bu konuda fikrin mi var? buraya entry ekle. üye ol
  1. 1.
    üniversitedeki ilk günümdü. bir miktar tedirginlik, bolca heyecan ve şimdilerde onda biri kadarı bile kalmamış hayallerimle varlığımın anlamını bulmaya, hayata katabileceğim renklerimi ortaya çıkartmaya çabaladığım, yükselme devrindeki ergen yaşlardaydım.

    daha ilk günden hayal kırıklığı yaratan okulumu gezip tanımaya başlamıştım. ön yargı kötü bir şeydi, uzak durmaya çalışıyordum ama ne öğrencileri ne de bu okulu sevebileceğimi düşünmemeye başlamıştım. herkesin yavaş yavaş kaybolmaya başladığı vakit panolardan birine asılan ders programlarından kendi bölümüme ait olanı inceliyordum. ne okuduğunu, niye okuduğunu ve ne zamandır orada olduğunu unutmuş vaziyette uzun bir süre karşımda duran tabloya anlamını çözemediğim bir dilmiş gibi manasız bir şekilde bakakalmışken bir el omuzuma dokundu: "pardon, rts'nin ders programı mı bu acaba?" zaman durmuştu o an. bedenim oradaydı da ben milyonlarca ışık yılı ötede bir yerde kaybolmuştum sanki; zavallı frodo'nun yüzükle haşır neşir olduğu anlarda neler çektiğini çok daha iyi anlamıştım. daha bu sesin büyüsünü üzerimden atamamışken başımı çevirdiğimde gözlerimin içine bakan bir çift bal rengi gözün karşısında dizlerim titremeye başladı; sanki gözlerimin ardında ne var ne yok görüyor, tüm sırlarımı hemen oracıkta içimdeki zindanlardan kaçırıyor gibiydi...

    "eee, evet rts bu..."

    "merhaba adım d., aynı bölümdeyiz sanırım. okul konusunda sen de aynı hayal kırıklığı içinde misin?"

    "Hııı, ne, d. mi?!!"

    "evet?"

    d. ne tesadüftür ki çocukluğumdan bu yana en sevdiğim isimdi. hepsinin üstüne bir de bunun eklenmesi içimde olup bitenleri anlatabilmeye kelimelerin yetmiyor oluşuna tuz biber ekmişti. hiç şüphesiz ki bu olan biteni tanımlayabilme çabam için o kelimeye sığınmam gerekecekti; adına onca şarkılar ve kitaplar yazılmış olan üç harfli tarifi mümkünsüz gri renkli şey...

    okulun ilk iki haftası onu birkaç kez daha gördüm. bir iki gülümseme ve selamlaşmanın dışında başka bir sohbet şansım olmadı ve birden kayboldu. uzunca bir süre, oldukça uzun bir süre onu düşündüm. ne yediğim yemek yemekti benim için, ne de gözüme ilişen herhangi bir renk. bu duyguyu daha önceden yaşamamıştım, ya da yaşadığım sandığım şeyleri aynı kefeye koymakla farkında olmadan çok büyük haksızlık yapmıştım. acaba bir daha görebilecek miydim, onu tanıma şansım olabilecek miydi; ya sonrası?.. bunları düşünmemem gerekti. sadece tekrar görebilmek istiyordum onu. bu bile yeterliydi benim için...

    aradan çok uzun zaman geçti. epeyce bir süre kopmaya çalıştığım o aptal okula yeniden gitmeye başlamış ve iyi kötü alışmıştım. başka insanlar tanıdım, sevdiğimi sandım, adına ilişki denen o süreçleri tekrar tekrar yaşadım ve hafızamın ulaşılması en güç klasörlerinden birindeki varlığını bile unutmaya başladım. ta ki o sesi tekrar duyana kadar... okuldaki üçüncü yılımdı bu. sonbaharın tüm o güzel renklerini hissettirdiği, kurumuş yaprakların dans edercesine toprakla buluştuğu bir günde, fakültenin bahçesinde sırtımı bir duvara yaslamış kitap okuyordum. öylesine dalmıştım ki yanımda oturan kişinin varlığını bile o bir şeyler söylemeye başlayana kadar hissedemez olmuştum...

    "çikolata sever misin?"

    "d. !!!"

    yıllar sonra yeniden karşımda görünce kendime gelebilmem pek kolay olmadı. o şaşkınlık, heyecan ve pek de hakkım olmamasına rağmen kırgınlıkla dilim tutulmuştu. sonrasında uzun uzun sohbet ettik. neden kaybolduğunu, sıkıntılarını ve yapmak isteyip de yapamadıklarını anlattı. artık okula düzenli olarak gelmeye başlamıştı. derslerde yanıma oturuyor, sınavlara beraber giriyorduk. okul dışındaki ketumluğunu korumaya devam etse de artık enikonu arkadaş sayılırdık. gel zaman git zaman yıl sonu finallerinin yaklaştığı bir dönemde ona açılmam gerektiğini düşünüp konuşma kararı aldım. bu çok salakçaydı aslında biliyorum, yani bir şekilde hislerimi anlamışsa bunu söylememe gerek yoktu fakat kararımda kesindim ve vazgeçmeyecektim. finallerin son gününde sınavdan sonra ona açıldım. ey sevgili okuyucu bu kısımları fazlaca uzatıp canını sıkmak istemiyorum ki zaten buraya kadar sabredebilmen bile büyük incelik farkındayım...

    uzun uzun yürüdük. ona her şeyi anlatmıştım. dinledi, gülümsedi, bir süre sustuktan sonra cevap verdi.

    "keşke bir hafta öncesine kadar söylemiş olsaydın, yeni bir ilişkiye başladım..."

    duymak istediğim, beklediğim herhangi bir cevap olmadığını anlatmaya çalıştım ne kadar inandıramamış olsam da... sadece itiraf etmek istiyordum. sonuç mühim değildi. ulaşılabilirlikten ziyade bilmesini istemiştim... uzun uzun gözlerimiz birbirine kilitli kaldı. sonra gitmesi gerektiğini hatırlattı ve vedalaştık. kafamda sorular ve üzerimden büyük bir yükü atmanın rahatlığıyla biraz yürüdükten sonra durdum ve döndüm. aynı anda durup birbirimize bakıyorduk. el salladı ve uzaklaştı...

    o yaz bu imkansız aşkın etkisiyle iyice dibe vurmuştum. fazlaca alkol, uyku ve iç karartıcı müziklerle kendimi oyalamaya çalışıyordum. bendeki bu berbat hallerden rahatsız olan abim bir gün kafamı dağıtabilmem için elinde bir cd ile geldi.

    "al bak şunu senin için aldım, anoar brahem'in albümü. belki seversin. senin o gürültülü müziklerine benzemez ama hissiyatlı ve derin olduğu kesin..."

    "adı ne bunun?"

    "conte de l'incroyable amour"

    "yani?"

    "inanılmaz aşkın öyküsü"

    tüm yaz neredeyse o albümü dinleyerek geçti. 4. sınıf başladı ve d. yine ortalıkta gözükmedi... mezun oldum, hayatıma yine başka insanlar girdi ve olağan sıkıntılarla cebelleşmeye devam ettim. unuttuğumu sanıyordum hatta artık buna emindim; hafıza i beşer nisyan ile maluldü ve ben de nihayetinde unutabilmiştim...

    bundan birkaç yıl evvel büyük bir kitabevinde cd'ler arasında gezinerken çalan parça ile şaşkınlığımı gizleyememiş, yüzümde kocaman bir tebessümle aradığım albümün bulunduğu türlerin olduğu rafa doğru yönelmiştim. şaşkındım zira o zamanki kız arkadaşıma hediye etmek için alacağım albüm bu albümdü ve çalan parça da albümle aynı isimde olandı. cd'yi bulunca sanki ilk kez görmüş gibi uzun uzun bakarken hemen yanıbaşımdan gelen bir ses duydum...

    "anouar brahem! ben de çok severim..."

    "d. ?!!!"

    okulu bitirdikten iki yıl sonra evlenmiş. o zaman bahsettiği şu malum adamla. Birbirinden tatlı iki de çocukları olmuş. huzurlu bir evliliği varmış; allah bozmasın. ki daha fazlası ne beni ne de okuyanı ilgilendirir. mutluluklar dileyelim...

    sadede gelecek olursak; evet, aşk çoğu kez imkansız bir masal olsa da tesadüfleri sever derlerdi fakat bu kadarı oldukça tuhaftı...

    http://www.dailymotion.co...nte-de-l-incroyable_music

    ben mi? kum saatini izlemeye devam...
    9 -1 ... serenity painted death