• gerçekten de gariptir. sadece bizim halkımıza mahsustur bu tavır.

    alnı secde görmüş adamda kötülük aranmaz ya.

    sanki bu ve bunun gibi dini sömüren, iki cami yapıp oy toplayan hükümetlerin hiç suçu yok bu fetö yapılanmasında!

    beraberce gelmediler mi? bunca yıl yapılan sınavlarda sürekli yanlış sorular çıktığı zaman sınav soruları artık kamu ile paylaşılmayacak şeklinde kanunlar çıkarmadılar mı? fetö'nün bankasına para yatıranlar araştırılıp devlet memuru ise işten çıkartılıyor şu aralar (allaha şükür böyle tanıdıklarım yok), lakin bu bankalara yetki veren, kurulmasını sağlayan siyasilere hiç mi hiç dokunulmuyor.

    ne mutlu ki siyasetimizin içine hiiiiiiç girmemiş fetö....

    ne olacak peki? inşallah fetö'yü amerika teslim edecek, bağımsız yargıda yargılanacak varsa suçu ceza görecek.

    sonra?

    menzil gelecek yerine, sonra kıbrısi, sonra nakşıbendi, sonra fatih tayfası..... sürer gider bu iş güzel ülkemde.

    bu zihniyet ve kafa yapısı varken, başka bir şey olmayacaktır.

    boşuna mı mustafa kemal atatürk din ve devlet işlerini ayırmış, boşuna mı eğitimin en moderni ülkemizde olsun istemiş?

    edit: neyse başımıza iş gelmeden...
    lipsoz
    1 saat önce
    ... 5  :)   :( 
  • yüksekova ilcesine baglı yeniışık köyünde 3 gonullu koy korucusu sehit olması olayı, basligi acan arkadas ayrintiya girmemis. goruldugu gibi bu isin turk kurt ayrimi ile alakasi kalmadi artik, sehit olan korucularimizda kurt.hicbir sehidimizin kani yerde kalmamali.
    ilgili haber: https://www.google.com.tr...it-40234615?client=safari
    edit: sözlük yazarlarinin bacak fotograflari kadar dikkat cekmemis baslik, buralarda insanlar sehit oluyor ama kimsenin umurunda degil, ulkeyi bu duruma alistiranlar kadar sizlerde suclusunuz, koyun gibi nereye dürterlerse oraya gittiginiz icin.
  • bu başlığı açan arkadaş birde kaynakları ve ünlü şairler eşliğinde dinlesin....
    Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin dine bakış tarzını öğrenebilmek için, önce, okullarda çocuklarımıza okutulan tarih kitaplarına, sosyoloji kitaplarına bakmak lâzım. istanbul'da 1931 yılında, Devlet Matbaası'nda bastırılan Orta Zamanlar Tarihi'nde islâmiyet ve Hz. Peygamber (s.a.s.) aleyhinde yazılanlar, en koyu münkirleri bile utandıracak seviyesizliktedir. Cumhuriyetin ilk yıllarında, devletin resmî ideolojisinde islâmiyet'in yeri yoktur. Çünkü "islâm birtakım zevâta göre eskimiştir!", "Hz. Muhammed (s.a.s.) nihayet bir çöl bedevîsidir", "islâmiyet'in yerine yeni bir din koymak lâzımdır ki, o da Kemalizmdir." Nitekim Edirne milletvekili Şeref Aykut'a göre Kemalizm dininin altı esası, altı oktan ibaretti: Yani "Kemalizm dini, cumhuriyetçilik, milliyetçilik, inkılâpçılık, devletçilik, laiklik ve halkçılık prensiplerine dayanmalıydı." Kemalizmin, yeni bir din olarak yayılmasında Şeref Aykut yalnız değildi. iyi ama bu dinin peygamberi kim olmalıydı? Bu sorunun cevabını Behçet Kemal Çağlar verdi: Mustafa Kemal Atatürk! Behçet Kemal, Süleyman Çelebi'nin meşhur Mevlid'ini Atatürk'e uydurmakta ve çıktığı Anadolu il ve ilçelerinde, başına topladığı kalabalıklara Atatürk Mevlidi'ni okutmakta hiçbir sakınca görmedi:
    (...)
    Ger dilersiz bulasız oddan necât
    Mustafâ-yı bâ Kemâl'e essalât.
    Ol Zübeyde, Mustafâ'nın ânesi
    Ol sedeften doğdu ol dürdânesi!
    Gün gelip oldu Rızâ'dan hâmile
    Vakt erişti hafta ve eyyâm ile.
    Geçti böyle, nice ay nice sene
    Vakt erişti bin sekiz yüz seksene.
    Merhaba ey baş halâskâr merhaba
    Merhaba ey ulu serdâr merhaba!
    Edip Ayel, Atatürk'e: "Sen bizim yeni peygamberimizsin!" diye seslenmekte geciktiği için dövünmeye başladı. Behçet Kemal'i geride bırakacak bir atılım içinde olması gerekirdi. Bunu gerçekleştirebilmek için, Atatürk'e yeni dinî sıfatlarla secde etmesi lâzımdı. Edip Ayel, aruzun tumturaklı kalıplarıyla Türk edebiyatının en muhteşem dalkavukluk örneğini ortaya koydu:
    Cennetse bu yurt, sen onu buldundu harâbe
    Bir gün olacaktır anıtın Türklüğe Kâbe.
    Zindan kesilen ruhlara bir nur gibi doldun
    Türk ırkının, en son, ulu peygamberi oldun.
    Tutsak seni lâyık, yüce Tanrı'yla müsâvi
    Toprak olamaz kalp doğabilmişse semâvî
    Ölmez bize cennetlerin ufkundan inen ses
    insanlar ölür, Türklüğe Allah olan ölmez!
    Edip Ayel'in bu kükremesinden sonra bir tereddüt belirdi: Atatürk, yeni Kemalizm dininin Allah'ı mı olmalıydı; peygamberi mi? Cumhuriyet devri şairlerinin bir büyük bölümü, Atatürk'e kıyamadılar. Onun üstünde de, altında da hiçbir gücün, hiçbir varlığın bulunmasına tahammül edemediler. Bu bakımdan, Atatürk'e hem Allah, hem de peygamber diye seslenerek kendilerinden geçtiler. Behçet Kemal, Edip Ayel'den geri kalmak istemedi:
    Kaç yıldır Türkçe'ydi Tanrı'nın dili
    insana ne ilâh, ne de sevgili
    Ne de ana-baba aratıyordu
    Her an yaratıyor, yaratıyordu.
    Artık işaret verilmiş, yarış başlamıştı. ipi herkesten önce göğüslemeye çalışan atletler gibi, o devrin edipleri de "Allah", "tanrı", "ilâh", "Kâbe", "put" gibi kelimelerle Atatürk'e daha önce ulaşabilmenin cezbesine kapılmışlardı. Yüzlerce örnekten işte birkaçı: Halil Bedii Yönetken çığlıklar koparıyordu:
    Tanrı gibi görünüyor her yerde
    Topraklarda, denizlerde, göklerde
    Gönül tapar, kendisinden geçer de
    Hangi yana göz bakarsa: Atatürk.
    Kemalettin Kamu, kendisine milletvekilliği getiren şiirini kalabalıklara okumaya başladı: Çankaya;
    Burada erdi Mûsâ
    Burada uçtu isa
    Bülbül burada varsa
    Hürriyet için öter.
    Ne örümcek, ne yosun
    Ne mûcize, ne füsun...
    Kâbe Arab'ın olsun
    Çankaya bize yeter.
    Sonra Faruk Nafiz Çamlıbel, sazını eline aldı:
    On milyon bel, iki kat olmuşken eğilmeden
    O'nda on beş milyonun boyu birden uzaldı.
    Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden
    Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı.
    1938 yılında, Faruk Nafiz, tanrısız kalmamak için, Atatürk'ü yüreğine bir put gibi oturttu:
    Yürüyor, kalbimizin durduğu bir yolda değil
    Kanlı bir göz yaşı nehrinde muazzam tabutun
    Ey ilâhın yüce dâvetlisi, göklerden eğil
    Göreceksin duruyor kalbimizin üstünde putun!
    Türk edebiyatında, tarihin hiçbir devresinde görülmeyen dalkavukluk ve putperestlik örnekleri, patlayan bir lağımın dehşet saçan kokusu ve manzarasıyla etrafa yayılmaya başlamıştı: Akbaba'cı Yusuf Ziya Ortaç da sesini yükseltti:
    Topladı avucunda yıldırımı, şimşeği
    Yoktan var ediyordu tanrı gibi her şeyi.
    Nurettin Artam, dinin bütün nurlarından koparak kula kul oldu:
    Koca bir güneşin akşam olmadan
    Dağların ardında sönüşü gibi
    Millete can veren, vatan yaratan
    Tanrının göklere dönüşü gibi.
    Her zaman ırkıma büyük Baş Atam
    Tanrılaş gönlümde, tanrılaş Atam!
    Ömer Bedrettin Uşaklı da, Atatürk tapıcılığından kurtulamadı:
    Bir güneş gibi yalnız
    Sensin ülkü tanrımız
    Ey Türlüğün bütünü.
    Vasfi Mahir Kocatürk de, kocaman yakıştırmalarla Kemalizm dininin müridleri arasında zikre başladı:
    Peygamber, tanrısına duymadı bu hasreti
    Vermedi bu kudreti tanrı, peygamberine.
    ilhami Bekir, alnımızın akına, katran karası elleriyle küfrün yobazlığını bulaştırmaya çalıştı:
    ilk adam, mavi gözlerle baktı toprağa
    Toprağın haritasını çizdi bayrağa
    Allah değil, o yazdı alın yazımızı.
    Bu ruhsuz, bu köksüz, bu tatsız örnekleri uzatmak istemiyorum. Yalnız, Cumhuriyetin o kuruluş yıllarında, zilli-düdüklü dalkavuklar zümresinden, üç önemli ismin ayrıldığını belirtmek istiyorum: Yahya Kemal, Necip Fazıl ve Nazım Hikmet! Nazım Hikmet, daha önce Marks'a ve Lenin'e kul köle olduğu için Atatürk'e secde etmedi. Hatta ona "Burjuva Mustafa Kemal" diye homurdanan şiirler yazdı. Yahya Kemal'le Necip Fazıl, islâm'ın âmentüsüne bağlı kaldılar. Kemalizm dininin yeni öncüleri ise, imanın altı şartı olan islâm âmentüsü karşısına, Kemalizm'in yeni âmentüsünü çıkardılar. Bazı devlet kuruluşlarında bastırıp dağıttıkları bu devrimci(!) âmentüyü şöyle yazarak ilân ettiler:
    "Kahramanlık örneği olan ve vatanın istikbâlini yoktan var eden Mustafa Kemal'e, onun cengâver ordusuna, yüce kanunlarına, mücâhit analarına ve Türkiye için âhiret günü olmayacağına iman ederim."
    Halk, "halkçı" Kemalistlerin bu dehşetli dalkavukluklarından nefret ediyordu. Din ve dünya işlerini birbirinden ayırmaya çalışan Atatürk ise, kendisine takılan bu dinî sıfatlar karşısında şaşırıp kalıyordu.[1]


    [1] Yavuz Bülent Bakiler, islâmiyat cilt 3, sayı 3, Temmuz-Eylül 2000
  • yıldıran olaydır zira; küçük büyük farketmez her olay ve durumu tribe bağlayıp eğip büküp anlatırlar ve sizi sürekli bulmaca çözme modunda test ederler en sevdikleri kelime seni anlıyorumdur olmakla beraber anlasanız dahi bunu asla kabul etmezler, henüz tıp buna bir çözüm bulamamıştır erkeklerin dramatik hayatına sünger çekilmesi gereken durumdur da....

    edit:bir gün arkadaşım anlatmıştı; bu durumdan çok muzdarip olduğu hatta yıldığı bir zamanda nişanlısına -neden her şeyi eğip bükerek anlatıyorsun bu ilişkimize zarar veriyor, bir şeyi vurgulamak istiyorsan açıksözlü olarak bunu bana bildirebilirsin hem seni anlamam daha kolaylaşır filan demiş
    kız dönüp :tamam anlaştık ama sen bana neler yaptığının farkında mısın?
    adam-sana ne yaptım ki ben ne demek istiyorsun?
    kız- bu durumu farkedene kadar ilişkimize ara vermek istiyorum beni asla anlamıcaksın....
  • gelinin kaynanası dama çıkar ve elindeki testiyi aşağıda evin eşiğinde bekleyen gelin ve damadın ayaklarının önüne fırlatır.
    ninem anlatmıştı bir keresinde kaynana yanlışlıkla testiyi gelinin kafasına fırlatmış gelin oracıkta ölmüş. muradına eremeyen damat da delirip dağa kaçmış.
    judas
    5 saat önce
    ... 9  :)   :( 
  • tv programında, mısırlı imam Mustafa Raşid “Başörtüsü dini bir görev değil, kültürel simgedir” dediği için diğer konuğun " ayakkabılı " saldırısına uğradı. böylece bir kez daha " amaaa gerçek islam bu değil " olayına görüntülü şahit olurken, öğrendik ki bazılarının islamının " zorlaması " sağ kundura tekinden başlıyor.

    http://www.uludagsozluk.c...C3%BClt%C3%BCrel-gelenek/

    not: sıradaki türkümüz, ibrahim tatlısesten. mısırlı imam için söylüyor: ayyyağğınndaaa gundura.
  • Hepsi.yok kardeşim belime bayramlık hediyesi gibi kurdale bağlayacakmış orda bir duygusallık şırıl şırıl ağlamalar, yok anası oğluna kınalar yakacakmış orda ayrı bir ironik sahne, bıçak kesmedi, davulsuz olmadı, ayakkabısı saklanmadı, kurbanı gelmedi...resmen çılgınca bir eziyet. Hatta klinik bir durum haline getirmiş bu millet cânım müesseseyi. Biri de çıkıp demiyor güzel kardeşim nevrotik misin sen az önce şakır şakır ağlıyordun bak akan rimelin kurumamış süzülüyor yanaklarına hala şimdi davul zurnayla göbek mi atıyorsun, bir yudum su iç al bir sinikırs ye sakinleş diye?
    Yaz ortasında şöyle lümpen sayılabilecek bir dost meclisinde iş çıkışı sefası sürülürken geçen bir sohbetimize ortak edeyim sizi müsaadenizle. iki dirhem bir çekirdek ömründe el öpmek kadar bile küçük bir geleneğe dahil olamamış beşikten varlıklı bir ailenin evladı olan hanım bir arkadaşımız var. Diğer yanımda da yazılımcı bir beyefendi. Adam diyor ki:

    - ben inanmıyorum artık kedi, kraliyet ailesinden eş bulsam çok mutlu olsak yine bu düğün meseleleri kapıya dayanınca koluna Trabzon burması kapısına davul zurna ister.dna sı değişir parlak şeyler gördükçe Nişan kurdalesi yutacak sarkazme ulaşır.

    Daha önce tesadüf etmediğimden mütevellit aksini iddia ediyorum. Kendimden ve birkaç ahpabımdan yola çıkarak gerekçelerimi sunuyorum. Masadakiler dinliyorlar güzel güzel destekleyenler var sözlerimi. Sonra sıra bu hanım arkadaşıma geldi ve senlik başladı.

    - dediği doğru. Ben davul zurna olmadan gitmem dedim son anda.gecenin bir vakti kendi ailem dahil davul zurna arattırdım.

    Veee işte sihirli cümle geliyor. Şu milletin kaç evladının saadeti harcandı bu cümleyle.

    - öyle deme kedi bana da diyorlardı da inanmıyordum saçma geliyordu.
    " bir kere yaşanıyor nihayetinde her şey olsun istiyor insan saçma dediğim şeylere ortak oldum başrol oldum hatta".

    Sustum tabi bir an için. Ciddi misin bu pespayeliği yaptın mı gercekten diye soran gözlerle baktım. Güzel de anlastik o da onayladı başıyla. Her sey dediği neleri kapsar bilmem ama biz de adet mi biter. Düğün safsatası için ayrı bir tim var bence. Nasıl biliyor musunuz? Bir mesire yeri düşünün yeşillik şu kenarı. Bir ağacın gölgesinde sere serpe çılgınlar gibi uzanmış işsiz bir takım var. Kadro şöyle:
    1) yaş haddinden artık ordudan çıkarılmış bir bascavus
    2) çok öğrenci bırakmaktan kadro bulamamış bir de dil sorunu yüzünden bir türlü doçent olamamış gereksiz insan
    3) tabi ki mahallenin berberi
    4) her konu hakkında duyar kasan kitabın ortası iticiliğindeki emekli devlet memuru teyzemiz. Oğlu ODTÜ de onu unutmayalım
    5) dünya yansa kendi bildiğinden donduremeyecigimiz ölmek üzere olmasına rağmen laf yetiştirmekten aşağı kalmayan bir ihtiyar.yalniz akraba olması ön şart. Neden çünkü o eski ve haklı. çok çektiler çünkü
    6) milli değer kavramını "gelin hamamına sahip çıkalım" dan öteye götürememiş yenge
    7) kahvehane eşrafının demirbaşları kurulu üyelerinden birkaçı
    8) fısıldayan ve ruhunu ele geçiren aslinda hormonlarinin esiri gelinin kız kardeşi

    Bence bu seçilmiş arkadaşlar ağızlarının kenarında küçük bir ağaç dalını çevirirken güzel popomuzdan ne uydursak da eğlence çıksa hem de aile kuracaklara eziyet manasında tecrübe olsa diye düşünüp bu saçma sikik davranışları sokmuşlar hayatımıza. Elbette bu tek yanlı bir mesele değil. Saçmalayan ve ne isteyeceğini şaşıran gelin hanımla birlikte, "ben düğün dernek istemem boşa masraf yorgunluk" diyen gelin adayına annem hakkını helal etmiyor bir erkek evladıyım napalim diyen beyin kivrimlarindan şüphe ettiğimiz bu anasız sicmaya gidemeyen damat adayı kardeşimiz de suçlu. Bu saçmalıklara ortak olanlarla yarı yarıya her şey.

    Bu minör depresif tiplerin düğün salonunda havalarda uçuşturduğu gobeklerin müsebbibleri öz kaynakları belli aslında da...kadınlara ve hatta annelere saldırdığım sığlığına düşün istemem.
    Muhakkak analitik bir değerlendirme yapılsa sağlam bir vak'a olarak literatüre geçer bu düğün merasimlerimiz ama sabah sabah da en fazla dalgasını geçeriz. Dediğim gibi evlilik bambaşka bir akit...Çok daha hassas, kalben ve ust duzey eglenceli devam edebilecek bir paylaşımken bu hallere kadar getirip ayaklara düşürdünüz.
    Siz halaybaşları beyler siz balayısız evlenmemci hanımlar yüzünden...biz ütopya olduk.
  • En kaliteli söz yazarı ve rap şarkıcısı Orhan GÜL'ün yaklaşık 4 saat önce youtube'da paylaştığı yeni ( adı hoşgeldin olan ) şarkıdır .

    içinden seçtiğim cümle de '' Hoş geldin beni bana vurduran , bir gelişi dünyaları durduran ; Hoş geldin bana zamanı sorduran , içinde sen yoksan zordur an '' şeklindedir . Güzeldir . Dinlenmesi gerekendir .
  • bugün bazı insanlarda gözlemlediğim durum.

    lan komedi ya.

    kadın kediyi sahiplendirmek istiyor. sahiplendirilmezse barinaga verilecekmis.

    dedim ben sahiplenmek istiyorum. 2 kedi baktim bunlardan biri felcliydi.tecrubeliyim anlayacaginiz.

    bu amina kodumun karisi bos beles sorular sormaya basladi. aylik net gelirin ne falan diyor aq ahahsh. en son bana referans gosterebilecegin biri var mi dedi, ananin amini gosteriyorum dedim. manyak lan bu insanlar.
    xxlrose
    12 saat önce
    ... 12  :)   :( 
  • geri zekalı muhabbetlerden içi sıkılmış kişi söylemi olabilir.

    valla bunaldım arkadaş. can sıkıntısına ona yürü, buna laf anlat, şundan mesene iste derken, içim kıyıldı. tamam, biz ekmeğini irc'te, zurna'da aramış nesiliz; mailleşmeyi bile mübah görmüşüz zamanında ama bir yere kadar. 30 küsur yaşıma geldim, daha da kimseyle uğraşamam. siz bana yürüyün artık. msn var.
    jetaim
    15 saat önce
    ... 7  :)  1  :(