bugün

kader irade catismasi

Yirmialtıncı Söz

kesin ve net cevabı ustad dile getirmiş esasen. tartışmaya kapanmış bir konudur bu . buyrun efendim.

Kader, sadece islam dininde değil, başta Hristiyanlık ve Yahudilik olmak üzere daha birçok din ve felsefî sistemde tartışılan bir konu haline gelmiştir. Nedense insanlar hür bir iradeye sahip olmakla yapılan işlerin, söylenilen sözlerin önceden bilinmesi arasında daima bir tezat olduğuna inanmışlar ve akıllarını hep şu sualle meşgul edip durmuşlardır: Eğer yapacağımız şeyler önceden biliniyorsa bizim irademizin, yaşamamızın ne anlamı var? islam tarihinde Mutezile mezhebi gibi ifrat içinde bocalayıp, kader anlayışını tamamen reddedip;insan kendi fiilinin hâlıkıdır; diyen insanların yanında, Cebriyye mezhebi gibi tefrit içinde kalıp, iradeyi tamamen görmezlikten gelerek, insan rüzgâr önünde sağa-sola savrulan bir yaprak gibidir diyen insanlar da olmuştur. Fakat sırat-ı mustakîmdeki,itidal yolundaki Ehl-i Sünnet ise, Kesb ve irâde kuldan, yaratma ise Cenâb-ı Haktandır demişlerdir. Bediüzzaman Hazretleri de bu kader mevzuunu Yirmialtıncı Söz;de Mâturîdî akidesine dayalı bir anlayışla ele alıyor. 28. Mektubun Yedinci Risalesi olan Yedinci Meselesi;nin 3. işareti;nde ifade edildiği üzere ;sırr-ı kader ve cüz-i ihtiyarînin halli için, koca ;d-ı Taftazanî gibi bir allâme, kırk elli sayfada, meşhur Mukaddemât-ı isnâ Aşer namıyla telvih nam kitabında ancak hallettiği ve ancak havassa bildirdiği aynı mesâili, kadere dair olan Yirmialtıncı Sözde, ikinci Mebhasın iki sayfasında tamamıyla, hem herkese bildirecek bir tarzda beyan; etmiştir.

Her şeyden önce kader meselesi imanî ve vicdanî bir meseledir. Evet, vicdânidir ve bu nedenle akılla kavramaya çalışılmamalıdır. Meselâ, biz bir gül koklamak istediğimiz de gülü ağzımıza değil de burnumuza götürürüz. Çünkü o gülün kokusu ancak burunla alınır. Aynı şekilde kader ve irade mevzuunu anlamak için de;insan ruhunda iyiyi kötüden tefrik edebilen melekûtî bir mekanizmaya; yani vicdana başvurulmalıdır. Bir de şunu belirtelim ki kader konusunun iyi bilinmesi için Zât-ı Uluhiyetin iyi anlaşılması gerekir. Evet, kader mevzuunda çıkmaza girenler, yol yorgunluğuna düçâr olanların çoğu Zât-ı Uluhiyeti tam anlayamamış kimselerdir.

Üstad Hazretleri kader ve irade arasındaki dengeyi şöyle izah ediyor: Allahu Teâlâ, yaptıklarından dolayı mesul ve mükellef olmaları için insanlara bir irade vermiş. Aynı zamanda yaptıkları iyilikleri kendilerinden bilip gurura kapılmamaları için de karşılarına kaderi çıkarmış ve ;Haddinizi bilin, iradeniz var ama, yaptığınız fiilleri yaratan Allah;tır; dedirtmiş. Evet, Halbuki sizi de yaptığınız şeyleri de yaratan Yüce Allah&tır(Saffat 37/96) âyetini illâ da kaderle alâkalı olarak anlamak lazım ise işte bu minvalde anlamak gerekir.

Kaderle alâkalı diğer bir mesele de felsefe alanında teodise veya kötülük problemi olarak da bilinen kâinattaki şerlerin, kötü şeylerin varlığı meselesidir. Ey insan! Sana gelen her iyilik Allahtandır. Başına gelen her fenalık ise nefsindendir (Nisa 4/79âyet-i kerimesinde beyan buyurulduğu üzere ;insan, seyyiâtından tamamen mesuldür. Çünkü seyyiâtı isteyen odur Şöyle bir misal verecek olursak; iyilikler üzerimizden akıp geçmektedir ve biz onlara kolaylıkla ulaşabiliriz. Ama diğer taraftan kötülükler taşların altında saklı gibidir ve maalesef insan o kötülükleri taşların altında bulup gün yüzüne çıkarmaktadır. Cenâb-ı Hak güzeldir, güzel olanı sever ve daima kulları için iyilik murad buyurur. ;nun yaratmasında herhangi bir çirkinlik yoktur. Hepimizin de bildiği gibi yağmur bizim için bir rahmettir ve herbir yağmur damlasıyla yeryüzüne melekler iner. Bu nedenle tedbirini almayan ve yağmurdan, sel sularından zarar gören insanların yağmurun aleyhinde konuşmaya hakları yoktur. Kaldı ki aynı insanlar kuraklık olduğu zaman yollara dökülüp yağmur yağdırması için Allah;a dua ederler. işte bu durumu Üstad ;kisb-i şer, şerdir; halk-ı şer, şer değildirsözüyle ifade ediyor. Aynı mesele bu risalenin 4. Mebhasında ve 12. Mektubun 2. Suali;nde daha teferruatlı bir şekilde anlatılmaktadır.

Evet, kader sonuçları itibariyle çirkinlikten uzaktır. Üstadın verdiği misalde, birisi hırsız olmamasına rağmen hırsızlık suçundan hapse atılıyor. Evet, bu şahıs hırsızlık yönüyle masum fakat birisini öldürmüş ve insanlar bunu bilmiyorlar. Hâkim, şahsın bu katl suçunu bilmeksizin onu hapse atıyor ve o da cezasını çekiyor. Evet, insanlar zulmeder ama kader daima adalet eder.

Üstad, kader ve iradenin birbirine münafi olmadığını gösterdiği ikinci Mebhasın başında bu kısmın ehl-i ilme has olduğunu belirtiyor. Haşiyede de böyle derin, önemli bir akaid, inanç meselesini Risale-i Nur;un tam olarak hallettiğine vurguda bulunuyor. Üstad cüz-i ihtiyarînin mahiyeti meçhuldur diyor. Evet, öyle bir ihtiyarın, iradenin var olduğunu biliyoruz ama nedir, nasıl bir şeydir tam bilemiyoruz. Üstad bu ihtiyarın aynı zamanda bir emr-i itibarî olduğunu söylüyor. Evet, Allahu Teâlâ;nın kudretine, iradesine nisbetle bizim sahip olduğumuz irade çok küçüktür. Sahip olduğumuz ilim de sınırlıdır. Fakat muhteşem irade ve ilmiyle Cenâb-ı Hak her şeyi bilir. Bununla birlikte Üstad;ın ifadesiyle ilim mâlûma tâbidir. Şüphesiz Rabbimiz o muhteşem, her şeyi kuşatan ezelî ilmiyle külliyâtı, cüz;iyyâtı; olmuşu, olacağı; açık, gizli her şeyi ama her şeyi bilir. Fakat Biz yaptığımız işleri O bildiği için yapmayız; bizim yapacağımızı O önceden bilir. Dediğimiz gibi bu önceden bilme yapılacak işleri belirlemez. O, Muhit;tir; hadis-i şerifin ifadesiyle ilm-i ezelî, manzar-ı âlâdan, ezelden ebede kadar her şey, olmuş ve olacak, birden tutar, ihata eder bir makam-ı âlâdadır. Bunu bir misalle açıklamaya çalışalım; farzedelim siz yüksek bir binanın çatısının bir köşesindesiniz ve aşağıyı açık-seçik bir şekilde görüyorsunuz. Baktınız ki iki tarafınızdan iki araba çok süratli bir şekilde birbirine doğru geliyor. Evet siz bunu yukarıdan görüyorsunuz. Yavaşlama emâresi yok, ışık yok, polis yok ve siz diyorsunuz ki Başka yolu yok, birbirini görmeyen bu iki araba biraz sonra birbiriyle çarpışacak ve bunu bir yere kaydediyorsunuz. Şimdi soruyorum; insanların size gelip Bunların çarpışacağını neden yazdın, sen yazdığın için bunlar çarpıştılar, kaza oldu; gibi bir şey demeye hakları var mı, yok mu?

Gayet müdakkik âlimlere mahsustur; diye not düştüğü bölümde Üstad, cüz-i ihtiyarînin temelini teşkil eden meyelan kavramından bahsediyor ve burada Mâturîdî ve Eş;arî mezheplerinin bu mevzuuya nasıl yaklaştıklarını açıklıyor. Daha sonra cüz;î iradenin, küllî iradenin taallukuna nasıl bir şart-ı âdi olduğunu gösteriyor. Bakara sûresinin baş tarafında yer alan ;Allah kalblerini mühürledi, hastalıklarını artırdı, onları karanlıklar içinde bıraktı; gibi ifadeler de bu mevzuuyla alâkalıdır aslında. Evet, yukarıda da geçtiği üzere insan irade eder, işi yapmaya ehil hale gelir ve Allah da bu işi yaratır. Cenâb-ı Hakkın insanların yapacağı işleri yaratması insanların iradelerine, niyetlerine, seçimlerine, fiillerine maddî, görünen, haricî bir vücud giydirmesi manâsına gelir. Bunu da bir misalle açıklayalım; herhangi bir asansöre bindiğiniz de yapmanız gereken tek bir şey vardır; o da herhangi bir tuşa basmak. Evet, küçücük bir tuşa basarsınız ve o sizi alır bazen yirmi kat yukarıya bazen de yirmi kat aşağıya götürür. Bunun gibi irade de küçük, emr-i itibarî bir şey olsa da asansördeki tuş gibi büyük bir güce sahiptir. işte bu irade insanları bazen alâ-yı ılliyyîne çıkarır, bazen de esfel-i sâfilîne indirir.

Fatih Harpcı