bugün
- sözlük hanımlarının bugünkü kıyafetleri40
- ilk sıra arkadaşınız ne yapıyor6
- kadınlar nasıl giyinmeli sorunsalı13
- gece gelen yemek yapma isteği4
- kale3112'nin çalıştığı binaya saldırı düzenlemek6
- queen ravenna sözlüğün kraliçesidir14
- acıktım ne yesem3
- nasıl açık oylarız4
- emecek bor çift göğüs bile bulamamak7
- bir erkeğin bir kadınla lahmacun yemesi14
- fon vurgununu eleştiren imama erişim engeli4
- terhis oluyorum sözlük21
- trafikte korna çalmanın işlevi7
- gece 2 de yatıp sabah 6 da kalkmak3
- bizde arkadaşın karısına yanlış olmaz4
- ne bu fon vurgunu2
- gecenin şarkısı4
- uyudunuz mu arkadaşlar9
- bir sözlük yazarına kahve ısmarlamak12
- kombiler açıldı mı arkadaşlar8
- 20078
- en güzel geçen yıllar4
- çok yorgun geçirilen bir günün ardından6
- sözlükten buluştuğu kızın göğüslerini çalan adam5
- levent yüksel4
- tablacı köftesi3
- damar patlatan hemşire uyuzluğu2
- gece vardiyası yazarlar3
- yalnız kalma lüksü2
- akıllı telefon kullanan erkek9
- vajinanın tatsız tuzsuz olması6
- sözlüğe nasıl başladınız2
- tek başına kafede kahve içmek2
- mekke anlaşması'nın tbmm den geçmesi6
- olgun erkek vs şakacı erkek3
- camilerdeki ayak kokusu11
- chatgpt'nin bir erkeği mutlu etmesini bilmesi12
- yersiz şaka2
- fm27 takım önerileri2
- aleksey batrakov22
- öbür sözlükte sözlüğümüzü karalayan karaktersz3
- masklavi'yi ehonomi çoh eyi derken görmek20
- deveciolpeyy4
- münafık11
- victor osimhen9
- cumaya gitmeyen yazarlar ifşa platformu21
- 20053
- şeriatı savunan begüm polat'ın şaplak şovu49
- 4 kasım 2026 fenerbahçe liverpool maçı92
- memeniz açık kalmış2
balığı sevdiğini unutmamışım, kimi zaman belleğimdeki han'a giderken, balıkçıların önünde hala gölgen duruyor mu diye dönüp bakıyorum. seni göremiyorum tabii, görüyorsam kırmızı tablaların üstünde kulakçıkları ağır ağır inip kalkan sazanları, turnaları, ya da çinakopları görüyorum. hüzünlü bir sessizliğin içinden, gözlerime hüzünle bakıyorlar.
kimi zaman, sana diyeceklerimi tutup onlara desem diyorum, sana susacaklarımı onlara sussam, sonra sen gelip bir sazan seçsen sözgelimi, kırmızı bir çekime kapılıp gene o bakkaldan bir şişe şarap alsan ve yavaş yavaş eve doğru yürüsen... sen böyle yaptığına göre, günlerden pazardır nasılsa, gürültüsünü cumarteside bırakan caddeler upuzun serilmiş dinleniyorlardır ve zaman senin gözünde o an caddeler kadar geniştir. sen bu genişliğin içinde, sazanla sevişeceğini bilmesen de hissediyorsundur. kimseciklere göstermediğin bir sözlükte, yoklar toplamıdır çünkü bir sazan. ama sen bunu bir türlü itiraf edemezsin kendine. ben de edemem elbette; bize göre en büyük itiraf, kimi zaman gitgide derinleşen bir sessizlik kuyusunun içinden, yeryüzüne ölü bir sazan gibi bakmaktır. yalnızca bakmak.
derken eve varsan, diyorum; binlerce kez inip çıktığın merdiven basamaklarını bir kez daha çıksan. kapıyı açarken dünyanın kapılarını düşünsen ve nedir desen, kapı? sonra, kapıdan ev sözcüğüne geçecekken, birdenbire onun içinde bulsan kendini; bir koca ve baba tekrarının içinde, bulanık çizgilerle... o sırada, karın, "ne bulursun bu pis kokulu balıkta?" dese ve sen ona aldırmadan sazanı tezgahın üstüne upuzun yatırıp eline bıçağı alsan. deriden önce, karının homurtusunu sıyırıp atsan balığın sırtından. bir an dursan sonra, dursan ve balığın duruşunda çalkalanan göl kokusunu içine çeksen. bir süre, özlemle denizde geçen gecelerini düşübseb. hangi denizdi orası, desen kendi kendine, hangi geceydi, hangi dünya ve kimdim ben? o kimdi peki, var mıydı, yoksa belleğimde mi yaşamıştı? işte tam o sırada, birden kımıldasa sazan, yeşermeye başlamış bir öykü çekirdeği gibi kımıldasa ve sen bu kımıltıyı okusan. gringo, desen sessizliğin kemiklerine işleyen bakışlarınla; neredesin gringo?
o an, kabanını giyip caddelere çıksan artık, gelip balıkçıların önünden beni alsan. birlikte, düşten kaçmış iki çocuk gibi han'a doğru yürüsek.
körkütük şarapçı kesildiğim yıllarda seninle, duvarlarından geyik boynuzuna benzeyen dallı budaklı şamdanlar sarkan o alacakaranlık yerde tanışmıştık biliyorsun. titrek mum ışıklarının altında sürekli biçim değiştiren, göz deliklerine kırmızı ampuller yerleştirilmiş birçok mask vardı çevremizde; oraya buraya yorgun çarıklar asılmıştı ve bedenlerinin yarısı gölgeden oluşan garsonlar, boşlukta yüzen masaların arasında birer hayalet gibi geziniyorlardı.
hatırlarsan, biz, duruşuna düşsel gıcırtılar yakıştırdığımız tozlu bir çıkrığın dibine oturmuş, bir yandan ellerimizi belli belirsiz aydınlatan beyaz leblebiyle bira içiyor, bir yandan da masmavi susuyorduk. zamanlardan yaratılmış bir mekandaydık sanki, her şeyi aynı anda, ancak susarak yaşayabiliyorduk. gene de sen arada bir aynaya bakıyordun. kendini yokluyordun belki, hala yaşayıp yaşamadığına şöyle bir göz atıyor, masaya abanan bedenini gördükçe de kendi gözünden biraz daha siliniyordun. biliyorum, elinden gelse, her şeye karışıp başka gözlerden de silinecektin. renklerin ardına gizlenmiş bir renk gibi tıpkı. ama, silinemiyordun ve vardın. üstelik, hem aynada, hem de masadaydın. iş arkadaşlarının gönlündeydin elindeki kahverengi çantayla. onlarla birlikte şehrin her köşesine dağılmıştın; çocuğunun geçmişinde ve geleceğindeydin; karının aklındaydın, kitapçıların bilgisayarındaydın. öyle çoktun ki, yoktun.
gözlerinse maviydi, nereye bakarsan bak, iki damla deniz içini çeke çeke kendini martısızlığa vuruyordu. zaten, iki martısızdık biz; o gün han'da çalınan şarkılar şarkı değil, içimizdeki yosunların iniltisiydi. ağır ağır kum evrenleri çöküyordu içimize. bir şeylerin altında kayboluyorduk bu yüzden; han'ın önünden gelip geçen insanların sözgelimi, bir bakışın, düşlerimizi paramparça eden bir sesin, kokuşan ilişkilerin, her gün tozu alınan yalanların...
saatler sonra, poe'nun öykülerini konuşmaya başladığımızda, kum göçüklerinin kocaman karanlığı vardı sesimizde. kum kosterleri morg sokağı'na dalmıştı kuşkusuz ve garsonlar birer denizci hayaletine benzemişlerdi. han denizdeydi sanki, hepimiz, yavaş yavaş karanlık suların geleceğine doğru sürükleniyorduk.
şimdi düşünüyorum da, bizi poe'ya sürükleyen şey han'ın gizemli havası mıydı, yoksa poe'dan söz edeceğimiz için mi orayı seçmiştik bilemiyorum. gerçi, sonraki günlerde de gittik han'a, hatta bunu bir geleneğe dönüştürdük. ama, ilk günkü gibi beyaz leblebiyle bira içmiyorduk artık, herkes kendi içkisine dönmüştü. üstelik, garsonlar sana rakı bana şarap getirdikçe, geçmişteki biraların tadı hızla bozulmuştu, artık biliyorduk ki, o biralar şişelenmiş birer uzlaşmaydı.
işte, her şey bunu anlamakla başladı bence. hiç kimsenin uzlaşma anında kendisi olamayacağını düşünerek, tanışmamızı kocaman bir yalana benzetiyordum. bu durumda, şamdanlar da yalandı hiç kuşkusuz, masklar, garsonlar, o çarıklar, masalar ve sandalyeler de yalandı. hatta, han bile öyleydi. poe'ysa, yazdıklarının ne denli gerçek olduğuna bakılırsa, zaten yalandı. çünkü, biz hiç poe'yu konuşmamıştık. gringo, senin yazarların başka, benimkiler başkaydı. gene de, han dediğim han, aylarca karanlık suların geleceğine doğru sürüklenmişti. iki yolcuyduk onun içinde, sıkıntılarını giyinip kuşanmış, iki suskun yolcu... sonunda, gide gide ben kendi kıyılarıma çıktım kederimle; sense meksika'ya. artık fuentes'in düşünden kaçmış mavi bir gringo'ydun; sınırı geçecek ve bile bile ölüme gidecektin.
gittin de.
bir gün han'da buluştuğumuzda sınırın öteki yanındaydın ve her şeyi oradan anlatıyor, oradan susuyordun. bir kızı sevmiştin, düş gibi, durunca sular yürüyen, gülünce güller gülen, sesiyle ısınıp ateşiyle üşüdüğün bir kızı. sevmiştin işte, hepsi bu kadar. sonrasını anlatmadın gringo, seni yalnızca sınırı geçerken gördüm. derken, ortalık birdenbire toza dumana boğuldu ve sen atınla birlikte gözden kayboldun. gerçekten gringo muydun, doya doya ölebildin mi, yoksa o toz duman seni gene sınırın bu yakasına mı attı bilemiyorum.
han'a doğru yürüsek, demiştim gringo... sakarya'nın bira kokulu sokaklarını geçip oraya vardığımızda sen, olup biteni anlattığın yere kadar yeniden anlatsan, susarak. sınırı aşıp yeniden geri geldim ve bu yolculuk eski yerimi daha katlanılmaz kıldı, desen sözgelimi. ben de bu sözlerin altını imzalasam bakışlarımla. sonra, aynı anda han'a baksak seninle; artık yerinde yeller esen han'a, içimizi çekerek.
derken ben, hiç düşündün mü, desem sana; ya fuentes koca gringo' yu sınırın öteki yanında yazdıysa?
hasan ali toptaş
(bkz: ölü zaman gezginleri)
kimi zaman, sana diyeceklerimi tutup onlara desem diyorum, sana susacaklarımı onlara sussam, sonra sen gelip bir sazan seçsen sözgelimi, kırmızı bir çekime kapılıp gene o bakkaldan bir şişe şarap alsan ve yavaş yavaş eve doğru yürüsen... sen böyle yaptığına göre, günlerden pazardır nasılsa, gürültüsünü cumarteside bırakan caddeler upuzun serilmiş dinleniyorlardır ve zaman senin gözünde o an caddeler kadar geniştir. sen bu genişliğin içinde, sazanla sevişeceğini bilmesen de hissediyorsundur. kimseciklere göstermediğin bir sözlükte, yoklar toplamıdır çünkü bir sazan. ama sen bunu bir türlü itiraf edemezsin kendine. ben de edemem elbette; bize göre en büyük itiraf, kimi zaman gitgide derinleşen bir sessizlik kuyusunun içinden, yeryüzüne ölü bir sazan gibi bakmaktır. yalnızca bakmak.
derken eve varsan, diyorum; binlerce kez inip çıktığın merdiven basamaklarını bir kez daha çıksan. kapıyı açarken dünyanın kapılarını düşünsen ve nedir desen, kapı? sonra, kapıdan ev sözcüğüne geçecekken, birdenbire onun içinde bulsan kendini; bir koca ve baba tekrarının içinde, bulanık çizgilerle... o sırada, karın, "ne bulursun bu pis kokulu balıkta?" dese ve sen ona aldırmadan sazanı tezgahın üstüne upuzun yatırıp eline bıçağı alsan. deriden önce, karının homurtusunu sıyırıp atsan balığın sırtından. bir an dursan sonra, dursan ve balığın duruşunda çalkalanan göl kokusunu içine çeksen. bir süre, özlemle denizde geçen gecelerini düşübseb. hangi denizdi orası, desen kendi kendine, hangi geceydi, hangi dünya ve kimdim ben? o kimdi peki, var mıydı, yoksa belleğimde mi yaşamıştı? işte tam o sırada, birden kımıldasa sazan, yeşermeye başlamış bir öykü çekirdeği gibi kımıldasa ve sen bu kımıltıyı okusan. gringo, desen sessizliğin kemiklerine işleyen bakışlarınla; neredesin gringo?
o an, kabanını giyip caddelere çıksan artık, gelip balıkçıların önünden beni alsan. birlikte, düşten kaçmış iki çocuk gibi han'a doğru yürüsek.
körkütük şarapçı kesildiğim yıllarda seninle, duvarlarından geyik boynuzuna benzeyen dallı budaklı şamdanlar sarkan o alacakaranlık yerde tanışmıştık biliyorsun. titrek mum ışıklarının altında sürekli biçim değiştiren, göz deliklerine kırmızı ampuller yerleştirilmiş birçok mask vardı çevremizde; oraya buraya yorgun çarıklar asılmıştı ve bedenlerinin yarısı gölgeden oluşan garsonlar, boşlukta yüzen masaların arasında birer hayalet gibi geziniyorlardı.
hatırlarsan, biz, duruşuna düşsel gıcırtılar yakıştırdığımız tozlu bir çıkrığın dibine oturmuş, bir yandan ellerimizi belli belirsiz aydınlatan beyaz leblebiyle bira içiyor, bir yandan da masmavi susuyorduk. zamanlardan yaratılmış bir mekandaydık sanki, her şeyi aynı anda, ancak susarak yaşayabiliyorduk. gene de sen arada bir aynaya bakıyordun. kendini yokluyordun belki, hala yaşayıp yaşamadığına şöyle bir göz atıyor, masaya abanan bedenini gördükçe de kendi gözünden biraz daha siliniyordun. biliyorum, elinden gelse, her şeye karışıp başka gözlerden de silinecektin. renklerin ardına gizlenmiş bir renk gibi tıpkı. ama, silinemiyordun ve vardın. üstelik, hem aynada, hem de masadaydın. iş arkadaşlarının gönlündeydin elindeki kahverengi çantayla. onlarla birlikte şehrin her köşesine dağılmıştın; çocuğunun geçmişinde ve geleceğindeydin; karının aklındaydın, kitapçıların bilgisayarındaydın. öyle çoktun ki, yoktun.
gözlerinse maviydi, nereye bakarsan bak, iki damla deniz içini çeke çeke kendini martısızlığa vuruyordu. zaten, iki martısızdık biz; o gün han'da çalınan şarkılar şarkı değil, içimizdeki yosunların iniltisiydi. ağır ağır kum evrenleri çöküyordu içimize. bir şeylerin altında kayboluyorduk bu yüzden; han'ın önünden gelip geçen insanların sözgelimi, bir bakışın, düşlerimizi paramparça eden bir sesin, kokuşan ilişkilerin, her gün tozu alınan yalanların...
saatler sonra, poe'nun öykülerini konuşmaya başladığımızda, kum göçüklerinin kocaman karanlığı vardı sesimizde. kum kosterleri morg sokağı'na dalmıştı kuşkusuz ve garsonlar birer denizci hayaletine benzemişlerdi. han denizdeydi sanki, hepimiz, yavaş yavaş karanlık suların geleceğine doğru sürükleniyorduk.
şimdi düşünüyorum da, bizi poe'ya sürükleyen şey han'ın gizemli havası mıydı, yoksa poe'dan söz edeceğimiz için mi orayı seçmiştik bilemiyorum. gerçi, sonraki günlerde de gittik han'a, hatta bunu bir geleneğe dönüştürdük. ama, ilk günkü gibi beyaz leblebiyle bira içmiyorduk artık, herkes kendi içkisine dönmüştü. üstelik, garsonlar sana rakı bana şarap getirdikçe, geçmişteki biraların tadı hızla bozulmuştu, artık biliyorduk ki, o biralar şişelenmiş birer uzlaşmaydı.
işte, her şey bunu anlamakla başladı bence. hiç kimsenin uzlaşma anında kendisi olamayacağını düşünerek, tanışmamızı kocaman bir yalana benzetiyordum. bu durumda, şamdanlar da yalandı hiç kuşkusuz, masklar, garsonlar, o çarıklar, masalar ve sandalyeler de yalandı. hatta, han bile öyleydi. poe'ysa, yazdıklarının ne denli gerçek olduğuna bakılırsa, zaten yalandı. çünkü, biz hiç poe'yu konuşmamıştık. gringo, senin yazarların başka, benimkiler başkaydı. gene de, han dediğim han, aylarca karanlık suların geleceğine doğru sürüklenmişti. iki yolcuyduk onun içinde, sıkıntılarını giyinip kuşanmış, iki suskun yolcu... sonunda, gide gide ben kendi kıyılarıma çıktım kederimle; sense meksika'ya. artık fuentes'in düşünden kaçmış mavi bir gringo'ydun; sınırı geçecek ve bile bile ölüme gidecektin.
gittin de.
bir gün han'da buluştuğumuzda sınırın öteki yanındaydın ve her şeyi oradan anlatıyor, oradan susuyordun. bir kızı sevmiştin, düş gibi, durunca sular yürüyen, gülünce güller gülen, sesiyle ısınıp ateşiyle üşüdüğün bir kızı. sevmiştin işte, hepsi bu kadar. sonrasını anlatmadın gringo, seni yalnızca sınırı geçerken gördüm. derken, ortalık birdenbire toza dumana boğuldu ve sen atınla birlikte gözden kayboldun. gerçekten gringo muydun, doya doya ölebildin mi, yoksa o toz duman seni gene sınırın bu yakasına mı attı bilemiyorum.
han'a doğru yürüsek, demiştim gringo... sakarya'nın bira kokulu sokaklarını geçip oraya vardığımızda sen, olup biteni anlattığın yere kadar yeniden anlatsan, susarak. sınırı aşıp yeniden geri geldim ve bu yolculuk eski yerimi daha katlanılmaz kıldı, desen sözgelimi. ben de bu sözlerin altını imzalasam bakışlarımla. sonra, aynı anda han'a baksak seninle; artık yerinde yeller esen han'a, içimizi çekerek.
derken ben, hiç düşündün mü, desem sana; ya fuentes koca gringo' yu sınırın öteki yanında yazdıysa?
hasan ali toptaş
(bkz: ölü zaman gezginleri)
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar
© 2005 – 2026 uludagsozluk.com