bugün

entry'ler (2665)

hdp lilerin seçim sonrası aralarındaki diyaloglar

Çok merak ediyorum, bu arkadaşlar şu anda kendi aralarında ne tür muhabbetler döndürüyorlar acaba,

en başından belirteyim akepe sempatizanı değilim, ama hdp akepenin düştüğünden çok emin olduğu için sağlam atıp tutuyordu.

filmlerdeki gibi hani, piyango çıkan işçi patronuna posta koyar; sonra bilete yanlış baktığını farkedince patronunun karşısına çıkar ya, o hesap.

- süperman naptın?
- selo abi isim kullanma...

acaba aralarında ne konuşuyorlar çok merak ediyorum.

eşkiya dünyaya hükümdar olmaz

raci şaşmaz ın senaristliğinin olgunluğa ulaştığı dizidir. üstad olma yolunda emin adımlarla ilerliyor.
dizi güzel bir final ile biterse, kendisi benim gözümde üstad senaristler mertebesine erişecektir.

kervansarayların zamanının kafeleri olduğu gerçeği

tam 38 dakika önce basmane den konak pier e yürürken farkettiğim ibretlik tespitim. dağlarında çiçek açırtmak (?) için baharı bekleyen soğuğa çalan ılıklıktaki bir izmir akşamında, s health onbin adım hedefime ulaşmak için apanlıca fakat müşkülpelesenk bir halde yürüyordum. adım sayacım 8192 yi gösterirken hilton sapağında bir soluklanayım dedim. burası bizim harbiye nin hiltonunun boyuna uzatılmışı falan diyordu iç sesim. siktir lan salak dedi diğer iç sesim, herşey izin verilen arazi meselesidir. iç seslerim böylece felsefik bir tartışmaya girdi şizofren mallar. eeh sikerim sizi deyip kulaklarımı tıkadım ibnelere ve geldim pier pareme. hala dokuz bin küsürlerdeydi adımlarım. sabahtan beri yürüyorum, hala on bin olmadı diye öfke vort vortları yaşarken, hele bir soluklanayım diye oturdum bir kafeye.

- hancı bana bi bira ver!

bu konuşan da iç sesim 1.

ben dışımdan sessizce oturuyordum. ama bu iç ses hancı, tarkan, kurt, hunlar , selçuklular derken aklıma kervansaraylar geldi.

uzun yollardan gelen yorgun çelebiler, kendilerine bir kervansaray bulup oturup karamel makiyato sigara qeyfeee yaparlardı dinlenmek için. terimlere takılmamak lazım,
sarma tütün türk kahvesi işte o zamanlar.

lan dedim, geçmişte olsan resmen kervansaray burası, bir yatak atsalar köşeye, ahanda sana işte.

kafam deli tespitlerle doldu. geçmişe döndürdüm beyin kozmozumu. bir ara irina shayk ın oscar gecesi giydiği kostüm belli belirsiz yankılansa da gözümün önünde, silkelendim ve kendim olmaya çalıştım. kızlı erkekli sohbetlerin yapıldığı deri koltuklu kervansaraylarda bir frappuçino patlattım, yediğim ağır yemeklerin üstüne yatışayım diye. hancının yerini çalmış garsondan hesabı istedim. kaç sikke para, kaç mecidiye ulan bir osmanbey dedim.

sonra tahta köprüden karşıya geçerken onbin adımı aştığımı görüp otele kadar yürümesem de olur lan artık dedim, taksiye bineyim bari. taksiciye basmane deyince adam kıçıyla güldü bana, iki adım yol yürü amk bakışı attı. ahh dedim eskinin faytoncuları böyle mi yapardı. divan-ı hattü hümayun, tanzimat, ıslahat, vakay-ı vakvakiye, enderun, irina, 93 , harbi mi lan? harem, cariye, irina,kazasker, öşür, tekke, zaviye, sekban-ı cedid, amin...

jose ernesto sosa

bursaspor maçında atılan ilk golde yaptığı top kontrolü , ağır çekimde kare kare futbol okullarında izletilmelidir.

sunum başlığına da "how to take the mind of a man" , yani ; adamın aklı nasıl alınır, yazılmalıdır.

tamam bir adamın aklını aldın, saygılar; ama dört adamın aklını aynı anda almak nedir yahu.

hayranlıkla izlemekteyim kendisini.

kafamda bir tuhaflık

gün itibariyle bitirdiğim orhan pamuk'un son romanı. beni orhan pamuk romanlarının içine çöken hüzün duygusu bu kitapta da mevcut.
kendisi her ne kadar iyimser bir roman olarak görse de bu kitabı, sürekli beklenen bir kederle okuyorum ben hikayeyi.

bence çok özgün bir hikaye değil, asla bir benim adım kırmızı ya da kara kitap değil. ama orhan pamuk romanlarında hikayeden çok,
tasvir edilen ruh halleri, insan düşünceleri ve çatışmaları çekicidir zaten. bu kitap da ondan ve tuhaflık duygusundan fazlasıyla var.

bazı yerlerde dili kolay , yormuyor gibi yorumlar yapılmış. bende mi bir farklılık var acaba diyorum, çünkü ben ne zaman bir orhan pamuk romanı
bitirsem, dayak yemiş gibi hissediyorum kendimi. bunda da öyle oldu. yeni bir kitaba başlayacak enerjim yok bugün.

çünkü sürekli bir duygu yaatıyor orhan pamuk size eğer sindirerek okuyorsanız, ve insan bedeni sürekli duyguyla döndürünce devranını yoruluyor.

mevlutun saflığı bir acıma duygusu uyandırıyor mesela , korkut ve süleymanın uyanıklığı bir tiksinme duygusu, babasının fakirliği ve gururu,
bir çaresizlik duygusu...

bu duyguları baştan sona yüklendiğiniz için soluklanma ihtiyacı duyuyorsunuz.

çamur hikayesi yazsa okunur orhan pamuk, o yüzden okuyunuz. ama bir kara kitap beklemeyiniz, o zaman çok sevebilirsiniz.

en iyi sevişen burç

bir cialis bütün burçları sikertir..

(bkz: cialis)

bukalemundan mektuplar

ne kadar güzel, biliyor musun?
kuyruklu yıldızlar kadar...
ruhunun alanına giren gözler, kör olacak kadar kamaşırlar.
gözlerim kör olsun ona bakmaktan.
gözleri mücevherat!
heyhat...

gülümsese, bin pırlantanın ışıklarını soldurur.
öfkelense, ayı söndürür, yıldızları düşürür.
ama öfkeli ve cüretkar iken bile, güzellikler damlatır şapır şapır,
ne kadar içilse doyulmayacak muhteşemlikte güzellikler ...

hiç planlanmayan bir ürpermeydi..
hiç hesapta olmayan bir lütuf karıştı mayama ve kanıma.
şuurun içine karışmış bir halisünasyon gibi,
fişeklerin ardı ardına geceyi aydınlattığı bir şölen gibi,
bir yaşama tutunma sebebi gibi...

karanlık ormanlarda, kendinden başka herşeyi unutmuş ruhum yürürdü.
ağaçların gölgelerine kör, kuşların cıvıltısına sağırdı.
çiçek kokularını almaz, rüzgarı hissetmezdi.
Dolunay kışları sise karışır, fırtınalar gümbürderdi,
ama ben hiç duymazdım,
hiç aldırış etmezdim,
yürürdüm...

Sonra çalılıkların ardında diklendi dünyamın tepesine.
ruhumun ilerlediği patikanın hikayesinde, birdenbire anlamlar filizlendirdi.
Yaylım ateşi gözlerine bakmak, hikayenin ana fikrindeki anahtardı.

Ormanlar dolusu çiçekler açtı,
kurşuni dolunay, yerini güneş ışıklarına sattı,
rüzgar müzik oldu, yapraklar dansa başladı.

gözlerine baktığımda, ilhamlar taşıyor hislerimde,
onu kokladığımda, cennet diyarlarında gibi baş dönmelerine maruzum,
ve tenine dokunduğumda, hücrelerime ayrışıp yeniden birleşiyorum,
sonra onunla vücut buluyorum.

elini ver bana,
gözlerimizi kapatalım.
bu şölen sahnesinin topraklarından,
birlikte kalkalım ve arşa yükselelim.
olmaz mı?

bir tutam sevgi daha versen ya...

galatasaray düşmanlığı

bende olan düşmanlıktır. bir beşiktaşlı olarak fenerbahçe'yi sevmem ama galatasaray'dan tiksinirim.

kusmuğun rengi de sarı kırmızı değil mi zaten..?

gone girl

ağzımdan sular salyalar akarak zevkle izlediğim film.

--spoiler--
filmin sonunda elemanın kız kardeşinin ağlayarak; "olamaz, sen de onunla birlikte olmayı istiyorsun" cümlesi var ya,
sadece zeki ve tehlikeli kadınlara aşık olabildiğim için yıllardır kendime yaftaladığım ruh hastası sıfatında yalnız olmadığımı hissettirdi,
nasıl bir rahatlama sahnesiydi lan öyle benim için. evet, ben de onunla birlikte olmayı istiyorum..
--spoiler--

bukalemundan mektuplar

merhaba kutup ışıklarının aydınlattığı kuytu mağaralar,

ve sen;

bir zemherinin orta yerinden cümle kurmaya çalışmak ve bunu bir telaşe duygusuna yenik düşerek özenmek fiilinden fersahlarca uzaklarda icra etmek sonucunda çıkan yazıların doğallığı, senin makyajsız halinin doğallığından daha sönüktür benim nezdimde. oysa ben, bir güzellik müptelası olmama rağmen, güzellikleri değildir beni bir kadına aşık eden. siz de, bir kadında sizi üzme potansiyeli görmüyorsanız ona aşık olamayanlardan mısınız? yoksa bu hastalık sadece bana mı ait?

ruhumu yeterince geniş bir zaman aralığında usul usul check up'a aldım. ana hastalığımın adı ruh kanseri. ama asıl ilgi çekici ruh hastalıklarım, yukarıda anlattığıma benzer küçük küçük hastalıklar. ve işin tuhaf yanı, ben bu hastalıklarım olmasa sevemezdim kendimi.

ben bir seri katilim aslında. aşk cinayetleriyle dolu bir geçmişim var. bütün aşklarımın katili benim evet. gırtlağımda , aldığım ahların elleri, her saniyede biraz daha sıkıyorlar, biraz daha nefessiz bırakıyorlar beni.

sevdiceklerim, kederlilerim : bu mertebelerde alçaldım ben,çünkü ruhum hasta. oysa sizler yüce gönüllü güzelliklerdiniz. neden bana uyuyorsunuz? neden yüce gönüllü olmayı bırakıyorsunuz? affetseniz, size daha çok yakışmaz mı? affedin beni...

sana gelince;

sen kitap okurken ben seni izlerdim. müthiş bir hayal kurma sahnesiydi bu. okuduğun kitabın kahramanının ben olduğumu hayal ederdim. sen aslında beni yaşatırdın gözlerinle. nastasyanın yanına giden bir raskolnikov hikayesi, senin yanına gelen bir ben hikayesine dönüşürdü. sen bunu bilmezdin, sayfayı çevirirdin. henriette sendin, felix ben; mercedes sendin dantes ben... denizlere açılan, ion sütunlarının yanından geçen, hummaları iyileştiren, tebrizden savaştan dönen, uçurumları ve volkanları aşan, mahkum olduğu hapishaneden kaçan, otobüste gazete okuyan, celladın elinden kurbanı kurtaran, yıldız cennetlerinin altında ıslanan kahraman hep bendim...

sen onları okur, bana sarılırdın. ben ise bir kahramanlık etmişim gibi sarardım seni gururla. hayalini kurmak, benden alamayacağın tek şey sana dair.

şimdilerde kimler sana kahramanlık ediyor bilmiyorum, kimlerin kollarında sahte gözyaşları döküyorsun. kimleri üzüyorsun da senden vazgeçemiyorlar acaba? senin tarafından üzülmek ne yüce bir hüzündü, hala hatırlarım.

bana gelince;

sadece kitaplarda kahraman olabilen sıradan bir adamdım. o günlerde bu günleri hayal ederdim ve sahne şu şekildeydi; sen evimin hanımıydın, ben ise akşamüstü işten yorgun dönen koca. sarılırdın bana kapıda, öperdin de. seninle izlemem gereken ne filmleri yalnız izledim onca yıl boyunca. sensizlik ve sessizlik arasındaki tek ortak nokta harf eşleşmeleri değil. gittiğinden beri bir sessizlik var düşsel dünyamda.

aşık mı oldun dedi keke geçenlerde. o duyguları yıllar önce kaybettim ben dedim. bu bir farkındalık anıydı aynı zamanda benim için. odama gittim ve karanlık penceremden karanlık yeşil manzarayı izledim. yine ağlayamadım elbette, uyuyamadım da. nasıl ağlamayabiliyorsun diye sorduğunda bana, içimi gösterip bu ağlamak değil mi diye soramazdım sana ya, hala ağlayamam ve hala soramam.

ağladığını görmesinler oğlum, ağladığını görmesinler... dik tut başını!

bukalemundan mektuplar

selamlar galileo; dünyanın fırıldaklığını ilk gören koca adam,

bir arkadaş ortamında samimi arkadaşların, "içinde sen olmayan çok özel bir anılarını" o anı yaşayarak hevesle anlattıklarında
kötü hissediyorsun, o anının bir parçası olmadığın için dışlanmışlık duygusu dolduruyor içini ve sanırım ana tema kıskançlık
olan bir huzursuzlukla dinliyorsun arkadaşlarını. elinden sadece sana anlatılana kafa sallamak ve şaşırmak geliyor, vay be
diyorsun şaşkın şaşkın.

her anı yaşamak, her şeyin bir parçası olmak, her hayatı görmek istiyorum; aynı anda herşey olmak istiyorum,
ama elden birşey gelmiyor, sadece kendi küçük hayatımda helezonlar kurup ondan onda geçip duruyorum.

tanrı olmak, çok güzel birşey olsa gerek...

bukalemundan mektuplar

sınırsız bir adamım ben, ucum bucağım yok...

o yüzden assos'a gittiğimde çarpılmıştım. sonsuzluğun görüntüsü düşmüştü göz kadrajıma.

rakı mehtaba karşı değil, assos'ta içilir.

kafamda dişliler dönüyor nicedir. sürtünme seslerini duyabiliyorum. hayat gizeminin perdesi aralanıyor ölüme yaklaştıkça.

ölüm - hayat gizemi = hayat

hayat = 0 olduğunda (ki bu an ölüm anı oluyor), hayatın gizemini tamamen çözeceğiz. fakat o gizemi çözmüş geçmişin milyarlarca ölüsü gibi,
sesimizi hayattakilere duyuramayacağız, onlara spoiler vermemize izin verilmiyor.

memleketin uzak köşelerinde, deniz kenarlarında kimsenin uğramadığı birtakım büyük kafeler vardır.
o kafeye girersin ve etrafında gördüğün onlarca masadan hiçbirinde hiç kimse oturmuyordur. sen de oturmak istemezsin,
oturursan da içinde tuhaf bir huzursuzluk hissedersin. bunun adı yalnızlıktan korkmaktır. yüzleşme bu noktada gıcırdatır huzurunu.

ama kafanı takma, ben de her gördüğüm sarı leblebiyi leopar desenine benzetip tiksiniyorum. belki de o yüzden beyaz leblebi seviyorum;
ben olmayan herşeye benziyor.

pazar gününe kadar iki ayrı kızla sevişme planım var. oysa plansız sevişmelerdir beni benden alan..

selamlarım bugün sana mahafsoun, keşke ağlasan da gözlerinden akan siyah makyajı seyretsem...

where ever i may room

(bkz: wherever i may roam)

cersei lannister vs eyşan

eyşan'ın her türlüğü üstünlüğü ile sonuçlanacak eşleşmedir. sonuçta eyşan'ın kayserili olduğunu biliyoruz, cersei nerelidir kimbilir.

bukalemundan mektuplar

bazen yağmurlu gecelerde sokaklarda yalnız başıma dolaşasım gelir
ama ne zaman bu isteğim belirse, sokakta hava güzeldir
sonra unuturum bu yalnızlık isteğimi
ertesi akşam yağmur yağar
ve ben çıkmaya korkarım o akşam,
sokaklara,
yalnız....

ışıkları söndürseler bile

ilk dinleyişte hayalkırıklığı yaşatan albüm. tur attıkça güzelmiş lan bu dedğim dört adet şarkı var. ışıkları söndürseler bile, hint kumaşı (çok eğlenceli şarkı lan), aç gözünü çocuk ve fazla aşkı olan var mı(bu son şarkı gerçi albümün ilk şarkısı, diğerlerinden birazcık aşağıda bence). onun dışında kusura bakmasın manga abiler, kendilerini çok sevmeme rağmen yedi tane sıradan şarkı var. hatta albümün ikinci şarkısını dinlemeye katlanamıyorum bile, sahilde parti varmış da yakışıklı arabasını çekmiş de...

dün aldım albümü, 10 kere falan dinledim. ileride fikrim değişirse editleyeceğim buraları.

bukalemundan mektuplar

merhaba ebru,

sonsuz bir potansiyel enerjim var sana aşık olmak için. ama ben umutla kinetiğe çevirmem onu, ancak gerçekle çeviririm. eğer umut gerçeğe dönüşmezse,
o enerji başka yeşil gözler bekler, sana akmaz. ama yine de buradaki asıl nokta, sonsuz bir potansiyel enerjim var sana aşık olmak için. okuyamadığın bu yazılardan,
senin için güzel olacağını bildiğim ama senin kararsızlık yaşadığını seçmeni diliyorum. tartışılamaz güzelliğinin en büyük mücevheri olan yeşil gözlerine kuracağım ne
şaşalı cümleler var bir bilsen. neler kazanacağını bir bilsen. keşke görsen içimdeki şenlik havasını. hayır dersen neler kaybedeceğini bir görsen keşke...

bana hava hoş oysa. ruhumun, rakı sofrasına senin erişilmezliğini bahane etmeye can atan bir parçası ellerini ovuşturmakta ve blaxoul'a yaslanıp hüzün plaklarını
başa sarmak hayalleri kurmakta.

bir sevsen beni,neler kazanırdın var ya...

not: bu satırları, hala sana ulaşmayan sorumun cevabını beklerken yazdığımı kendi tarihime not düşmek isterim ki, yıllar sonra buruşuk göz altı torbalarımın üzerindeki yaşlı gözlerle yazdıklarımı okuduğumda, bu anın heyecanı hafızalarımda hep taze kalsın, hep hatırlansın...

lionel messi

ronaldo ile kıyaslanmasının kendisine hakaret olacağını düşündüğüm, kainatın nefes alan en büyük futbolcusu. bırakın istatistikleri falan ona bile gerek yok. genel perspektiften bir bakın şu el classico ya. ronaldo'nun savunucusu dani alves. yanına içerden kademeye bir adam daha geliyor ve durdurabiliyorlar ronaldo'yu. messi topu aldığında ise 7-8 real madrid futbolcusu seferber oluyor onu durdurabilmek için, bütün defans yerlere atıyor kendini. şu durumu 2-2 ye getiren golüne bir bakın; topu nerde almış, real madrid defansta kaç kişiymiş.

ronaldo da çok büyük futbolcu, fakat messi'le kıyaslanamaz malesef. duygusal yaklaşmayın, tamam ronaldo'yu seviyorsunuz, ama gerçekler kabak gibi ortada.

bukalemundan mektuplar

selam yalnızlık ben geldim,

ne zaman gittin ki diye sorar gibisin, haklısın. yalnızlıkla ilgili yanlış bilinen bir söz var; "yalnızlık allah'a mahsusmuş!"

yanlışın daniskasıdır bu laf. allah kullarına kendi ruhundan üfürmüştür. ve dolayısıyla her insan yalnızdır biraz.

yalnızlıkla ilgili beni en çok yaralayan durum da budur. bu dünyadaki tek yalnız ben olmak isterdim. oysa herkes biraz yalnız olduğu için,
yalnız olmak konusunda kimse yalnız değil. dolayısıyla yalnızlık özel bişey değil.

ama ancak gururlu adamlar gerçek yalnız olabilirler. çünkü gurursuz adamlar, yalnızlıklarını yıkmak için yamatırlar kendilerini birilerine.
gururun senin zaafın olur ve mükemmel bir yalnız olarak dünyaya bahşeder seni en gerçeğinden.

not: "just like that" bir porno deyimidir.

bukalemundan mektuplar

selamlar mart, hoşgeldin ...

bazen düşünüyorum bir buzdolabı motorunun cızırtısı altında ve karanlıkta; nasıl bir adama dönüştüm ben diye. aynada kendi gözlerimin içine baktığımda yapıyorum bunu en çok.
soruyorum; sen nasıl bir adama dönüştün?

sen bana bütün bunları yapmış olmasaydın güzelim, ben dünyalar iyisi bir adam olarak ölene kadar yaşayacaktım. kimsenin canını yakmayacak, kimsenin ahını almayacaktım.

beni bu canavar dönüştüren sensin diye düşünürken çakıyor şimşekler kafamda; bu canavar ben değilim, sensin!

oysa ne kadar da güzel görünüyorsun...