bugün
- balık etli mi kuru götlü mü2
- milli muharip uçağı kaan3
- alin3
- bu ülkeye başka erdoğan gelmez4
- türk müsün türkiyeli misin12
- nasıl birisiniz6
- mcdonalds nasıl okunur sorunsalı3
- protein ağırlıklı beslenince yaşanan kabızlık14
- çıkma teklifinin eskide kalması4
- beni özleyenler elime mum diksin15
- araba sürerken olmasından en çok korkulan şey5
- ayrılık6
- rüyada nervio yu görmek8
- hırvatistan12
- beyaz keten iç çamaşırı belli ediyor14
- anın görüntüsü16
- yunanistan29
- türkiyeliyim doğruyum çalışkanım5
- ispanya daki göçmen krizi8
- yazarların en son bitirdiği kitap6
- ölüm5
- kadir mısıroğlu rum mu ermeni mi sorunsalı9
- korku filmi izlerken sarılacak birisinin olmaması6
- karadeniz'e neden karadeniz denmiştir2
- gecenin rap şarkısı3
- yazarların ruh hali3
- sözlük yazarlarının akşam yemekleri8
- mutlu kalmak için öneriler6
- favori coldplay şarkınız4
- gecenin şarkısı3
- izmirli kızların met çukuruna düşmesi3
- aylık 511 bin tl iyi para mıdır sorunsalı4
- sırtımı kaşıyan kızlardan hoşlanmam3
- puantiye modasının bokunun çıkması4
- bik bik'in mutfağına konuk olmak27
- her gün alkol almak4
- yeni dünya düzeni4
- arkadaşlar hangi diziye başlasam4
- ilk kez penis gören kız tepkisi2
- japonya23
- yapay zekaya entry yazdırmak5
- yeni gelin adayının çıldırtan talepleri6
- en son aldığınız iltifat14
- türkiyeliyim var mı bir sorun3
- rte'nin yürüme problemi yaşaması3
- sözlüğün canlanması için gerekenler3
- oyum ak partiye3
- sözlükteki derin yapılanma4
- irmik helvası vs un helvası18
- sözlük yazarlarının çok kültürlü olması7
can dündar' ın 14/12/2010 tarihli yazısının başlığıdır. yazı ise şöyle;
""Gece halüsinasyonlar görüyordu. Gözlerini tavana dikmiş yatarken hepten incelmiş uzun parmaklarını duvara doğru uzatıyor, "Beni almaya geldiler. Ayaklarımdan çekiyorlar" diye mırıldanıyordu.
Gelenleri tahmin ediyor, göndermemek için elini sımsıkı tutuyorduk.
Sonucu malum bir ölüm-kalım savaşıydı bu...
Yenileceğimizi bildiğimiz halde çekiştirip duruyorduk.
Ve babam, ne yazık ki, kendisini çağıranların safındaydı.
* * *
Akransızdı çünkü...
Yaşıtları çoktan gitmişti. Her gömdüğü dostuyla, yaşama sevincinden bir parçayı da vermişti toprağa...
Pencere kenarında, "iftihar kaynağı" oğlunun başucundaki fotoğrafına bakarak ve çıkageleceğini umarak yaşıyordu.
Ayakta ölen ağaçlar neslindendi.
"Elden ayaktan düşürmeden al Rabbim" diye yakararak geçirmişti son yıllarını...
Onu tanıdım tanıyalı şıktı ve hastanenin acil asansöründe dağılmış saçlarını toplayacak kadar bakımlı...
Öyle bir hayat sürmüşken bakıma muhtaç halde yatağa düşüp başkalarına külfet olmak istemiyordu.
Yaşama asılmayı değil, yaşadığı kadarına şükretmeyi öğrenmiş, öğretmişti.
"Zor bir hayat sürdüm, ama senin mürüvvetini, düğününü, torunumun büyüdüğünü, başarını gördüm; bana yeter" diyordu.
* * *
Elini bırakmak istemesem de, onu ona rağmen yaşatmanın bencillik olacağını biliyordum.
iki dünya arasındaki bir "terminal"de bekliyorduk.
Ona ihtimamla bakan sevgili doktorlarının yapacağı birkaç operasyon son treni belki biraz geciktirebilirdi, ama yoğun bakımda, tanımadığı hastalar arasında, birkaç ay fazla yaşayacağına, evinde, kendi yatağında, ailesinin kollarında daha azına razı olacağı kesindi.
Zor kararı verdim.
Onu hastaneden alıp eve getirdim. Huzurlu bir final hazırlığına girdim.
Ayağından çekiştirenlere inat, son günlerini, bir veda şölenine çevirdik.
Yatağını salona taşıdık. TRT-Müzik' i açtık. Karısı, oğlu, gelini, torunu, kuşu, yakınları, hepimiz güle oynaya onu mutlu etmeye, acısını dindirmeye çalıştık.
Gözyaşımızı gizlemedik; kahkahamızı da esirgemedik.
Zorda mı? içimizden dualar ettik.
Kederli mi? Annemle kulağına en sevdiği türküyü söyledik:
"Diyeceğim çok amma da, pek kalabalık yerdesin..."
* * *
Bunca yıl diyememiştik diyeceğimizi... Gizlemiştik birbirimizden, acımızı da sevgimizi de...
Boğazımda yarım asırlık bir yumruydu o...
Giderayak o kördüğümü de çözdüm.
Ağırlaştığı gecelerden birinde gözünü açtı, kulağıma "Sonum yaklaştı oğlum. Tanrıma emanet ol" diye fısıldadı.
Eline yapışıp "Bizi bırakma baba" diye hıçkırdım.
"Ağlama oğlum" diyebildi.
Hiç söylenememiş, söylenemedikçe gecikmiş cümlelerim, veda buseleri eşliğinde geldi:
"Seni çok seviyorum baba; sen çok iyi bir baba oldun bana" diyebildim.
"Karşılıklı" sözcüğünü işittim.
Saçını okşadım, yanına yattım.
Onunla böyle güzel vedalaşabilmiş, helalleşebilmiş olmanın huzurunu tattım.
Çok geçmeden, 51 yıllık eşinin göğsünde, dudağının kenarında minicik bir tebessümle verdi son nefesini...
Kışa ayak direyen uzun pastırma yazı bittiğinde babam cansızdı, Can babasız.
* * *
Hiç durmayan saati, torununun bileğinde şimdi...
Onun nabzı attıkça zaman çarkı dönecek ve günü geldiğinde dilerim o da babasını böyle seve okşaya yolcu edecek.""
""Gece halüsinasyonlar görüyordu. Gözlerini tavana dikmiş yatarken hepten incelmiş uzun parmaklarını duvara doğru uzatıyor, "Beni almaya geldiler. Ayaklarımdan çekiyorlar" diye mırıldanıyordu.
Gelenleri tahmin ediyor, göndermemek için elini sımsıkı tutuyorduk.
Sonucu malum bir ölüm-kalım savaşıydı bu...
Yenileceğimizi bildiğimiz halde çekiştirip duruyorduk.
Ve babam, ne yazık ki, kendisini çağıranların safındaydı.
* * *
Akransızdı çünkü...
Yaşıtları çoktan gitmişti. Her gömdüğü dostuyla, yaşama sevincinden bir parçayı da vermişti toprağa...
Pencere kenarında, "iftihar kaynağı" oğlunun başucundaki fotoğrafına bakarak ve çıkageleceğini umarak yaşıyordu.
Ayakta ölen ağaçlar neslindendi.
"Elden ayaktan düşürmeden al Rabbim" diye yakararak geçirmişti son yıllarını...
Onu tanıdım tanıyalı şıktı ve hastanenin acil asansöründe dağılmış saçlarını toplayacak kadar bakımlı...
Öyle bir hayat sürmüşken bakıma muhtaç halde yatağa düşüp başkalarına külfet olmak istemiyordu.
Yaşama asılmayı değil, yaşadığı kadarına şükretmeyi öğrenmiş, öğretmişti.
"Zor bir hayat sürdüm, ama senin mürüvvetini, düğününü, torunumun büyüdüğünü, başarını gördüm; bana yeter" diyordu.
* * *
Elini bırakmak istemesem de, onu ona rağmen yaşatmanın bencillik olacağını biliyordum.
iki dünya arasındaki bir "terminal"de bekliyorduk.
Ona ihtimamla bakan sevgili doktorlarının yapacağı birkaç operasyon son treni belki biraz geciktirebilirdi, ama yoğun bakımda, tanımadığı hastalar arasında, birkaç ay fazla yaşayacağına, evinde, kendi yatağında, ailesinin kollarında daha azına razı olacağı kesindi.
Zor kararı verdim.
Onu hastaneden alıp eve getirdim. Huzurlu bir final hazırlığına girdim.
Ayağından çekiştirenlere inat, son günlerini, bir veda şölenine çevirdik.
Yatağını salona taşıdık. TRT-Müzik' i açtık. Karısı, oğlu, gelini, torunu, kuşu, yakınları, hepimiz güle oynaya onu mutlu etmeye, acısını dindirmeye çalıştık.
Gözyaşımızı gizlemedik; kahkahamızı da esirgemedik.
Zorda mı? içimizden dualar ettik.
Kederli mi? Annemle kulağına en sevdiği türküyü söyledik:
"Diyeceğim çok amma da, pek kalabalık yerdesin..."
* * *
Bunca yıl diyememiştik diyeceğimizi... Gizlemiştik birbirimizden, acımızı da sevgimizi de...
Boğazımda yarım asırlık bir yumruydu o...
Giderayak o kördüğümü de çözdüm.
Ağırlaştığı gecelerden birinde gözünü açtı, kulağıma "Sonum yaklaştı oğlum. Tanrıma emanet ol" diye fısıldadı.
Eline yapışıp "Bizi bırakma baba" diye hıçkırdım.
"Ağlama oğlum" diyebildi.
Hiç söylenememiş, söylenemedikçe gecikmiş cümlelerim, veda buseleri eşliğinde geldi:
"Seni çok seviyorum baba; sen çok iyi bir baba oldun bana" diyebildim.
"Karşılıklı" sözcüğünü işittim.
Saçını okşadım, yanına yattım.
Onunla böyle güzel vedalaşabilmiş, helalleşebilmiş olmanın huzurunu tattım.
Çok geçmeden, 51 yıllık eşinin göğsünde, dudağının kenarında minicik bir tebessümle verdi son nefesini...
Kışa ayak direyen uzun pastırma yazı bittiğinde babam cansızdı, Can babasız.
* * *
Hiç durmayan saati, torununun bileğinde şimdi...
Onun nabzı attıkça zaman çarkı dönecek ve günü geldiğinde dilerim o da babasını böyle seve okşaya yolcu edecek.""
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar