bugün

anakronizm

zamanı yanlış yere koymak, bir şeyi alıp başka bir çağın kucağına fırlatmak. bazen kasıtlı, bazen salakça, ama her seferinde insanın içindeki o minik kronoloji polisini ayağa kaldıran bir hal. mesela ortaçağ şövalyesi zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış, atına binmiş gidiyor haçlı seferine... ama bir de bakıyorsun kılıcın kabzasına sıkışmış airpods kutusu. o an işte, zamanın kendisi utanıyor, suratı kızarıyor.

benim en sevdiğim hali hayatta rastladıkların. mesela bir arkadaşın 2026’da hâlâ 90’lar metal playlist’ini dinliyor, arabada kasetçalar takılı değil ama o yine de abi teyp niye bozuldu diye soruyor. ya da bir kız, instagram’da “vintage” diye etiketlediği fotoğrafında 2024’te çekilmiş selfie’sini 70’ler filtresiyle paylaşıyor, altına da “keşke o yıllarda yaşasaydım, her şey daha gerçekti” yazıyor. kızım o yıllarda doğsaydın şimdi 50 yaşında olurdun, saçların ak, belin ağrır, instagram yerine komşuyla balkonda dedikodu yapardın. ama hayır, zamanı kendine uydurmuş, geçmişe kaçmış, şimdiki halinden sıkılmış. anakronizm bu işte; insanın kendi hayatına sığmayıp başka bir zamana sığınması.

bazen de güzel yanı var. mesela eski bir plağı açıyorsun, 1972 basımı, iğne düşüyor, ses geliyor... birden 2026’nın bütün gürültüsü susuyor. o plak, o an, o odada anakronizmin en zarif hali oluyor. seni alıp götürüyor, hiç yaşamadığın bir çağa konuk ediyor. rahatsız edici değil, aksine huzur verici. çünkü zamanı bozmak değil, zamanın içinden süzülüp başka bir katmanına dokunmak gibi. kulağından giriyor, kalbine oturuyor, hadi diyor, “biraz da ben olayım.”

sonuçta anakronizm, insanın en büyük oyuncağı. bazen hata, bazen kasıtlı şaka, bazen de “keşke”nin ta kendisi. sen de fark edersin bir gün, aynaya bakarken saçın 70’ler tarzı, gözlerin 2026 yorgunluğu, kalbin ise hâlâ o ilk sevgilinin kaldığı 2011’de takılı kalmış. gülersin. çünkü zamanı yanlış yere koymak, bazen en doğru şey oluyor.
© copyright 2005 - 2026