bugün

1648 kazak katliamları ve musevi direnişi

Kazaklar, başlangıçta “din değiştirmeye razı olan Yahudilerin bağışlanacağını” ilan ettiler.
Yüz binlerce kişi arasından çok azı bu teklifi kabul etti.

Tulchin Muharebesi’nde, Yahudilerin sözde müttefiki olan Polonyalı soylular, onları Kazak düşmanlarına sattığında, yüz elli Yahudi dudaklarında Şema Yisrael duasıyla can verdi. Hiçbiri Hristiyanlığı benimsemedi. Bu direnç Kazakları öfkelendirdi ve bunun sonucunda daha önce zorla din değiştirenlerin çoğu da katledildi.

Daha sonra Polonya Kralı, zorla Hristiyan yapılmış Yahudilerin atalarının dinine dönmelerine izin verdi. Çoğu döndü; hahamlar onları yeniden cemaate kabul edip, geçici “irtidatlarını” bağışladı.
Yine de bu kısa süreli ve trajik din değiştirme, ölüm karşısında sadık kalmış Yahudilerde kırgınlık yarattı bazıları dönen kardeşlerine karşı soğuk, hatta küçümseyici davrandı.

musevi halkının uzun sürgün tarihi aslında Kilise’ye bir gerçeği öğretmeliydi: Bal sirkeyle yakalanandan çok daha fazla sinek çeker.

Zira ölümle din değiştirme arasında kalan Yahudilerin çoğu her zaman ölümü seçmişti.
Bu, 3. ve 4. yüzyıl Roma’sında, 8. yüzyıl Suriye ve Mezopotamya’sında, 11–13. yüzyıllardaki Haçlı seferlerinde ve 15. yüzyıl ispanya’sında da böyle olmuştu. 17. yüzyıl Polonya’sı ve Rusya’sında da değişmedi.

Yalnız, daha sonraki çağlarda ölüm değil, “daha iyi bir yaşam” umuduyla asimilasyon teklifi geldiğinde çok sayıda Yahudi dininden uzaklaştı.
Kazakların bu tarihi dersi anlayıp anlamadığı ise bir varsayım meselesidir; çünkü Yahudilere olan nefretleri öylesine derindi ki, tüm halk topluca Hristiyan olsa bile, bu kıyımın gerçekleşmesini önleyemezdi belki sadece biraz hafifletirdi.

Böylece Yahudiler, 70 ve 135 yıllarındaki Roma fetihlerinden 20. yüzyıldaki Hitler dönemine kadar yaşanmış en büyük toplu katliamla yüz yüze geldiler.

Yahudiler kaçmaya çalıştılar; Polonya yollarında yüz binlercesi yollara döküldü.
Ama kuşatılmış şehirlerde veya açık arazide Kazak çeteleri arasında yakalananlar neredeyse hiç örgütlü direniş gösteremedi.

Eskiden Yahudiler yiğit savaşçılar olarak tanınırdı. Roma’ya karşı verdikleri savaşlar imparatorluk ordularını bile sarsmıştı. Korkaklık hiçbir zaman Yahudi özelliği olmadı; askeri maharetleri Ahit’ten beri bilinir.
Kazaklara karşı da, fırsat bulduklarında kahramanca savaştılar. Ostroh ve Lwow gibi tahkimli şehirlerde direnç güçlüydü; birçok Yahudi bu silahlı savunma sayesinde hayatta kaldı. Ama bu tür savunma fırsatları azdı.

Bununla birlikte, israil halkı her zaman şu gerçeğin farkındaydı:

“Kuvvetle, kudretle değil orduların Rabbi diyor ki, Benim Ruhum’la.” (Zekeriya 4:6)

Bu, onların gerçek parolasıydı.

Bitmek bilmez sürgün içinde, ezici düşmanlıklarla kuşatılmış bir çağda, özgürlük ve insan hakkının adı bile anılmazken, en iyi savunmanın savunmamaktan geçtiğine inandılar.

Eğilmiş baş, sessizlik, göze batmayan varlık ne kadar aşağılayıcı olursa olsun onların kalkanıydı.
Tanrı’nın inayetine ve “düşmanları karşısında sonsuza dek yaşayacağı” vaadine duyulan inanç bu tavrı pekiştirdi.

Yahudiler her fırsatta cesurca savaşacaklardı, ama yine de biliyorlardı ki dua, takva ve Tora bilgeliği, duvarlardan, tüfeklerden ve kılıçlardan daha sağlam bir siperdi.

Kurtuluş yolları kesilmişti.
Polonyalı savunucular bile Yahudilere ne yapacağını bilemiyordu.
Tek başlarına, umutsuz ve yalnız, şehitliğin kutsiyeti, insanlık dışı koşullarda sürdürülmüş bir hayattan daha az korkutucu görünmeye başladı.
Bu bir teslimiyet değil, kutsama eylemiydi cesaretin ve inancın son ifadesi.

Yahudilerin bu katliamlara verdiği tepkiyi şekillendiren bir inanç daha vardı:
Masum ve erdemli olanın ölümü, ulusun günahları için kefarettir.

ishak’ın kurban edilmesi, Nadav ile Avihu’nun ölümü, peygamberlerin “Rabbin acı çeken hizmetkarı” olarak yakubu betimlemesi ve Tapınak’taki kurban hizmetleri hepsi bu inancı beslemişti.

Bu yüzden, Yahudiler için ölüm bir kefaret ve arınma anlamına geldi.
Bu teolojik düşünce öylesine kökleşmişti ki, en sade, en eğitimsiz Yahudi bile bu dersi anlıyor ve hayatını, “daha iyi bir yarın” inancıyla feda ediyordu.

Rabbi Hanover’in kroniğinde şu sözlerle yankılanır bu ruh:

“Kutsal Olan, O’nun yüceliği eksilmesin, adaletsizce hükmeder mi?
Fakat diyebiliriz ki, Tanrı kimi severse onu sınar.
Çünkü Kutsal Tapınak yıkıldığından beri, her kuşakta doğrular, halkın günahları uğruna ölümle yakalanır.”

Hahamların Halkla Birlikte Çektiği Acı

Chmielnicki ile Polonyalılar arasındaki kısa süreli ateşkes, 1649 baharında bozuldu.
Kazak ordusu kuzeye yürüdü, Litvanya sınırına dayandı.
Ama ordu dağılmıştı, her cepheyi tutamıyordu.
Dahası, Tatar müttefikleri altın ve Polonya vaatleriyle taraf değiştirdi; Kazakları yüzüstü bırakıp Polonyalılarla birleşti.

Umutsuz kalan Chmielnicki, Polonyalılarla anlaşma yoluna gitti ve Zborow Antlaşması (1649) imzalandı.

1649’daki Nemirov Katliamı’nda 6.000 Yahudi öldürüldü; nehirler kana bulandı. Bunun anısına, 1650’de Dört Ülke Konseyi, 20 Sivan gününü ulusal oruç günü ilan etti.

Kazak isyanı 1651’de tekrar alevlendi ama Polonyalılar tarafından Beresteczko Muharebesi’nde bastırıldı.
Bu kez roller tersine döndü: galip Polonyalılar, Kazaklarla işbirliği yaptıkları iddiasıyla Yahudilerden öç aldı.

1652’de Tatarlar yeniden taraf değiştirip Chmielnicki’ye katıldılar; ardından veba Polonya’yı vurdu.
Yalnızca Krakow’da binlerce Yahudi hastalıktan öldü.

Beş yıl süren bu cehennem, Yahudi topluluklarını dağıttı.
Birçoğu Rusya, Litvanya, Almanya ve Balkanlara kaçtı.

O dönemin önde gelen hahamlarından biri Rabbi Yehoshua Heschel (1596?–1664) idi.
Halk arasında “Rebbe Reb Heschel” diye bilinir, Lublin’de büyük bir yeşiva yönetirdi.

1649’da Lublin’den kaçmak zorunda kaldı; ardından Krakow’da okulu yeniden kurdu ve sürgün Yahudiler için yardım toplamak amacıyla Viyana’ya kadar gitti.

En önemli öğrencilerinden Rabbi David HaLevi Segal, Şulhan Aruh üzerindeki ünlü Taz (Turei Zahav) yorumunun yazarıydı.

Ostroh’taki hahamlık görevinden kaçıp Moravya’ya sığındı, yoksulluk içinde yaşadı.
1658’de Lwow’a dönüp yeniden yeşiva açtı, ama 1664’teki pogromda iki oğlunu kaybetti. 1667’de öldüğünde, hem kendi acılarının hem kuşağının yasını tutuyordu.

Bir diğer büyük bilgin, Rabbi Shabsai Cohen (Shach) idi.
Henüz 24 yaşındayken Sifsei Cohen adlı halahik eserini yayımlamıştı.
Vilna’dan kaçarak Moravya’ya sığındı; 20 Sivan’ı anma orucu olarak kutsadı, dua ve ağıtlar yazdı.
Genç yaşta, köklerinden uzakta, kuşağının felaketleriyle yıpranarak öldü.

Bu büyük hahamlarla birlikte, Rabbi Ephraim Cohen, Rabbi Yaakov Zak, Rabbi Menachem Mendel Krochmal ve Rabbi Nathan Hanover da Moravya’ya kaçtı.
Hepsi kendi topluluklarında lider oldular ama büyük acılar yaşadılar.
Bu sürgün, Polonya Yahudiliğini Kazakların yenilgisinden sonra bile derinden zayıflattı.
© copyright 2005 - 2026