1. .
    Yorganı üzerinden atmış, kuş tüyünden yastığı bağdaşlı kolları ile başı arasına kıstırmış uyumaya devam ediyor. O böyle uyuyorken ya da sırf benimle oyun oynama maksatıyla gözleri kapalı yatağa uzanıyorken ne kadar şanslı olduğumu düşünüyorum da düşünüyorum.

    Çok güzel görünüyor gözüme. Hayranlıkla seyrediyorum ki birden fincan dibi gözlerini açıyor, ne yapacağını merak ediyorum, yüzü geriliyor, gülümsüyor, tek laf etmeden doğruluyor, aynanın karşısına oturup parmak aralarıyla gür saçları arasında yollar açmaya başlıyor. Sonra kalkıyor, eksik olmayan gülümsemesiyle aç köpeğine yine gamzeler yolluyor. Sonra kayboluyor gözümün önünden.
    Gülümsemelerle doluyum şu an. Elbise dolabını açıyorum keyif ile. Dar kesim,siyah bir pantolon ve buz mavisi gömleğimi geçiriyorum üzerime. Ondan habersiz kendi üslubumu yarattığımı bilse gücenir. Kar beyazı üzerine kırmızı pullar serpilmiş kravatımı takıyor, seslenip nasıl durduğunu soruyorum. Mutfak kapısından kafasının bir parçasını uzatıp bakıyor, hemen geri içeri çekiliyor. Dedim ya gücenirdi. Bir defacık da olsa,çekip gitmeyi çok denemişimdir.
    Mutfaktan çıkmış, benden tarafa geliyor. Elini sildiği bulaşık bezini kanepenin üzerine atıyor, yılan gibi uzanan kravatımı baş kısmından çekiştirip bozuyor, 'ne oluyorsun?' diye itiraz etmeme aman vermeden. Sonra bakıyorum, gardırobun içinde hararetle bir şeyler araştırmaya başlıyor. Kravatlarımı eline alıyor, şöyle bir bakıyor, burun kıvırıp yatağın üzerine atıyor.
    Yahu insanda biraz utanma olur, sen ki elalemin hayatına karışan,yuva yıkan kadınsın.
    Pis pis gülüyor, kaplumbağanın azimle Buggs Bunny'yi kovaladığı, pek sevdiğim kravatıma burun kıvırıyor. Tüfeğiyle, eli oklu Acem yiğitlerine benzeyen, boynuna fişek takımı dolalı, hali hazırda her an saldırmaya hazır köpeğiyle bir avcı, bir atmacayı hedef alıyor, küçük resimlerde sırasıyla atmaca vuruluyor, çırpınıyor, düşmeye başlıyor, sonunda yere çakılıyor. Son küçük resimde, köpek, 'congratulations!' diye konuşmaya başlıyor. Bu kravatı da beğenmiyor. Her ikisini de kendim seçip almıştım, hiçbirini beğenmedi.
    Sonunda, koyu yeşil, kendi hediyesi kravatı askılıktan alıyor, hemen izaya getirip gömleğimin yakasına oturttuyor, tercihinden memnun, işte bu oldu diyor. Tekrardan gülümsemeye başlıyor.
    Tekrarda gözden kayboluyor, bende vakit kaybetmeden bir an önce çıkayım bari diye aklımdan geçiriyorum, ceketimi giyiyorum, sigaramı, cüzdanımı toparlarken çıkardığım sesi işitmiş olacak 'dur!' diye sesleniyor. 'Ne var?'diye karşılık veriyorum sakince, yanıma gel diyor. Mutfağa geçiyorum, bakıyorum, sırtı bana dönük. Ocak yanıyor. Ocağın üzerinde bir tencere, tencerenin içinde fokurdayan su. Çat diye bir ses işitiyorum, benden tarafa dönüyor, avuçlarının arasına kıstırdığı çubuk makarna destelerini görüyorum. Makarnaları titiz bir biçimde tencerenin içine yerleştirmeye başlıyor. Bir an önce gitmem gerektiğinden mızmızlanır gibi oluyorum, karşılık veriyor, ben yine mızmızlanır gibi oluyorum, karşılık vermiyor, mutfaktan çıkıyor, hemen ardına bir kilit sesi işitiyorum. Halinden memnun, geri dönüyor. Bu sefer, biliyorum ki, sırf gıcıklığına, makarnaları kırmaya-ama tek tek-kaldığı yerden devam ediyor.
    Baktım, dışarı çıkamıyoruz, tekrardan odaya geçiyorum. Meydana bakan açık pencerenin pervazına dayanarak caddeyi seyir eyliyorum: binlerce, on binlerce uzun saçlı, kısa saçlı, kel, boyalı, büyük küçük kafa caddenin başından sonuna, sonundan başına gelip gidiyor, gidip geliyor. Güzel kadınların ince bedenleri bulunduğum yerden bile belli oluyor. Kalabalığın yolladığı çağrışımlar bir yerde beni tutuyor, zihnimi uyuşturuyor, pervaza dayalı omzum dayandığı yerden kayar gibi oluyor. Hemen içeri giriyorum, telefonumu kurcalayıp yemeği beklemeye koyuluyorum.
    Tahmin ettiğimden uzun sürüyor yemeğin hazırlanışı. Sabrımın taşmasına az kalmışken yemek hazır diye sesleniyor. Tekrardan mutfağa geçiyorum, tencerenin içindeki, ne zaman hazırlandığı bilmediğim domates sosu ile haşır neşir olmuş makarnayı görünce, karnımın aç olduğunu farkediyorum. Önüme bir tabak koyuyor, elime bir çatal veriyor, çekme gözden yemek kepçesini çıkarıyor, kepçeyi tencereye yanlamasına daldırıyor, kepçeyi havaya kaldırıyor, kepçenin ağzını doldurup, kepçenin ağzına sığmadığı için bir bölümü yan taraflardan sarkan makarna birikintisini tabağıma boşaltıyor.
    Yemeğime başlıyorum. Bugün neler yapacağımı soruyor. Ona cevap verirken, mutfağın içi değişik gözüküyor gözüme. Belli ki yine bir şey almış. Ne aldın? diye soruyorum. Mutfak değişik geldi gözüme. Bir şey almadım diyor, sonra, bir şey hatırlamış gibi hee diye ekliyor: Annemin resmini astım. Resmin ayırdına varıyorum. Karşıma düşen kapının üzerinde, orta yaşlarda güzel bir kadının pastelden portresi, vaktiyle boş kalan saten boyalı duvarın üst kısmına ortalanmış bir vaziyette yerleştirilmişti. Şaşkın bir haleti ruhiye içerisinde bu mu annen? diye soruyorum. Evet diyor, ekliyor: gençlik fotoğrafı. Kim yaptı bunu? diye soruyorum. Kızım diyor, kızın mı? diyorum evet,Hülya diyor. Arada lafı geçen kızını şimdi hatırlıyorum. Hülya'nın böyle yeteneği var mı? diye soruyorum, evet diyor.
    Yemek bitince yatak odasına dönüp ceketimi giyiniyorum.Mutfakta bulaşıkları yıkıyor. Akşam erken gel,unutma diye tembihliyor. Neden? diye sormama kalmadan bugün birlikteliğimizin üçüncü yılı olduğunu hatırlıyorum ve bu hatırlama ile beraber beynimden vurulmuş kadar oluyorum, tasalanıyorum. Hele yatağın altında gezinen göz kalemini görünce tasam kedere dönüştü. Elimden gelse bırak yakamı diyeceğim, onun bana yaptığını ben ona yapıp ardından kapıyı kilitleyip gideceğim. Ama biliyorum ki yapamam. Böyle söylenince Serdar'la Banu aklıma geliyor. Dün aramamıştım, bugünde işlerin uzadığı yalanını uyduracağım artık.
    Gidiyorum diye sesleniyorum ve aynı anda sol kolumun boş olduğunu görüyorum. Komodinin üzerinden oğlumun hediyesi saati alıp takıyorum. Tam şu an,hemen karşıma geçip dikileceğini, nereye ve benzeri sorularla başımın etini yiyeceğini bildiğimden acele ediyorum. Yanına gidiyorum, kapının anahtarını vermesini istiyorum, sızlanmaya başlıyor, suratı beş karış asılıyor. Gel buraya diye yanıma çağırıyorum. Kulağına eğilip birşey fısıldıyorum.
    Gitmem gerektiğini sende biliyorsun? diye ekliyorum. Yumuşuyor, ısrar etmiyor, şeker kavanozunun içine attığı anahtarı çıkarıp veriyor. Dış kapıya yöneliyorum, hoşça kal diye sesleniyorum. Beklediğim cevap gelince kapıyı ardımdan çekip çıkıyorum.
    4 -1 ... zinani