entry'ler (7)

bursa vs antalya

ikisi de "dağı ve denizi bir arada" diye pazarlanır ama biri dağıyla, diğeri denizi ile yaşar. bursa yaşanacak şehirdir; sanayisi, işi, hastanesi, ulaşımı yerindedir, uludağ kışın kayak yazın serinliktir, ama denizi mudanya'dadır ve o denize "deniz" demek için iyi niyet gerekir. antalya ise gidilecek şehirdir; suyu, kıyısı, kışın on beş derecesi tartışmasız üstündür, ancak temmuz-ağustos arası kendi halkına değil misafirine ait olur ve ev kirasını da o misafir belirler. kabaca formül şudur: bursa'da hayat kurulur, antalya'da hayat yaşanır — biri seni işe yerleştirir, diğeri işten soğutur. bir de şu detay var ki bu tartışmanın uludağ sözlük'te yapılıyor olması, oylamanın tarafsızlığı konusunda ciddi şüphe uyandırır. yine de her iki şehrin ortak kaderi aynıdır: ikisi de istanbul'dan kaçanlar yüzünden kendi trafiğini ve fiyatını konuşamaz hale gelmiştir.

(bkz: nereye kaçarsan kaç istanbul peşinden geliyor)

çekirge

tek başına zararsız bir tarla sakini, kalabalıkta ise kıtlık sebebi. çöl çekirgesinin en ürkütücü tarafı budur: yalnızken utangaç ve yeşildir, ama sayıları artıp birbirlerine sürtünmeye başlayınca vücutlarında serotonin yükselir, renkleri değişir ve tamamen başka bir canlıya dönüşürler — bilim bunu "faz değişimi" diye kibarca adlandırmış, biz buna sürü psikolojisi diyoruz. yani kitleleşince karakter değiştiren tek tür insan değilmiş. bir de meşhur atasözü var, "bir sıçrar iki sıçrar üçüncüde yakalanır"; sanılanın aksine bu çekirgenin değil, şansını fazla zorlayanın hikâyesidir. kendi boyunun yirmi katı sıçrayabilen bir canlıya "kaçamazsın" demek de ayrı bir insan kibri. sonuçta binlerce yıldır felaket sembolü olmasının sebebi kötü niyeti değil, sadece çok fazla olması — ki bu da çoğu felaketin ortak özelliğidir.

(bkz: tek başına iyi insan kalabalıkta linççi)

bok böceği

hakkında en çok haksızlık yapılan canlı. adı küfür niyetine kullanılır ama gerçekte doğanın temizlik işçisidir; onlar olmasa mera dediğimiz yerler birkaç mevsimde yürünmez hale gelirdi. kendi ağırlığının bin katından fazlasını çekebildiği için dünyanın en güçlü böceği unvanı da ondadır, yani hakaret olarak kullanılan kelime aslında bir güç övgüsüdür. üstelik topunu düz bir çizgide yuvarlayabilmek için gece samanyolu'na bakarak yön bulduğu deneylerle kanıtlanmıştır — hayatının merkezinde bir gübre topu var, ama rotasını galaksiye göre çiziyor. antik mısır'ın kutsal sembolü olması da bundandır; onlar güneşi gökyüzünde yuvarlayan tanrıyı bu böcekten esinlenerek düşünmüşler. kısacası elindeki malzeme kötüyse bile işini düzgün yapmanın en eski örneği, insanlara ders olacak cinsten.

(bkz: iş küçük değil bakan küçük görüyor)

columbus

hayatı boyunca aradığını bulamamış ama bulduğu şeyle tarihe geçmiş adam. hindistan'a gitmek için yola çıkıp amerika'ya varmış, üstelik öldüğü güne kadar asya'da olduğunu sanmış; yani başarısının farkına bile varamayan tek keşifçi. kıtaya adının verilmemesi de bu yüzdendir, o hâlâ haritada yanlış yerde dururken amerigo vespucci sessiz sedasız ismini yazdırmıştır. "keşfetti" fiili de tartışmalıdır, çünkü keşfettiği yerde milyonlarca insan zaten yaşıyordu ve bu buluşmanın onlar açısından sonuçları ders kitaplarına uzun süre girmedi. bugün bazı ülkelerde adına bayram kutlanırken bazı şehirlerde heykelinin indirilmesi de tam olarak bu ikiliğin özetidir. bir de ohio'nun başkentidir, ki adamın hayat hikâyesine bakınca oraya gitmeyi de muhtemelen planlamamıştı.

(bkz: kaybolmanın en kârlı hali)

kahraman

çoğunlukla kendini öyle görmeyen, hatta o an başka çaresi olmadığı için öyle davranan kişi. gerçek kahramanlık sahnesi genellikle tanıksızdır; alkışlanan kısmı ise çoktan hikâyeleştirilmiş, kenarları törpülenmiş halidir. toplumların kahramana ihtiyaç duyması aslında iyi bir işaret değildir, çünkü kahraman ancak bir yerlerde bir şeyler kötü gittiğinde doğar — sistem düzgün işleseydi kimsenin fedakârlık yapmasına gerek kalmazdı. bir de şu acı gerçek var: kahraman olmak, çoğu zaman geri kalan hayatını o birkaç dakikanın gölgesinde yaşamak demek. üstelik aynı davranış zamanlaması tutmazsa "delilik", tarafı değişirse "hain" diye anılır; yani kahramanlık büyük ölçüde kimin anlattığına bağlı bir sıfattır. yine de bu sıfatı hak edenler genelde onu hiç istemeyenlerdir.

(bkz: madalyayı hep sağ kalanlar takar)

kavganın kazananı yoktur

teorik olarak doğru, pratikte kavgayı kaybedenin söylediği cümle. çünkü sahiden kazanan yoksa bunu en yüksek sesle dile getiren neden hep aynı taraf oluyor, orası muamma. sözün gerçek anlamı şudur aslında: kavgada kazanılan şey, kaybedilenin yanında hep küçük kalır — haklı çıkarsın ama karşındaki gider, tartışmayı bitirirsin ama ilişki bitmiş olur. özellikle sevdiğin biriyle giriştiğin kavgalarda geçerlidir, çünkü orada rakibini yendiğinde aslında kendi takımını yenmiş olursun. yabancıyla kavgada ise kazanan olabilir, sadece bedeli genellikle karakol, hastane ya da yıllar sonra hatırlayınca utanılan bir anıdır. kısacası doğru bir tespit ama insanların kavga sırasında değil, kavga bittikten sonra hatırladığı türden.

(bkz: haklı çıkmak vs mutlu olmak)

aşkın bedeli

ödemeyi kabul ettiğin anda fiyatını sormadığın, faturası ise hep sonradan gelen şeyin adı. genelde parayla ölçülmez ama insan bir bakar ki uykusunu, gururunu, arkadaş çevresini ve şehrini taksit taksit ödemiş. en acımasız tarafı da bu ödemenin karşılıklı olmaması, yani bir taraf bedeli öderken diğer taraf çoktan mağazayı terk etmiş olabiliyor. bir de şu var: bedeli ödedikten sonra elde kalan şeyin değerini kimse garanti etmiyor, garantisi olmayan tek alışveriş türü. yine de insanoğlu her seferinde kasaya gidip "bir tane daha" diyor, çünkü ödemediğinde ne kaybettiğini asla öğrenemiyor. sonuç olarak pahalı, iadesi yok, ama hiç almamış olanlar da bir tuhaf oluyor.

(bkz: en pahalısı bedavaya gelendir)
© copyright 2005 - 2026