına o kalabalık ikiye yarılıyordu. geride bıraktığı her kişinin kafasını çevirdiği bir şey. tiner kokusu geliyordu burnuna gencin.
"allah kahretsin, buraya geliyor."
tinerci çocuk, kalabalığın sonuna geldi sonunda. saçları yağlı, parıl parıl parlıyordu, üstünde kirli bir svetşört vardı. elinde tinerli bez, siyaha dönmüş svetşörtün üstünde kan lekeleri. "kavga etmiş, birbirlerini bıçaklamışlardır bunlar. hay sikeyim ya, nerden çıktı."
ayakta durmakta zorlanıyordu. otobüs birden hareket edince, onun yanına çarptı tüm hızıyla, kapının yanına düştü. "Aaabi, abi duramıyoğğrum kaldır ağbi allah rızası için."
kolundan tutup kaldırdı. tinerci çocuk ayakta duracak gibi değil, gözleri bakmıyor, parlamıyor gözleri. merdivenlere oturmayı tercih etti , ayakları onu taşıyacak gibi değil. elinde paçavra gibi sıkıştırdığı beze bakıyordu yakından, sanki onu ilk defa görmüş ve onun eline nasıl geldiğini bilmiyormuş gibi. sonra onun ne olduğunu hatırladı ve ağzına götürüp içine çekti o kesif kokuyu. gözleri daha da kaydı, kafasını tutma demirine dayadı. "demir yağlandı be, hay allah bulaşmasa bari, offf. amına koyim herkes de kaçtı, ibneye bak hemen nasıl gitti orta kapıya, kravatına sokayım senin çantalı pezevenk, hemen kaçtın. bu da niye son kapıya kadar geldi ya bok mu var?"
bezdeki tiner bitmiş. cebinden tiner dolu pet şişeyi çıkardı. beze döktü, beze döktüğü kadar da yere döküyordu. otobüsün içinde kesif bir tiner kokusu, leş gibi tiner kokuyor. bezi elinde sıkıp ağzına götürdü, ciğerlerine doldurdu o havayı, gözleri kayıyor, yıldızların kaydığı gibi. ama kimse tiner kokusun farkında değil. yoksa farkında mı? farkında olmamaları mümkün mü? farkındalar mı? yüzlerindeki ifade aynen duruyor. "halüsinasyon mu bunlar lan, ben mi görüyorum bu çocuğu bir tek." kimsede bir rahatsızlık yok gibi. o çocuk ölü aslında, herkes içindeki o çocuğu öldürmüş, biliyorlar ki az sonra evlerine ulaşacaklar ve kapıyı kilitledikleri vakit o çocuğun oraya ulaşması imkansız, evet evet bu yüzden o tiner kokusunu duymuyorlar. ne kadar da mesutlar.
döndü birden tinerci çocuk. "ağğbi, bugün günlerden ne?".
sahi ya bugün günlerden ne. ne kadar yorucu bir haftaydı, yorulmuş, yorulmuştu. neydi günlerden. halen bir aralıktan ışık sızıyordu tinercinin gözlerinden, günü merak ediyordu.
"perşembe." sesi titredi. ayakta duramayan tinerci çocuktan tedirgin olmuştu. etrafına baktı, herkes dışarıyı seyrediyordu. kimse duymamıştı galiba tinerci çocuğu. boşluğa konuşmuş olmalıydı. gözlerini ovuşturup tekrar baktı, ona bakıyordu yine lanet şey.
"ağğbi çoğk açım abi, allah rızası için abi karnım çok aç abi yemek versen bana ağğbi."
"tamam inerken veririm."
kafası öne düştü tinercinin. yemek verecekti ağbisi ona. karnını doyuracaktı. hiç değilse bir lira verirdi. o da gider onunla simit alırdı. taze olmazdı o saatte simitler ama karnına otursa, onun oraya düştüğünü hissetse yeterdi. yetmez miydi?
"salça olacak lan bu bana. şu anda kendinde değil bu. aksaray da hemen atlarım otobüsten. ordan yürürüm tramvaya."
aksaray'a gelince otobüs kapı açıldı. onunla birlikte inecekler vardı. hemen indi otobüsten hızlı adımlarla. arkasından ona seslenecek gibi geldi, bir an arkasına döndü. kafası bacaklarının arasına düşmüştü. şu anda midesi bulanıyor olmalıydı. bilirdi o bulantıyı. köpek gibi içtiği zamanlar olurdu, bulantı, sürekli bir bulantı, ölsem olan artık bulantısı... kafası yere bakıyordu. saçları parıl parıl... kapı tok diye sertçe kapandı. arkasında bir silik hayatı taşıyarak egzoz dumanını savura savuradevam etti şehrin içine. bir yerde bok gibi dışarı çıkaracağı silik bir hayatı götürüyordu. içindeki elli insanın bir tekinin bile görmediği bir hayatı...
"inerken veririm."
"inerken veririm."
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar