bugün
- şeriatı savunan begüm polat'ın şaplak şovu50
- senin manita evleniyormuş diye mesaj atan arkadaş7
- fatma betülüm yapmaz10
- edirne'ye gidip muslettin amca'nın elini öpmek5
- çok kaslı erkekleri beğenmiyorum diyen kezban5
- beni gammazlayan sonda ile gezsin inşallah3
- sinirlenen dilenci kadın6
- abd de bıçaklar çekildi iddiası4
- götü yere yakın olandan korkacaksın3
- lanet olsun adamım ben gidiyorum buralardan3
- 6 kasım dünya galatasaraylılar günü6
- iyi menemenin sırrı22
- türkiye azerbaycan ilişkileri3
- fatma betül sayan kaya18
- akp seçmeni3
- serdar ortaç tiktokta2
- cumaya gitmeyen yazarlar ifşa platformu2
- dünyanın sonu2
- yaşlandıkça kuşkulu bir adam olmak2
- flavio bolsonaro'nun brezilya'dan kaçışı4
- son 3 ayın en başarılı gammazları2
- klodyan klod duruşu2
- sabahları nefret edilen şeyler6
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı88
- fatma betül sayan kaya'nın tutuklanması2
- hayati yazıcı2
- insanlık nasıl geliştirilebilir13
- sevgilinin mantarlı ayak parmak arası3
- ayakla üzüm ezen kızlar3
- boğaz ağrısı5
- bu yazar sadece kadın yazarlardan mesaj alıyor3
- dizilerde herkesin holding patronu olması2
- fon krizi kimin üstüne yıkılacak22
- yorik'in kafatasına mum dikmek4
- 5 kasım 2026 celtic beşiktaş maçı11
- bitlis'te oğluna filistin ismini koyan adam28
- misafir terliği kokusu2
- sözlüğün yeni tasarımı14
- beşiktaş6
- nasıl hissettiğimi kimse anlamıyor3
- her sorunun çözümü2
- haram para2
- muslettin amca23
- fon vurgunu4
- kötüye bir şey olmaz5
- yüz gerdirme ameliyatı olan doktorun ölmesi2
- murat ünalmış2
- beyaz ekmek yemenin varoşluk olması11
- gece gelen açlık7
- hayatın anlamı ne7
bir ara ankara'da yaşarken tam tamına kırk beş sayfalık bir kitap yazmıştım. bilgilerim varabileceğim son noktadaydı. artık o ana kadar ki yaşanmışlıkları kusmanın zamanı gelmişti diye düşünerek gidip bir daktilo aldım ve önüne oturup hiç başımı kaldırmadan bir sürü kağıdı doldurup bitirdim. benzersiz bir kitaptı. yazıp yazabileceğim en iyi cümlelerdi, anlatmak istediklerime en iyi örneklerdi. ama büyük bir hata yapmıştım. o kadar kendime özgü yazmıştım ki, birçok cümlenin ancak yarısı kağıdın üstündeydi ve kıçlarında da bir sürü üç nokta... insanlardan beklemiştim cümlelerimi bitirmesini. fazlasıyla kopuk bir yazıydı. kağıtları bir zarfa koydum ve yayınevine gönderdim, üzerine ankara'daki adresimi yazdıktan sonra.
bir, bir buçuk ay geçti ve o adresten, daha doğrusu ankara'dan ayrıldım. bir yanıtın gelip gelmediğini bile öğrenemedim. ve ilgilenmedim. hatta yazdıklarımın bir kopyası bile yoktu bende. ama dediğim gibi, en büyük hatam insanlardan cümlelerimi bitirmelerini beklemekti. hayatımın belli bir dönemine kadar hep böyle yaptım zaten. gözlerinin içine baktım beni bilsinler diye. kadınlardan bunu bekledim. birisi gelip de ''evet, ben seni tanıyorum'' desin diye. ve o kadına aşık olacaktım. sırf bu sihirli gün için bir sürü diyalog hazırlamıştım kafamda. ama sonra anladım ki böylesine insanlar yoktu. olsalar bile kitap okumuyorlardı. kimseyi tanımıyorlardı. ve temel olarak bir yaratıcıyı kabul ederek şöyle düşünüyordum o zamanlar; ''benden sadece bir tane yollamış dünyaya. milyarlarca insanda bir! ne kadardı dünya nüfusu? 7 milyar mı? 7 milyarda bir. çiftleşip de çoğalmamam için. sadece bir tane. çoğaldığımız takdirde yapabileceklerimiz mantığa bir hayli aykırı olacağından sadece bir tane yollamış benden...''
aslında bana benzeyen biri daha vardı. çocukluk arkadaşım. beraber şehir şehir dolandığımız kan kardeşim. her ne kadar farklı olduğumuz yerler çok olsa da, benziyordu bana az da olsa. düşünceleri, teorileri.. ama onu da kendi teorime uydurmuştum. işte, demiştim. belki bir değil, iki kişiyiz. ama ikimiz de aynı cinsiyetteyiz. mutlak güç hâlâ çoğalmamızı istemiyor..
aslında çoğalma hikayeleri biraz düşünüldüğünde bir hayli ilginç yerlere geliyor. kutsal din kitaplarını temel alalım. din kitapları ilk insandan söz eder. hz. adem'den. ve kaburgasından türemiş hz. havva'yı anlatır. ancak üreyerek çoğalmalarını ve o çocukların da kendi aralarında üreyerek çoğalmalarını düşünürsek, ortaya şöyle bir tablo çıkar. ilk insan adem ve havva normal insanlardı. onların çocukları da öyle. ancak torunları pek de öyle olamazlar. akraba ilişkisinin ürünü olan torunlar normallikten anormalliğe geçmeye başlamışlardı. ve kuşaklar boyunca sürerek bugüne kadar geldi söz konusu çoğalma. anormallik katılaştı ve normal olarak algılanmaya başladı. kardeşler arası ilişkilerden meydana gelen çocukların yarattıkları kuşak sakat olarak dünyada yaşamaya başladı. ve bugün düşündüğümüzde, ilk insanlar belki de şu anki biz insanlardan çok daha farklıydı. belki de altı tane parmağı vardı. belki dört kolu vardı. üç bacaklıydı belki de. tabi bu işin esprisi, ya da gerçektir bilemiyoruz ama emin olmasak dahi, bizlerden kesin olarak farklı olduklarını söyleyebiliriz. gerçek şu ki, dünyaya binlerce yıldır hakim olan insanlık, sakat bir ırktır. hastalıklıdır. kardeşlerin birbirleriyle üremesinden ortaya çıkmıştır. ve bir gerçek daha var. o da, dünyaya gelen, bilimin hasta olarak nitelendirdiği çocukların, sakatların, delilerin, otistiklerin, spastiklerin vs. özürlü olarak tanımlanabilecek bu insanların aslında adem ve havva gibi görünebilme, gerçek atalarımız olma ve insanın ilk yaratıldığı biçimde olma ihtimalidir.
her neyse. kurduğum bu düşünceler zinciri tamamen bir noktadan çıkan ve sadece zaman öldürmek için tarafımca uydurulmuş bir fikirler bütünüdür. kendi deliliğime bulduğum bahanelerdir. ciddiye almayın yani. bunlar, beynimin ara ara gelen kemirilme seslerini bastırmaya yarayan melodilerdir. bütün bunlar sadece bir şey içindir. anormal, normal, iyi, kötü, çirkin, güzel ve benzer sıfatların var olamayacaklarını kanıtlamak. tabii böylesi bir kanıtı sadece ben görüyorum. ama belki bir gün başkaları da hisseder. başka insanlar da benden sonra anlarlar mevut insan ırkının sakat olduğunu. anlarlar belki de, delilerin dünyanın geçek efendileri olma ihtimalini..
dünyaya benden bir tane yollandığını düşündüğümü söylemiştim. çoğalmamam için. sonra bana benzeyen çocukluk arkadaşımdan bahsetmiştim. ama aynı cinsiyetten. ve bir kadının bana bakıp, beni tanımasını beklediğimi, varsa öyle biri aşık olacağımı söylemiştim. ve bana benzeyen, hatta oldukça benzeyen bir kadın çıktı karşıma çok uzun zaman sonra. beni tanıyan.. evet beni tanıdı, çünkü ben de kendisini tanıdım. çünkü biz aynıydık. aynı bant aralığında yayın yapan iki ayrı teleporttuk. dolayısıyla yollarımız bir yerde kesişti, biz ne olduğunu anlamadan. sanki yıllardır tanıyormuş gibiydik, henüz bir şey yaşamadan.
yanımda o vardı, delilikten normalliğe geçmeye karar verdiğimde. ya da normallikten deliliğe. bildiğim tek şey, beni iyi idare etmiş olması. arada kendisini zorlamış olsam da, gitmeyip yanımda kalması.
dışarda hafif rüzgar var. yıldız yok. yanımda son dal sigara var, başka da yok. her gün yaşıyoruz bir şeyler, benim yaşadıklarım bugün aklımda yok. ama son bir saati hatırlıyorum. oturdum masama, açtım burayı ve yazmaya başladım sondan ikinci sigaramı yaktıktan sonra:
''bir ara ankara'da yaşarken...''
bir, bir buçuk ay geçti ve o adresten, daha doğrusu ankara'dan ayrıldım. bir yanıtın gelip gelmediğini bile öğrenemedim. ve ilgilenmedim. hatta yazdıklarımın bir kopyası bile yoktu bende. ama dediğim gibi, en büyük hatam insanlardan cümlelerimi bitirmelerini beklemekti. hayatımın belli bir dönemine kadar hep böyle yaptım zaten. gözlerinin içine baktım beni bilsinler diye. kadınlardan bunu bekledim. birisi gelip de ''evet, ben seni tanıyorum'' desin diye. ve o kadına aşık olacaktım. sırf bu sihirli gün için bir sürü diyalog hazırlamıştım kafamda. ama sonra anladım ki böylesine insanlar yoktu. olsalar bile kitap okumuyorlardı. kimseyi tanımıyorlardı. ve temel olarak bir yaratıcıyı kabul ederek şöyle düşünüyordum o zamanlar; ''benden sadece bir tane yollamış dünyaya. milyarlarca insanda bir! ne kadardı dünya nüfusu? 7 milyar mı? 7 milyarda bir. çiftleşip de çoğalmamam için. sadece bir tane. çoğaldığımız takdirde yapabileceklerimiz mantığa bir hayli aykırı olacağından sadece bir tane yollamış benden...''
aslında bana benzeyen biri daha vardı. çocukluk arkadaşım. beraber şehir şehir dolandığımız kan kardeşim. her ne kadar farklı olduğumuz yerler çok olsa da, benziyordu bana az da olsa. düşünceleri, teorileri.. ama onu da kendi teorime uydurmuştum. işte, demiştim. belki bir değil, iki kişiyiz. ama ikimiz de aynı cinsiyetteyiz. mutlak güç hâlâ çoğalmamızı istemiyor..
aslında çoğalma hikayeleri biraz düşünüldüğünde bir hayli ilginç yerlere geliyor. kutsal din kitaplarını temel alalım. din kitapları ilk insandan söz eder. hz. adem'den. ve kaburgasından türemiş hz. havva'yı anlatır. ancak üreyerek çoğalmalarını ve o çocukların da kendi aralarında üreyerek çoğalmalarını düşünürsek, ortaya şöyle bir tablo çıkar. ilk insan adem ve havva normal insanlardı. onların çocukları da öyle. ancak torunları pek de öyle olamazlar. akraba ilişkisinin ürünü olan torunlar normallikten anormalliğe geçmeye başlamışlardı. ve kuşaklar boyunca sürerek bugüne kadar geldi söz konusu çoğalma. anormallik katılaştı ve normal olarak algılanmaya başladı. kardeşler arası ilişkilerden meydana gelen çocukların yarattıkları kuşak sakat olarak dünyada yaşamaya başladı. ve bugün düşündüğümüzde, ilk insanlar belki de şu anki biz insanlardan çok daha farklıydı. belki de altı tane parmağı vardı. belki dört kolu vardı. üç bacaklıydı belki de. tabi bu işin esprisi, ya da gerçektir bilemiyoruz ama emin olmasak dahi, bizlerden kesin olarak farklı olduklarını söyleyebiliriz. gerçek şu ki, dünyaya binlerce yıldır hakim olan insanlık, sakat bir ırktır. hastalıklıdır. kardeşlerin birbirleriyle üremesinden ortaya çıkmıştır. ve bir gerçek daha var. o da, dünyaya gelen, bilimin hasta olarak nitelendirdiği çocukların, sakatların, delilerin, otistiklerin, spastiklerin vs. özürlü olarak tanımlanabilecek bu insanların aslında adem ve havva gibi görünebilme, gerçek atalarımız olma ve insanın ilk yaratıldığı biçimde olma ihtimalidir.
her neyse. kurduğum bu düşünceler zinciri tamamen bir noktadan çıkan ve sadece zaman öldürmek için tarafımca uydurulmuş bir fikirler bütünüdür. kendi deliliğime bulduğum bahanelerdir. ciddiye almayın yani. bunlar, beynimin ara ara gelen kemirilme seslerini bastırmaya yarayan melodilerdir. bütün bunlar sadece bir şey içindir. anormal, normal, iyi, kötü, çirkin, güzel ve benzer sıfatların var olamayacaklarını kanıtlamak. tabii böylesi bir kanıtı sadece ben görüyorum. ama belki bir gün başkaları da hisseder. başka insanlar da benden sonra anlarlar mevut insan ırkının sakat olduğunu. anlarlar belki de, delilerin dünyanın geçek efendileri olma ihtimalini..
dünyaya benden bir tane yollandığını düşündüğümü söylemiştim. çoğalmamam için. sonra bana benzeyen çocukluk arkadaşımdan bahsetmiştim. ama aynı cinsiyetten. ve bir kadının bana bakıp, beni tanımasını beklediğimi, varsa öyle biri aşık olacağımı söylemiştim. ve bana benzeyen, hatta oldukça benzeyen bir kadın çıktı karşıma çok uzun zaman sonra. beni tanıyan.. evet beni tanıdı, çünkü ben de kendisini tanıdım. çünkü biz aynıydık. aynı bant aralığında yayın yapan iki ayrı teleporttuk. dolayısıyla yollarımız bir yerde kesişti, biz ne olduğunu anlamadan. sanki yıllardır tanıyormuş gibiydik, henüz bir şey yaşamadan.
yanımda o vardı, delilikten normalliğe geçmeye karar verdiğimde. ya da normallikten deliliğe. bildiğim tek şey, beni iyi idare etmiş olması. arada kendisini zorlamış olsam da, gitmeyip yanımda kalması.
dışarda hafif rüzgar var. yıldız yok. yanımda son dal sigara var, başka da yok. her gün yaşıyoruz bir şeyler, benim yaşadıklarım bugün aklımda yok. ama son bir saati hatırlıyorum. oturdum masama, açtım burayı ve yazmaya başladım sondan ikinci sigaramı yaktıktan sonra:
''bir ara ankara'da yaşarken...''
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar