bugün
- 14 ekim 2026 aston villa fenerbahçe maçı69
- mel mel bakan 6ibson12
- ayrıldık36
- cuhape bu ülkeye ne kattı9
- sigara7
- pavyonda bir hanıma bira söylemek6
- istanbul mahvoldu13
- palamut7
- üzülmeyin seneye tekrar gidersiniz14
- bahçeli'nin arabistan'a askeri destek çağrısı8
- 14 ekim 2026 istanbul yağmuru14
- hayatı kolaylaştıran joker kelimeler7
- ismail kartal10
- fon vurgunu13
- ebu muhammed el culani2
- istanbul sel felaketinin sözlükte yer almaması6
- bugün tüm fenerbahçeli yazarların hasta olması7
- yüksek enflasyon17
- eve gitme isteği5
- iltica bey4
- real madrid3
- bir derdim var3
- nefes tv2
- erkeğin orospusu tipler8
- yalnızlığın aslında o kadar da iyi olmaması3
- entry girerken sağa yatmak2
- ismet birader3
- 13 ekim 2026 galatasaray barcelona maçı86
- istanbul13
- orhan şen den yeni yağış uyarısı2
- saloon birahanesi2
- kurt cobain3
- ankara kırıkkale çorum samsun hızlı tren hattı2
- dua5
- dinden nefret etme nedenleri4
- cedid6cer2
- ulaştırma ve altyapı bakanlığı'nın işi nedir6
- tulumba tatlısı6
- dersimli kemal'in sarayın adamı olduğu gerçeği2
- halk tv tele 1 sözcü tv krt tv2
- fenerbahçeli yazarlar15
- mesai bitse de gitsek3
- sigara içmek kör olma riskini artırır4
- barselona'dan 4 yemek vs aston villa'dan 6 yemek3
- arkadaşlar size bi soru sorucam56
- sözlükte yasak aşk yaşadığına inandığımız yazarlar20
- fenerbahçe7
- cedidacer4
- sözlükte takılan evli barklı yazarların amacı28
- ilkokul bebesine türbanı savunmak33
entry'ler (99)
orospu çocuğu teistleri gaza getirmiştir.
Dün açıklanan yüksek lisans mülakat sonuçlarından sonra inşaat mühendisliği fakültesinde çok bariz bir şekilde bir şeyler döndüğü kanıtlanmış üniversitedir.Zira resimde görüldüğü gibi ales ve genel ortalaması diğer başvuranların çoğundan daha iyi olan kendi üniversitelerinden bir öğrenci bilinçli şekilde , kim bilir kimin çıkarı için saf dışı bırakılmıştır.Tüm mülakat notları 70 ile 100 arasında değişirken ilgili arkadaşa 2 verilip "0.02" puan farkla kontenjan dışı bırakılmıştır.Ve gayet belli ki verilen 2 içinde hassas hesaplamalar yapılmış ,adamlar resmen t****k geçmişler arkadaşla.Bi şekilde hesabı sorulur umarım bu olayın.
görsel
görsel
Bugün kayıt yapmak için girdiğim internet sitesindeki etkinlik sayfasında gördüğüm ve gözlerime inanamadığım etkinliğiyle aklımı başımdan alan üniversitedir.Buradan sinema topluluğunu tebrik eder , dönem başladığında ilk işimin topluluğa üye olmak olucağını belirtmek isterim.
görsel
görsel
Sinemanın anlatı potansiyeli öylesinedir ki,en güçlü bağını resim,hatta tiyatro ile değil roman ile kurmuştur.Hem filmler hem de romanlar çok ayrıntılı uzun öyküler anlatırlar ve bunu çoğunlukla öyküyle gözleyici arasına bir ironi düzeyi sokan bir anlatıcının perspektifinden yaparlar.Bir romanda basılı olarak anlatılabilenlerin tümü sinemada da aşağı yukarı anlatılabilir ya da görüntülenebilir.Görüntülü anlatımla dilsel anlatım arasındaki farkın yanı sıra iki sanat arasındaki ayrımlar hemen ortaya çıkar.
ilk olarak film gerçek zamanda işlediği için çok sınırlanmıştır.Romanlar yalnızca canları istediğinde biterler.Film genelde Shakespeare'in "sahnemizin kısa,iki saatlik trafiği" dediği olguyla kısıtlanmıştır.Popüler romanlar yıllardır ticari sinema için büyük bir malzeme deposu olmuştur.Gerçekten,popüler romanların ekonomisi günümüzde öyle bir noktadadır ki,romandaki malzemenin bir filmde yeniden işlenme olasılıkları,çoğu yayıncı için göz önünde tutulması gereken başlıca meselerden biri haline gelmiştir.Zaman zaman neredeyse popüler romanlar sanki yalnızca sinema için bir müsveddeymiş gibi görünmektedir.
Ama ticari sinema zaman açısından romanın alanını yeniden üretemez.Örneğin ortalama bir senaryo olarak 125 ile 150 sayfa civarındadır , ortalama bir roman ise bunun üç katıdır.Neredeyse istinasız olarak olayların bütün ayrıntıları kitaptan sinemaya aktarımda kaybolur.Yalnızca televizyon dizisi bu eksikliği giderebilir.Uzun bir roman için gerekli uzunluk duygusunun benzerini taşır.Örneğin Savaş ve Barış'ın bütün uyarlamaları arasında bana göre en başarılısı 1970'lerin başında BBC'nin yirmi bölümlük dizisi olmuştur.ille de oyunculuk ya da filmin yönetiminin iki ya da altı saatlik film versiyonlarından daha iyi olması nedeniyle değil ama uzun televizyon dizisinin , romanın esas özelliği olan uzunluğu yeniden üretebilmesi nedeniyle.
Film daha kısa süreli bir anlatımla kısıtlı olmasına rağmen,yine de doğasında romanın sahip olamadığı resimsel özelliklere sahiptir.Yazıya aktarılamayan şeyler görüntüyle verilebilir.Ve burada iki farklı anlatım arasındaki en özlü ayrıma geliyoruz.
Romanlar yazarları tarafından anlatılır.Yalnızca onun bizden duymamızı ve göremizi istediğini görür ve duyarız.Filmler de bir anlamda yaratıcılarınca anlatılır ama yönetmenin tasarladığıdan daha fazlasını görür ve duyarız.Bir romancının bir sahneyi sinemada olduğundan çok daha ayrıntılı bir biçimde tanımlamaya çalışması absürd bir iş olurdu.Daha da önemlisi romancıcın tanımlamalarının tümü onun dili,önyargıları ve bakış açısından süzülerek gelir.Sinemada ise bir ayrıntıyı değil de diğerini seçme , tercih etme özgürlüğümüz vardır.
Romanın başlıca gerilimi, öykünü malzemesi ile bunun dil içinde anlatılması, başka bir deyişle öykü ile anlatıcı arasındaki ilişkidir.Öte yandan filmin başlıca gerilimi ise öykünün malzemesi ile görüntünün nesnel doğası arasındadır.Bir filmin yönetmesi sanki çektiği sahne ile sürekli mücadele içindedir.Şans faktörünün büyük bir rolü vardır ve sonuçta gözleyici bu deneyime çok daha aktif olarak katılmakta özgürdür.Sayfa üzerindeki sözckler her zaman aynıdır ama perdedeki görüntü,dikkatimizi sahneye yönelttiğimiz sırada sürekli değişir.Sinema bu yönden çok daha zengin bir deneyimdir.
Aynı zamanda daha yoksuldur,çünkü anlatıcın kişiliği daha zayıftır.Romanda son derece yararlı olan birinci tekil şahış anlatımını deneyen tek film yalnızca Robert Montgomery'nin Göldeki Kadın'ı olmuştur.Sonuçta ortaya çıkan sıkıntı verici,klostrofobik bir film oldu: Yalnızca kahramanın gördüğünü gördük.Kahramanı bize göstermek için Montgomery bir dizi ayna hilesine başvurmak zorunda kalmıştı.Sinema romanın anlatı içinde geliştirdiği bulmacalara yaklaşabilir ama bunları asla roman gibi oluşturamaz.
Doğal olarak roman , dikkati tam da bu alana yoğunlaştırarak sinemanın meydan okumasına yanıt verdi.Resim gibi düzyazı anlatı da 20. yüzyılda mimesis'den uzaklaşıp kendilik-bilincine dönmüştür.Süreç içinde roman iki yönde ilerlemiştir.19. yüzyılda yaşamın tümlüklü anlatımına dayanan , toplumsal ve kültürel ifadenin başlıca biçimi olan ve okur-yazar orta sınıf üyelerinin tercih ettiği roman 20. yüzyılda iki biçimde ayrılmıştır: Günümüzde zaman zaman bir senaryo olarakta kullanılan , sinemayla yakından ilişkili popüler roman ve "sanatsal avantgarde" çalışmalarının yaıldığı seçkin roman.
James Joyce'dan bu yana seçkin roman,resim ile koşutluk gösteren çizgiler boyunca ilerlemiştir.Ressamlar gibi romancılar sinemadan kendi sanatlarını çözümleme ve kavramlaştırmayı öğrendiler.Vladimir Nabokov , Jorge Luis Borges , AlainRobbe-Grillet , Donald Barthelme ve diğer birçok yazar roman yazımı üzerine roman yazdı , tıpkı 20. yüzyılın birçok ressamının resim yapımı üzerine resim yapması gibi.Soyutlama , insani deneyim üzerine odaklanmaktan bu deneyim üzerine idea'larla ilgilenmeye ve sonuda da ağırlıklı olarak düşünce estetiğine kaymıştır.Oyun yazarı ve romancı Jean Genet şöyle demişti: "idealar beni ideaların biçimi kadar ilgilendirmiyor".
Roman başka yönlerden sinema tarafından değiştirilmiş midir ? Defoe'den bu yana romanın başlıca işlevlerinde biri , resminki gibi , başka mekan ve insanlarla iletişim kurmaktır.Sir Walter Scott'un zamanında bu gezi hizmeti zirvesine ulaşmıştır.Önce fotoğrafın sonrada hareketli görüntünü bu işlevi yerine getirmesinden sonra romanın betimleyici ve panaromik ögesi geriledi.Daha da önemlisi romancılar öykülerini sinemada yaygın olan küçük birimler içinde anlatmayı öğrenmişlerdir. Çağdaş oyun yazarları gibi onlar da daha sık olarak uzun sahnelerden çok kısa sahneleri düşünüyorlar.
Son olarak romanın en önemli özelliklerinden biri sözcükleri yönledirme yeteneğidir.Hiç kuşkusuz filmler de sözcükleri yönlendirir ama genellik böylesi bir bolluk içinde ve asla basılı sayfanın somut gerçekliğiyle değil.Eğer sinemanın etkisi altındaki resim,tasarıma yöneldiyse , romanda dikkatini iki kat daha fazla kendisine yönelterek ve kendi malzemesini -dil- kutsayarak şiire yaklaşmıstır.
Not : James Monaco'nun "Bir Film Nasıl Okunur? - Sinema Dili , Tarihi ve Kuramı" kitabından alıntıdır.
ilk olarak film gerçek zamanda işlediği için çok sınırlanmıştır.Romanlar yalnızca canları istediğinde biterler.Film genelde Shakespeare'in "sahnemizin kısa,iki saatlik trafiği" dediği olguyla kısıtlanmıştır.Popüler romanlar yıllardır ticari sinema için büyük bir malzeme deposu olmuştur.Gerçekten,popüler romanların ekonomisi günümüzde öyle bir noktadadır ki,romandaki malzemenin bir filmde yeniden işlenme olasılıkları,çoğu yayıncı için göz önünde tutulması gereken başlıca meselerden biri haline gelmiştir.Zaman zaman neredeyse popüler romanlar sanki yalnızca sinema için bir müsveddeymiş gibi görünmektedir.
Ama ticari sinema zaman açısından romanın alanını yeniden üretemez.Örneğin ortalama bir senaryo olarak 125 ile 150 sayfa civarındadır , ortalama bir roman ise bunun üç katıdır.Neredeyse istinasız olarak olayların bütün ayrıntıları kitaptan sinemaya aktarımda kaybolur.Yalnızca televizyon dizisi bu eksikliği giderebilir.Uzun bir roman için gerekli uzunluk duygusunun benzerini taşır.Örneğin Savaş ve Barış'ın bütün uyarlamaları arasında bana göre en başarılısı 1970'lerin başında BBC'nin yirmi bölümlük dizisi olmuştur.ille de oyunculuk ya da filmin yönetiminin iki ya da altı saatlik film versiyonlarından daha iyi olması nedeniyle değil ama uzun televizyon dizisinin , romanın esas özelliği olan uzunluğu yeniden üretebilmesi nedeniyle.
Film daha kısa süreli bir anlatımla kısıtlı olmasına rağmen,yine de doğasında romanın sahip olamadığı resimsel özelliklere sahiptir.Yazıya aktarılamayan şeyler görüntüyle verilebilir.Ve burada iki farklı anlatım arasındaki en özlü ayrıma geliyoruz.
Romanlar yazarları tarafından anlatılır.Yalnızca onun bizden duymamızı ve göremizi istediğini görür ve duyarız.Filmler de bir anlamda yaratıcılarınca anlatılır ama yönetmenin tasarladığıdan daha fazlasını görür ve duyarız.Bir romancının bir sahneyi sinemada olduğundan çok daha ayrıntılı bir biçimde tanımlamaya çalışması absürd bir iş olurdu.Daha da önemlisi romancıcın tanımlamalarının tümü onun dili,önyargıları ve bakış açısından süzülerek gelir.Sinemada ise bir ayrıntıyı değil de diğerini seçme , tercih etme özgürlüğümüz vardır.
Romanın başlıca gerilimi, öykünü malzemesi ile bunun dil içinde anlatılması, başka bir deyişle öykü ile anlatıcı arasındaki ilişkidir.Öte yandan filmin başlıca gerilimi ise öykünün malzemesi ile görüntünün nesnel doğası arasındadır.Bir filmin yönetmesi sanki çektiği sahne ile sürekli mücadele içindedir.Şans faktörünün büyük bir rolü vardır ve sonuçta gözleyici bu deneyime çok daha aktif olarak katılmakta özgürdür.Sayfa üzerindeki sözckler her zaman aynıdır ama perdedeki görüntü,dikkatimizi sahneye yönelttiğimiz sırada sürekli değişir.Sinema bu yönden çok daha zengin bir deneyimdir.
Aynı zamanda daha yoksuldur,çünkü anlatıcın kişiliği daha zayıftır.Romanda son derece yararlı olan birinci tekil şahış anlatımını deneyen tek film yalnızca Robert Montgomery'nin Göldeki Kadın'ı olmuştur.Sonuçta ortaya çıkan sıkıntı verici,klostrofobik bir film oldu: Yalnızca kahramanın gördüğünü gördük.Kahramanı bize göstermek için Montgomery bir dizi ayna hilesine başvurmak zorunda kalmıştı.Sinema romanın anlatı içinde geliştirdiği bulmacalara yaklaşabilir ama bunları asla roman gibi oluşturamaz.
Doğal olarak roman , dikkati tam da bu alana yoğunlaştırarak sinemanın meydan okumasına yanıt verdi.Resim gibi düzyazı anlatı da 20. yüzyılda mimesis'den uzaklaşıp kendilik-bilincine dönmüştür.Süreç içinde roman iki yönde ilerlemiştir.19. yüzyılda yaşamın tümlüklü anlatımına dayanan , toplumsal ve kültürel ifadenin başlıca biçimi olan ve okur-yazar orta sınıf üyelerinin tercih ettiği roman 20. yüzyılda iki biçimde ayrılmıştır: Günümüzde zaman zaman bir senaryo olarakta kullanılan , sinemayla yakından ilişkili popüler roman ve "sanatsal avantgarde" çalışmalarının yaıldığı seçkin roman.
James Joyce'dan bu yana seçkin roman,resim ile koşutluk gösteren çizgiler boyunca ilerlemiştir.Ressamlar gibi romancılar sinemadan kendi sanatlarını çözümleme ve kavramlaştırmayı öğrendiler.Vladimir Nabokov , Jorge Luis Borges , AlainRobbe-Grillet , Donald Barthelme ve diğer birçok yazar roman yazımı üzerine roman yazdı , tıpkı 20. yüzyılın birçok ressamının resim yapımı üzerine resim yapması gibi.Soyutlama , insani deneyim üzerine odaklanmaktan bu deneyim üzerine idea'larla ilgilenmeye ve sonuda da ağırlıklı olarak düşünce estetiğine kaymıştır.Oyun yazarı ve romancı Jean Genet şöyle demişti: "idealar beni ideaların biçimi kadar ilgilendirmiyor".
Roman başka yönlerden sinema tarafından değiştirilmiş midir ? Defoe'den bu yana romanın başlıca işlevlerinde biri , resminki gibi , başka mekan ve insanlarla iletişim kurmaktır.Sir Walter Scott'un zamanında bu gezi hizmeti zirvesine ulaşmıştır.Önce fotoğrafın sonrada hareketli görüntünü bu işlevi yerine getirmesinden sonra romanın betimleyici ve panaromik ögesi geriledi.Daha da önemlisi romancılar öykülerini sinemada yaygın olan küçük birimler içinde anlatmayı öğrenmişlerdir. Çağdaş oyun yazarları gibi onlar da daha sık olarak uzun sahnelerden çok kısa sahneleri düşünüyorlar.
Son olarak romanın en önemli özelliklerinden biri sözcükleri yönledirme yeteneğidir.Hiç kuşkusuz filmler de sözcükleri yönlendirir ama genellik böylesi bir bolluk içinde ve asla basılı sayfanın somut gerçekliğiyle değil.Eğer sinemanın etkisi altındaki resim,tasarıma yöneldiyse , romanda dikkatini iki kat daha fazla kendisine yönelterek ve kendi malzemesini -dil- kutsayarak şiire yaklaşmıstır.
Not : James Monaco'nun "Bir Film Nasıl Okunur? - Sinema Dili , Tarihi ve Kuramı" kitabından alıntıdır.
orjinal klibi en sonunda bulunmuştur.keyifle izleyelim madem bizde
http://alkislarlayasiyoru...rdir-aranan-orijinal-klip
http://alkislarlayasiyoru...rdir-aranan-orijinal-klip
öğrencilerin duygusal ilişkilerinden kiminle arkadaş olduklarına kadar fişlendiği üniversitedir.
http://www.radikal.com.tr...kimin_elini_tuttu-1169413
görsel
http://www.radikal.com.tr...kimin_elini_tuttu-1169413
görsel
sınavınız kötü geçtiğini söyleyip sıfır almaktan korkmazsınız bu üniversitede zira vize'den "- (eksi)" not alabileceğinizden korkmanız lazım bu üniversitede . görsel
Siouxsie and the Banshees coverı ayrı bi tat katmıştır şarkıya, "Iggy Pop" dan dinliyen bide "Siouxsie Sioux" un güzel sesinden dinlemelidir.
https://www.youtube.com/watch?v=Oag8M1tzbFg
(bkz: siouxsie and the banshees)
https://www.youtube.com/watch?v=Oag8M1tzbFg
(bkz: siouxsie and the banshees)
Bir Neil Jordan filmidir.Interview with the Vampire filmini izleyip beğenenlerin kesinlikle izlemesi gereken filmdir.Ayrıca imdb puanını görünce sinirlendiğim film, kesinlikle underrated.
(bkz: Saoirse Ronan)
(bkz: Gemma Arterton)
http://www.filmcomment.co...iew-byzantium-neil-jordan
(bkz: Saoirse Ronan)
(bkz: Gemma Arterton)
http://www.filmcomment.co...iew-byzantium-neil-jordan
ders kayıt sistemi koskocaman bir şakadan ibarettir. zira ders alıp alamayacağınız aşikardır.
görsel
görsel
aslında tuvalette olmadığınızı anlamanızdır.