bugün
- nickten isim tahmini yapmak9
- sözlüğün şizofren ve sapık dolu olduğu gerçeği15
- caddebostan da bostan yetiştirmek3
- yeğen yerine yiğen diyen insanlar2
- yürüyen bok4
- sözlüğün en yakışıklı yazarı olmak2
- haramidere de haramilik yapmak3
- mohamed salah'ın trabzonspor'a transferi26
- kilolu olmak6
- başlarım böyle hayata deyip akp'ye üye olmak5
- kedin mi var derdin var4
- 2026 2027 sezonu süper lig şampiyonluk yarışı17
- trabzon büyükşehir belediyesi21
- oral süspansiyon3
- sozluk yazarlarinin zengin olmasi2
- sinem dedetaş11
- şaka maka 40'a yaklaşmak7
- zall adlı yazar4
- allah 1 metin 2 rte 33
- masklavi'yi şeriatla yönetilen ülkeye göndermek13
- 6 ağustos 2026 hradec kralove beşiktaş maçı2
- ekşi sözlük dertleşecek insan veritabanı8
- yorgun mermi10
- kemalistler yunanistan'a defolsun8
- mason greenwood11
- sözlükte entrylerini anlamadiginiz kişi15
- otobüsteki en iyi koltuk hangisidir sorunsalı16
- akrabalarla ilişkiyi kes17
- çerçeve yasa7
- batıl inançlar6
- izmirli kızlar neden kıçı açık geziyor sorunsalı11
- üsküdar da başkan vekili seçimi tartışması2
- fetönün siyasi ayağı araştırlsın önergesinin reddi8
- apo hapisten çıkınca ak partililerin tepkisi8
- emret komutanım tahir yüzbaşı5
- trabzonspor5
- abant su3
- 15 temmuz tiyatro mu7
- velvet hanım ile kahve içmek8
- 5 ağustos 2026 fenerbahçe sturm graz maçı18
- kısa boylu olmak6
- g'i l d'e d l'i l y4
- ciddi düşünülen kızın dünya düz demesi6
- yoran insanların ortak özellikleri5
- erdogan'a suikast timi itirafı8
- renault 9 broadway12
- türkiye ve 7 ülkeden israil'e ortak tepki5
- emret komutanım albayın kızı suzi6
- bana onu sormayın domaltmak istiyorum2
- the whirl cold brew3
18.genç benyamin sönmez'le yapılmış bir andante dergisi söyleşisinden bölümler :
bremen'de doğdum. babam müzisyen. 1970'lerde sazını alıp, turist olarak almanya'ya gitmiş, müzik grubu kurup, düğünlerde çalıyordu. sekiz yıl sonra annem de almanya'ya gitmiş. iki kardeşiz. üç yaşındayken, ailem bizlerin atatürk'ün çağdaş türkiye'sinde eğitim alması, bu kültürle büyümesi için geri dönmüş. çocukluğum nasreddin hoca'nın akşehir'inde geçti. yaşamı okulda değil, hayatın içinde öğrendim. otomobillerin arkasına asılıp kenti gezer, nasreddin hoca'nın türbesine ziyaretçilerin attığı paraları toplayıp karpuz ziyafeti çekerdik arkadaşlarımla. çocukluğumdan itibaren para kazanmam gerekti. 9, 10 yaşlarında sokaklarda börek sattım, çıraklık yaptım, evde hazırladığım limonataları otogarlarda sattım, aileme yük olmadan ilkokulu bitirdim. evimizde her zaman müzik vardı. babam eline tamburu alır, annem güzel sesiyle şarkı söyler, ağabeyimle kanun ve darbukayla onlara eşlik ederdik. çocukluğumda oyuncak otomobilim, tabancam olmadı. oyuncaklarım enstrümanlardı: kanun, ut, cümbüş, org, darbuka, tambur, saz, ney, gitar… kanunun üstünde yürür, orgun tuşlarını söker, sazın tellerini koparırdım, babam varlıklı olmamasına karşın, kırılanın yerine yenisini mutlaka alırdı. bana müzik sevgisini o aşıladı. müzik eğitimi almamasına rağmen inanılmaz bir kulağı vardır. evde viyolonsel çalışırken yayımın üstüne sinek konsa onu fark eder! çocukluğunda müzik eğitimi almak istemiş. ancak yaşadığı köy ortamında müzikle uğraşanlara çingene gözüyle bakılırmış ve çok yadırganırmış. kavak ağacından kendi sazını yapıp, gizlice çalarmış.
çocukluğumda babamın küçük bir müzik grubu vardı. grup laleli ile köylerde düğünlere gider, beni de yanında götürürdü. düğün boyunca sahnedeki müzisyenleri imrenerek izler, eve gelince onları taklit etmeye çalışırdım. işte bende sahneye çıkma hevesi o zamanlar başladı. bir gün, babamın müzisyen arkadaşlarından biri yeteneğini fark ederek babama ısrarla ağabeyimi konservatuvara göndermesini tavsiye etmiş. babam önerisine uymuş. ağabeyim mehmet sönmez, ankara devlet konservatuvarı'nı kazanıp, kontrbas bölümüne girdi. belçika'daki uluslararası yarışmalarda birincilik ödülü aldı, belçika kraliyet orkestrası'nda çaldıktan sonra türkiye'ye döndü. şu anda cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası üyesi. ağabeyim konservatuvara girdiğinde ben ilkokul öğrencisiydim. tatillerde eve geldiğinde sürekli müzik dinlerdi. bir gün dinlediği müzik dikkatimi çekti. pikapta şostakoviç'in caz süitleri çalıyordu. eserden çok etkilendim, bütün gün bıkıp usanmadan dinlemeye başladım. ilgimi fark eden ağabeyim beni konservatuvar sınavlarına hazırladı. açıkçası biraz endişeliydim. konservatuvara başlamak demek çocukluğumun bitmesi demekti. bisikletim, mahalledeki arkadaşlarım, annem, babam, her şeyi bırakmak gerekecekti. 13 yaşında hacettepe üniversitesi konservatuvarı sınavlarına girdim, kazanamadım. sınav jürisi ağabeyime, müzik kulağına sahip olmadığımı, kabiliyetsiz olduğumu söylemiş. ortaokula devam ettim. konservatuvara girmeye kararlıydım. ertesi yıl sınavı kazanıp müzik eğitimime başladım. hangi enstrümanı çalmak istediğim sorulduğunda, ismini sevdiğim için viyolonsel dedim. ama ne şeklini ne sesini biliyordum. parmaklarıma bakıldı, viyolonsel sınıfına girmeme karar verildi. elimde kazanma belgesiyle yaylı sazlar atölyesine gittim. çalgımla ilk kez orada karşılaştım. doğrusu, viyola ya da keman sınıfına gönderilsem de şikâyet etmezdim, amaç müzikle uğraşmaktı, piyango viyolonsele vurdu.
konservatuvardaki ilk yıllarımda üst sınıfların çalıştığı eserleri çalarak herkesi şaşırtırdım. yeni başlayanlara kötü örnek olmak istemem ama, gam, etüd, egzersiz hiç çalışmazdım. sabah ellerimi dvorak ile açıp, günü elgar ile kapatırdım. viyolonsel bir tür eğlence aracıydı benim için. en etkilendiğim, rostropoviç'ti. schiff, navarra, fournier, casals'ın albümlerini de hayranlıkla dinler, sadece rostropoviç'i taklit etmeye çalışırdım. 17 yasına geldiğimde, bir viyolonsel yarışması ilanı gördüm. programı, okulda öğrendiklerimizden farklı ve çok ağır eserlerden oluşuyordu. dört ay zamanım vardı. üstelik yarışmadan bir gün önce önemli bir sınava girmem gerekiyordu. hocalarım programın farklılığı nedeniyle yarışmaya katılmama karşı çıktı. sınavı askıya alıp, gizlice yarışmaya hazırlandım. sınav günü geldi çattı. fena halde bocaladım, ezber hatası yaptım, pis notalar saçtım etrafa… rezil bir icraydı kısacası. ertesi gün bilkent üniversitesi'ndeki yarışmaya gittim. jüride amerikalı bir viyolonselci ve gürer aykal'ın yanında, bir gün önce sınavda felaket icramı dinlemek zorunda kalan komisyonun üyesi doğan cangal oturuyordu. birinci oldum. bu sayede bir gün önce okulda şöhretine gölge düşürdüğüm hocam nuray eşen'e de kendimi affettirdim. bu ödülden sonra çok daha ciddi çalışmaya başladım.
hocalarım okuldaki eğitimin bana yetmediğini söyleyip, imkân bulabilirsem yurtdışına gitmemi öneriyordu. bunun yollarını ararken, istanbul'da konser vermem gündeme geldi. eşlikçi piyanist bulamıyordum bir türlü. tavsiye üzerine konservatuvar hocalarından kırgız piyanist gulmira tokombeva'ya ulaştım. yardım etmeyi kabul etti. ilk provada çalışımı çok beğendi. seni moskova konservatuvarı'ndan sınıf arkadaşım, yakın dostum yuri başmet'le tanıştıracağım, dedi. rastlantı olarak, o ay başmet konser verecekti ankara'da. konserinden sonra gulmira'nın evindeki yemeğe davet edildim. yemekten sonra başmet beni dinledi. çok yeteneklisin, iyi bir hocaya ihtiyacın var, dedi. hemen orada cep telefonundan almanya'da hocalık yapan natalia gutman'ı aradı. beni dinlemesi için rica etti. zorlukla da olsa gutman bu talebi kabul etti. o kadar heyecanlıydım ki o akşam hayatımın ilk votkasını yuri başmet'le içtim. bu onunla son karşılaşmamız olmayacaktı...
hocam natalia gutman'ın moskova'daki evinden dünya "star"ları hiç eksik olmazdı, her ay mutlaka birileri yemeğe gelirdi: başmet, tretyakov, lobanov, virsaladze, maisky, masur, ünlü yazarlar, oyuncular… sofra başında uzun uzun sohbet edilirdi. bu güne kadar o evde hangi ünlü müzisyenle tanıştıysam, hepsinde aynı özelliğe rastladım. hayatları büyük zorluklar içinde geçmişti. yılbaşı gecelerini mutlaka gutman ailesi'yle birlikte kutlardık. çok keyiflenince bana döner "haydi benyamin, bizlere türk müziği çal" derdi… bir yılbaşında votkayı fazla kaçırmış olacağım, teklifini kabul ettim. viyolonselle bir taksim yaptım, bayıldı bu müziğe. o da aldı viyolonselini, tek ses çalmaya başladı. ben de taksime devam ettim.
klasik dışında, sıkıcı olmayan her türlü müziği dinlerim. favorilerim: ella fitzgerald, tony bennett, stephan grapelli, art tatum, lara fabian, rozenberg trio, laço tayfa… klasik türk müziği'ni de severek dinler, icra ederim. özellikle dede efendi, tanburi cemil bey'in eserlerini. almanya'da orkestra eşliğinde verdiğim bir konserde bis'e çağrılmıştım. orkestranın çaldığı tek ses üzerine taksim geçip, almanlara hayatlarında belki de ilk defa duydukları bir heyecanı yaşatmıştım.
bremen'de doğdum. babam müzisyen. 1970'lerde sazını alıp, turist olarak almanya'ya gitmiş, müzik grubu kurup, düğünlerde çalıyordu. sekiz yıl sonra annem de almanya'ya gitmiş. iki kardeşiz. üç yaşındayken, ailem bizlerin atatürk'ün çağdaş türkiye'sinde eğitim alması, bu kültürle büyümesi için geri dönmüş. çocukluğum nasreddin hoca'nın akşehir'inde geçti. yaşamı okulda değil, hayatın içinde öğrendim. otomobillerin arkasına asılıp kenti gezer, nasreddin hoca'nın türbesine ziyaretçilerin attığı paraları toplayıp karpuz ziyafeti çekerdik arkadaşlarımla. çocukluğumdan itibaren para kazanmam gerekti. 9, 10 yaşlarında sokaklarda börek sattım, çıraklık yaptım, evde hazırladığım limonataları otogarlarda sattım, aileme yük olmadan ilkokulu bitirdim. evimizde her zaman müzik vardı. babam eline tamburu alır, annem güzel sesiyle şarkı söyler, ağabeyimle kanun ve darbukayla onlara eşlik ederdik. çocukluğumda oyuncak otomobilim, tabancam olmadı. oyuncaklarım enstrümanlardı: kanun, ut, cümbüş, org, darbuka, tambur, saz, ney, gitar… kanunun üstünde yürür, orgun tuşlarını söker, sazın tellerini koparırdım, babam varlıklı olmamasına karşın, kırılanın yerine yenisini mutlaka alırdı. bana müzik sevgisini o aşıladı. müzik eğitimi almamasına rağmen inanılmaz bir kulağı vardır. evde viyolonsel çalışırken yayımın üstüne sinek konsa onu fark eder! çocukluğunda müzik eğitimi almak istemiş. ancak yaşadığı köy ortamında müzikle uğraşanlara çingene gözüyle bakılırmış ve çok yadırganırmış. kavak ağacından kendi sazını yapıp, gizlice çalarmış.
çocukluğumda babamın küçük bir müzik grubu vardı. grup laleli ile köylerde düğünlere gider, beni de yanında götürürdü. düğün boyunca sahnedeki müzisyenleri imrenerek izler, eve gelince onları taklit etmeye çalışırdım. işte bende sahneye çıkma hevesi o zamanlar başladı. bir gün, babamın müzisyen arkadaşlarından biri yeteneğini fark ederek babama ısrarla ağabeyimi konservatuvara göndermesini tavsiye etmiş. babam önerisine uymuş. ağabeyim mehmet sönmez, ankara devlet konservatuvarı'nı kazanıp, kontrbas bölümüne girdi. belçika'daki uluslararası yarışmalarda birincilik ödülü aldı, belçika kraliyet orkestrası'nda çaldıktan sonra türkiye'ye döndü. şu anda cumhurbaşkanlığı senfoni orkestrası üyesi. ağabeyim konservatuvara girdiğinde ben ilkokul öğrencisiydim. tatillerde eve geldiğinde sürekli müzik dinlerdi. bir gün dinlediği müzik dikkatimi çekti. pikapta şostakoviç'in caz süitleri çalıyordu. eserden çok etkilendim, bütün gün bıkıp usanmadan dinlemeye başladım. ilgimi fark eden ağabeyim beni konservatuvar sınavlarına hazırladı. açıkçası biraz endişeliydim. konservatuvara başlamak demek çocukluğumun bitmesi demekti. bisikletim, mahalledeki arkadaşlarım, annem, babam, her şeyi bırakmak gerekecekti. 13 yaşında hacettepe üniversitesi konservatuvarı sınavlarına girdim, kazanamadım. sınav jürisi ağabeyime, müzik kulağına sahip olmadığımı, kabiliyetsiz olduğumu söylemiş. ortaokula devam ettim. konservatuvara girmeye kararlıydım. ertesi yıl sınavı kazanıp müzik eğitimime başladım. hangi enstrümanı çalmak istediğim sorulduğunda, ismini sevdiğim için viyolonsel dedim. ama ne şeklini ne sesini biliyordum. parmaklarıma bakıldı, viyolonsel sınıfına girmeme karar verildi. elimde kazanma belgesiyle yaylı sazlar atölyesine gittim. çalgımla ilk kez orada karşılaştım. doğrusu, viyola ya da keman sınıfına gönderilsem de şikâyet etmezdim, amaç müzikle uğraşmaktı, piyango viyolonsele vurdu.
konservatuvardaki ilk yıllarımda üst sınıfların çalıştığı eserleri çalarak herkesi şaşırtırdım. yeni başlayanlara kötü örnek olmak istemem ama, gam, etüd, egzersiz hiç çalışmazdım. sabah ellerimi dvorak ile açıp, günü elgar ile kapatırdım. viyolonsel bir tür eğlence aracıydı benim için. en etkilendiğim, rostropoviç'ti. schiff, navarra, fournier, casals'ın albümlerini de hayranlıkla dinler, sadece rostropoviç'i taklit etmeye çalışırdım. 17 yasına geldiğimde, bir viyolonsel yarışması ilanı gördüm. programı, okulda öğrendiklerimizden farklı ve çok ağır eserlerden oluşuyordu. dört ay zamanım vardı. üstelik yarışmadan bir gün önce önemli bir sınava girmem gerekiyordu. hocalarım programın farklılığı nedeniyle yarışmaya katılmama karşı çıktı. sınavı askıya alıp, gizlice yarışmaya hazırlandım. sınav günü geldi çattı. fena halde bocaladım, ezber hatası yaptım, pis notalar saçtım etrafa… rezil bir icraydı kısacası. ertesi gün bilkent üniversitesi'ndeki yarışmaya gittim. jüride amerikalı bir viyolonselci ve gürer aykal'ın yanında, bir gün önce sınavda felaket icramı dinlemek zorunda kalan komisyonun üyesi doğan cangal oturuyordu. birinci oldum. bu sayede bir gün önce okulda şöhretine gölge düşürdüğüm hocam nuray eşen'e de kendimi affettirdim. bu ödülden sonra çok daha ciddi çalışmaya başladım.
hocalarım okuldaki eğitimin bana yetmediğini söyleyip, imkân bulabilirsem yurtdışına gitmemi öneriyordu. bunun yollarını ararken, istanbul'da konser vermem gündeme geldi. eşlikçi piyanist bulamıyordum bir türlü. tavsiye üzerine konservatuvar hocalarından kırgız piyanist gulmira tokombeva'ya ulaştım. yardım etmeyi kabul etti. ilk provada çalışımı çok beğendi. seni moskova konservatuvarı'ndan sınıf arkadaşım, yakın dostum yuri başmet'le tanıştıracağım, dedi. rastlantı olarak, o ay başmet konser verecekti ankara'da. konserinden sonra gulmira'nın evindeki yemeğe davet edildim. yemekten sonra başmet beni dinledi. çok yeteneklisin, iyi bir hocaya ihtiyacın var, dedi. hemen orada cep telefonundan almanya'da hocalık yapan natalia gutman'ı aradı. beni dinlemesi için rica etti. zorlukla da olsa gutman bu talebi kabul etti. o kadar heyecanlıydım ki o akşam hayatımın ilk votkasını yuri başmet'le içtim. bu onunla son karşılaşmamız olmayacaktı...
hocam natalia gutman'ın moskova'daki evinden dünya "star"ları hiç eksik olmazdı, her ay mutlaka birileri yemeğe gelirdi: başmet, tretyakov, lobanov, virsaladze, maisky, masur, ünlü yazarlar, oyuncular… sofra başında uzun uzun sohbet edilirdi. bu güne kadar o evde hangi ünlü müzisyenle tanıştıysam, hepsinde aynı özelliğe rastladım. hayatları büyük zorluklar içinde geçmişti. yılbaşı gecelerini mutlaka gutman ailesi'yle birlikte kutlardık. çok keyiflenince bana döner "haydi benyamin, bizlere türk müziği çal" derdi… bir yılbaşında votkayı fazla kaçırmış olacağım, teklifini kabul ettim. viyolonselle bir taksim yaptım, bayıldı bu müziğe. o da aldı viyolonselini, tek ses çalmaya başladı. ben de taksime devam ettim.
klasik dışında, sıkıcı olmayan her türlü müziği dinlerim. favorilerim: ella fitzgerald, tony bennett, stephan grapelli, art tatum, lara fabian, rozenberg trio, laço tayfa… klasik türk müziği'ni de severek dinler, icra ederim. özellikle dede efendi, tanburi cemil bey'in eserlerini. almanya'da orkestra eşliğinde verdiğim bir konserde bis'e çağrılmıştım. orkestranın çaldığı tek ses üzerine taksim geçip, almanlara hayatlarında belki de ilk defa duydukları bir heyecanı yaşatmıştım.
30 kasımda hayatını kaybetmiş, türkiye'nin doğurduğu en büyük viyolonsel ustası. 28 yaşındaydı daha. natalia gutman'dan hakkında bir şeyler yazmasını istemişler ama ağlamaktan yazamıyormuş hala. ben de üzüntümden saçmalıyorum. mekanı cennet olsun.
Gündemdeki Haberler
Güncel Önemli Başlıklar