bugün
- şarapçı koala yalnız değildir8
- uludağ sözlük size ne kattı7
- fusya semsiyeli yabanci13
- sarapci koala44
- tayyip bey yaşayan en büyük devrimci liderdir3
- recep tayyip erdoğan7
- seksenlerde nasıl görünürdüm trend i6
- keşan2
- arkadaşlar görüşürüz2
- rica ediyorum kimse beni savunmasın2
- sigara içmeyenleri anlamamak5
- gece 2 de komşu kızının balkonda seksting yapması4
- yazın anlamının kadın ayağı olması2
- hazret ktc2
- sibel canın 35 senedir 35 yaşında gibi görünmesi5
- tik tok2
- melissa vargas'dan tokat yemek5
- 4 kez üst üste cumaya gitmemek5
- kıvırcık saç8
- guendouzi ve greenwooda uefa disiplin süreci19
- mutlu bey biraderin elmas bey birader olması2
- iktidarsız erkek2
- bir kızın aşkı size naptırabilir5
- çağla idi2
- piercing takmanın zorluğu5
- hiçbir şeyin tat vermemesi4
- serhat kılıç20
- yazarların 80 lerde nasıl göründüğü13
- bedelli askerlik yapan erkek erkek midir sorgusu2
- otoyol ve köprülerin özelleştirilmesi4
- kelebek saç kesimi4
- eksilenmekten aldığım tadı hiçbir şeyden almadım3
- kurucu önder3
- ak çomarların tartışmada fetöcü ilan etme eşiği3
- seri eksicim kooooş3
- yalnız ölmek5
- abd de valilik adayına silahlı saldırı3
- sevmediğiniz insanla devamlı karşılaşmak2
- mesai ücretine çöken iş veren2
- biraderitasyon2
- tung tung tung sahur3
- tai lung42
- mel mel bakan birine usulca sokulmak2
- bir bela geliyor11
- yalnızlık edebiyatı13
- çomarizasyon2
- 6 eylül 2026 türkiye italya voleybol maçı18
- rüyada çaylak olduğunu görmek2
- türklerin yoğurt dışında icadının olmadığı gerçeği3
- çomarların herkesi pkk lı yapması2
bazen hava çok güzel olur. dışarıdaki güneş ince çizgilerle sıkı sıkı kapatılmış perdeler arasından inatla bir yer bulur ve duvarlara gölge halinde bir parlaklık bırakır. hafif bir kıpırtı olduğu zaman odanın içinde o gölgelerde de kıpırtı başlar. çizgilerin yer değiştirdiğini, ortadan kırıldığını ya da eğildiklerini görürsün. eğer kendini yeterince uykulu ama uykusuz hissediyorsan, o çizgiler çok fazla sinirine dokunur. niye güneş var ki dersin. yağmur yağsın. fırtına çıksın. gök gürlesin. hırçın hırçın yağsın istersin. hiç durmasın. çünkü uykusuzluğun tüm rehavetine rağmen ağlayamıyorsundur ve tüm mutsuzluğuna rağmen inadına gök de yağmıyordur. oysa içindeki bencil sızıntı, havanın gürleyip yağmasından başka hiç bir rahatlatma göremiyordur şu an hissettiği çaresizliğe. günlerce sürer bu. mümkün olduğunca az yer değiştirilir oda içinde. çünkü dışarıdaki güneş oda içindeki her harekette, sinir bozucu gölgelerinde değişiklik yapar. günden güne daha da sevimsiz bulmaya başlarsın güneşi. daha da kötüsü kendine bile tahammül edemez bir hal almaya başlamışsındır. çok sevdiğin bir şairin dizeleri gelir aklına sen istemesen de, tekrarlar durursun. "denemeseniz de bilirsiniz, hiç yakın olmamışsınızdır intihara bu kadar." ama denemezsin. sadece bilirsin. yine o çok sevdiğin koltukta, yastıkları üst üste koymuş uzanmışsındır. elinde okumadığın halde bir kitap tutarsın. kitabı sımsıkı tutarsın. elinden alınmasından korkarcasına. o an hayatındaki en önemli şey o kitapmışçasına. gözler hep farklı noktaları inceler. her santimini her milimini ezbere bildiği eşyaları, duvarları, tavanı yani odanın bütününü ilk kez görüyormuşçasına inceler ve bunu mütemadiyen yaparsın. tavanda güneşle beraber oluşan gölgelerde hafif bir karartı gibi gözüken kendi gölgene küfür edersin. boş boş soru sorarsın ona. kimsin sen? neden buradasın? neden bu çaresizliğin? yalnızlığın neden? her şey çok anlamsız görünse de gözüne her anlamsızlıktan bir anlam çıkartmak için hala boğuşmaya devam edersin. bitmiş bir savaş sonunda, savaşa katılmamış ama yine de çok büyük darbeler aldığı için yorgun bir ülke gibi ağırdır vücudun. içinden nehirler akar, ırmakları akar ama o coşkun suları dizginleyecek tüm barajların yıkılmıştır savaşın sonunda. seni bir kıyıdan diğer kıyıya bağlayan köprülerin de yoktur artık. tüm varlığınla sapa sağlam duruyor olsan da, eksik hissedersin, yok olmuş hissetmenin de ötesindedir bu. çünkü yok olmuş hissetmek hiçbir şey hissetmemeye eşittir. oysa eksik hissetmek çok acıtır ve sen bunu zaman ilerledikçe daha da derinden hissedersin. eksikliği tamamlama gibi bir çabadan vazgeçeli uzun zaman olmuştur. çünkü, gözlerini kapatsan da uyuyamazsın, uykusuzluk beynin, bedenim, ruhun olmuştur. bir türlü, ne olduğunu tam olarak anlayamazsın, hissedemezsin. o eksikliği dolduracak hiçbir şey yoktur ve boş şeyler alırsın hayatına, onların o yanlış şeyler olduğunu anladığında bir parça, bir parça daha eksilirsin. ve bu böyle devam edecek korkusu, seni artık o eksikliği tamamlama çabandan vazgeçiren temel sebep olarak karşına dikilir. ve bu temel sebep, bir gece yarısı, ürke ürke yürüdüğün karanlık bir sokakta karşına çıkan, karanlık görüntülü, siyah paltolu film kahramanından daha çok korkutur seni. çünkü, o temel sebebin elinde, seni öldürebilecek bir parlak bıçak yoktur. seni sadece yaralar ve her yarada daha çok kan kaybedersin. kanla beraber bir süre sonra ruhunda akıp gitmeye başlar. o boş boş baktığın tavanda bunları bir kez daha görürsün, o sinir bozucu gölgelerin yanında duran karaltı halindeki gölgene bakarken. gölgene bakarken, hayatın ta kendisine bakakaldığını bir kez daha anlarsın...
bazen, zamanının ne kadar kısıtlı olduğu aklına gelir. hayatın aslında ne kadar da kısa olduğu. o güneşi sinir bozucu gölgeler halinde odanda görmek yerine, niye teninde hissetmek istemediğini düşünürsün. dışarıya çıkmak istersin, aslında istemezsin de kendini buna zorunlu hissedersin, insanların arasına karışmak. oysa, şu andaki ruh durumunla bunu yapmak istersen, milyonlarca maskenden birini takman gerekir yüzüne. üstünü değiştirmen. saçlarını taraman. ve bunlar çok zahmetlidir senin için. yinede, o garip dürtü; hadi, der, kal, der.
o boş boş baktığın duvarlardan gözünü alırsın. hareketlerin gölgelerin hızından daha da yavaştır. önce bir duş alırsın. sıcak suya ruhunun yalnızlığını teslim edersin, tenine değen her su damlasında. içini ısıtmaya çalışırken teninin yandığını ancak banyodan çıktığında anlarsın, vücudunun kızarıklığından anlarsın bunu. kurulanman çok vakit almaz, giyinmeye başlarsın. ruhuna tezat şeyler giymelisindir. rengarenk cıvıl cıvıl yoksa maskende eksiklik kalacaktır. evden çıkmadan ve güneş gözlüklerini takmadan önce itina ile yüzüne milyonlarca maskenin arasında o gün yüzüne en çok yakışanı seçmek için uğraşırsın bir süre ayna karşısında ve en sonunda bulduğunu yüzüne takıp çıkarsın evinden. içindeki kasveti kendinden bile gizlemeye çalışırsın. ne kadar başardığın tartışmaya açık bir soru gibi beyninin en hassas yerinde öylece durmaktadır. hava, perde arasından sızandan daha da güzeldir. etraf hafif yeşil ve çiçekli. ama bu bile coşku vermekten uzaktır sana. insanlar girer bir anda yalnızlığına. kendi yüzünden bile daha iyi tanıdığın yüzler. kendi hayatından bile daha çok önemsediğin canlar. onların varlığı ile ısınır bir süre için. onların gülüşleri varlığına su verir, canlandırır. ama hepsi bir süre için. ve sonra o dayanılmaz acı başlar. tüm kalabalığında birden bire uykusuz hissedersin kendini. uyumak tek istediğin şey olarak dikilir karşında. bir yatak olsa dersin. evimde olsan dersin. bunalırsın. yüzüstü bırakılmış gibi hissedersin. her şey sensiz, sen her şeysiz kalırsın biranda. boğar bu duygu git gide seni. denizin dibine tüpsüz ve çok derinlere dalmış ve nefesin bittiği halde hala bir tek balığı görmek için çıkmayan biri gibi hissedersin kendini. o balığı göremeyeceğini bildiğin hale nefesinin tükenişine aldırmadan suyun altında duruyormuşsun gibi hissedersin. oysa, sadece ve sadece küçük bir çocuğun elindeki çay bardağını ters çevirip üstüne kapattığı kara bir sineksindir. kara bir sinek. işe yaramaz bir sinek. ve tek bir düşünce vardır beyninde. annesi gelse de, şu bardağı kaldırsa da, ait olduğum yere geri uçsam. git gide nefesin azalır. oksijen git gide tükenmektedir. bardağın içindeki hacim git gide küçülmektedir. ve anne gelir, bardağı kaldırır, bir anda havalanırsın. derin bir nefes almayı bile unutursun. hemen kaçma ihtiyacı duyarsın olduğun yerden. kaçarsın da. kendini en emin hissettiğin, en güvende olduğun o duvarlarına dönersin.
yine duvarların arasındasındır. yine güvende olduğun odadasındır. ama uykuyu yine yanında getirememişsindir. yine duvarlar yine tavan yine ağrıyan gözler. o günü hiç yaşamamışçasına. okumayacağın hale sırf sımsıkı tutmak için yine eline kitabını alırsın. yine yastıkları üst üste koyup, o çok sevdiğin koltuğuna uzanırsın. yine duvarları, tavanı, eşyaları inceleme başlarsın. yine tavandaki gölgenle uğraşırsın. ve onunla kavga etmeye başladığın anda; o gün ışığını günün birinde çok seveceğini hayal edersin. o günün ilk ışığını büyük bir tutku ile seveceğini hayal edersin. o günün ilk ışığını umutla bekleyeceğin günlerin geleceği günü beklersin. o günün ilk ışığının, hayatının ışığı olacağını hayal edersin ve bu hayallerle kendini uykunun kollarına sürüklersin... uyursun...
öyle zamanlar gelir ki, hiç uyanmamak istersin, ya da ölmek, sadece uzun uykularda olduğunu bilmek için... hep gece olsun, hep karanlık olsun istersin...
ama uyursun, uyanacağını bile bile... uyandığında yeniden uykusuz günlerin, gecelerin seni bekleyeceğini bile bile...
işte budur insomnia... *
bazen, zamanının ne kadar kısıtlı olduğu aklına gelir. hayatın aslında ne kadar da kısa olduğu. o güneşi sinir bozucu gölgeler halinde odanda görmek yerine, niye teninde hissetmek istemediğini düşünürsün. dışarıya çıkmak istersin, aslında istemezsin de kendini buna zorunlu hissedersin, insanların arasına karışmak. oysa, şu andaki ruh durumunla bunu yapmak istersen, milyonlarca maskenden birini takman gerekir yüzüne. üstünü değiştirmen. saçlarını taraman. ve bunlar çok zahmetlidir senin için. yinede, o garip dürtü; hadi, der, kal, der.
o boş boş baktığın duvarlardan gözünü alırsın. hareketlerin gölgelerin hızından daha da yavaştır. önce bir duş alırsın. sıcak suya ruhunun yalnızlığını teslim edersin, tenine değen her su damlasında. içini ısıtmaya çalışırken teninin yandığını ancak banyodan çıktığında anlarsın, vücudunun kızarıklığından anlarsın bunu. kurulanman çok vakit almaz, giyinmeye başlarsın. ruhuna tezat şeyler giymelisindir. rengarenk cıvıl cıvıl yoksa maskende eksiklik kalacaktır. evden çıkmadan ve güneş gözlüklerini takmadan önce itina ile yüzüne milyonlarca maskenin arasında o gün yüzüne en çok yakışanı seçmek için uğraşırsın bir süre ayna karşısında ve en sonunda bulduğunu yüzüne takıp çıkarsın evinden. içindeki kasveti kendinden bile gizlemeye çalışırsın. ne kadar başardığın tartışmaya açık bir soru gibi beyninin en hassas yerinde öylece durmaktadır. hava, perde arasından sızandan daha da güzeldir. etraf hafif yeşil ve çiçekli. ama bu bile coşku vermekten uzaktır sana. insanlar girer bir anda yalnızlığına. kendi yüzünden bile daha iyi tanıdığın yüzler. kendi hayatından bile daha çok önemsediğin canlar. onların varlığı ile ısınır bir süre için. onların gülüşleri varlığına su verir, canlandırır. ama hepsi bir süre için. ve sonra o dayanılmaz acı başlar. tüm kalabalığında birden bire uykusuz hissedersin kendini. uyumak tek istediğin şey olarak dikilir karşında. bir yatak olsa dersin. evimde olsan dersin. bunalırsın. yüzüstü bırakılmış gibi hissedersin. her şey sensiz, sen her şeysiz kalırsın biranda. boğar bu duygu git gide seni. denizin dibine tüpsüz ve çok derinlere dalmış ve nefesin bittiği halde hala bir tek balığı görmek için çıkmayan biri gibi hissedersin kendini. o balığı göremeyeceğini bildiğin hale nefesinin tükenişine aldırmadan suyun altında duruyormuşsun gibi hissedersin. oysa, sadece ve sadece küçük bir çocuğun elindeki çay bardağını ters çevirip üstüne kapattığı kara bir sineksindir. kara bir sinek. işe yaramaz bir sinek. ve tek bir düşünce vardır beyninde. annesi gelse de, şu bardağı kaldırsa da, ait olduğum yere geri uçsam. git gide nefesin azalır. oksijen git gide tükenmektedir. bardağın içindeki hacim git gide küçülmektedir. ve anne gelir, bardağı kaldırır, bir anda havalanırsın. derin bir nefes almayı bile unutursun. hemen kaçma ihtiyacı duyarsın olduğun yerden. kaçarsın da. kendini en emin hissettiğin, en güvende olduğun o duvarlarına dönersin.
yine duvarların arasındasındır. yine güvende olduğun odadasındır. ama uykuyu yine yanında getirememişsindir. yine duvarlar yine tavan yine ağrıyan gözler. o günü hiç yaşamamışçasına. okumayacağın hale sırf sımsıkı tutmak için yine eline kitabını alırsın. yine yastıkları üst üste koyup, o çok sevdiğin koltuğuna uzanırsın. yine duvarları, tavanı, eşyaları inceleme başlarsın. yine tavandaki gölgenle uğraşırsın. ve onunla kavga etmeye başladığın anda; o gün ışığını günün birinde çok seveceğini hayal edersin. o günün ilk ışığını büyük bir tutku ile seveceğini hayal edersin. o günün ilk ışığını umutla bekleyeceğin günlerin geleceği günü beklersin. o günün ilk ışığının, hayatının ışığı olacağını hayal edersin ve bu hayallerle kendini uykunun kollarına sürüklersin... uyursun...
öyle zamanlar gelir ki, hiç uyanmamak istersin, ya da ölmek, sadece uzun uykularda olduğunu bilmek için... hep gece olsun, hep karanlık olsun istersin...
ama uyursun, uyanacağını bile bile... uyandığında yeniden uykusuz günlerin, gecelerin seni bekleyeceğini bile bile...
işte budur insomnia... *
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar