bugün

said nursi'nin sözler kitabından bir bölümdür:

-1-

Ey kozmoğrafyanın ruhsuz meseleleriyle zihni darlaşan ve aklı gözüne inen ve şu âyetin azametli sırrını, o sıkışmış zihninde yerleştiremeyen mektepli efendi! Şu âyetin semâsına yedi basamaklı bir merdivenle çıkılabilir. Gel, beraber çıkacağız.

BiRiNCi BASAMAK
Hakikat ve hikmet ister ki, zemin gibi, semâvâtın da kendine münâsip sekeneleri bulunsun. Lisân-ı şer'îde o ecnâs-ı muhtelifeye "melâike ve ruhâniyât" tesmiye edilir.
Evet, hakikat öyle iktizâ eder. Zîrâ, zemin, küçüklüğü ve hakaretiyle beraber, zîhayat ve zîşuur mahlûklardan doldurulması ve ara sıra boşaltılıp yeniden zîşuurlarla şenlendirilmesi işaret eder, belki tasrih eder ki, şu muhteşem burçlar sahibi müzeyyen kasırlar hükmünde olan semâvât dahi zîşuur ve zevi'l-idrâk mahlûklarla doludur. Onlar dahi, ins ve cin gibi, şu âlem sarayının seyircileri ve şu kâinat kitâbının mütâlâacıları ve şu saltanat-ı Rubûbiyetin dellâllarıdırlar. Çünkü, kâinatı had ve hesâba gelmeyen tezyinât ve mehâsin ve nukuş ile süslendirip tezyin etmesi, bilbedâhe, mütefekkir istihsan edici ve mütehayyir takdir edicilerin enzârını ister.
Evet, hüsün elbette bir âşık ister; taam ise, aç olana verilir. Halbuki, ins ve cin, şu nihayetsiz vazifeye, şu haşmetli nezârete ve şu vüs'atli ubûdiyete karşı milyondan birisini ancak yapabilir. Demek bu nihayetsiz ve mütenevvi vezâife ve ibâdâta nihayetsiz melâike envâı ve ruhâniyet ecnâsı lâzımdır.
Bâzı rivâyâtın işârâtıyla ve intizam-ı âlemin hikmetiyle denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı seyyâre, seyyârâttan tut, tâ katarâta kadar bir kısım melâikenin merâkibidirler. Onlar, bunlara izn-i ilâhî ile binerler, âlem-i şehâdeti seyredip, gezerler. Hem denilebilir ki, bir kısım ecsâm-ı hayvaniye, hadîste "Tuyûrun Hudrun" -2- tesmiye edilen Cennet kuşlarından tut, tâ sineklere kadar bir cins ervâhın tayyâreleridirler. Onlar, bunların içine emr-i Hak ile girerler, âlem-i cismâniyâtı seyrân edip, o cesedlerdeki hasselerin pencereleriyle cismânî mu'cizât-ı fıtratı temâşâ ederler.
1- Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
And olsun ki dünya semâsını Biz kandillerle süsledik. Şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık. (Mülk Sûresi: 5.)
2- Yeşil kuşlar. (Müslim, imâra: 121; Ebû Dâvud, Cihad: 25; ibn-i Mâce, Cenâiz: 4, Cihad:16.)

Elbette kesâfetli topraktan ve kudûretli sudan mütemâdiyen letâfetli hayatı ve nurâniyetli zevi'l-idrâki halk eden Hâlık'ın, elbette ruha ve hayata münâsip şu nur denizinden ve hattâ zulmet bahrinden, bir kısım zîşuur mahlûkları vardır - hem, çok kesretli olarak vardır. Melâike ve ruhâniyâtın vücudlarına dâir, Nokta nâmında bir risâlemde ve Yirmi Dokuzuncu Sözde iki kere iki dört eder derecesinde bir katiyetle ispat edilmiştir. Eğer istersen ona mürâcaat et.

iKiNCi BASAMAK
Zemin ile gökler, bir hükümetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muâmeleler vardır. Zemine lâzım olan ziyâ, hararet ve bereket ve rahmet gibi şeyler semâdan geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinad eden bütün edyân-ı semâviyenin icmâıyla ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin tevâtürüyle, melâike ve ervâh, semâdan zemine geliyorlar.
Bundan, hisse karîb bir hads-i kati ile bilinir ki, sekene-i arz için, semâya çıkmak için bir yol vardır. Evet, nasıl herkesin akıl ve hayal ve nazarı her vakit semâya gider; öyle de, ağırlıklarını bırakan ervâh-ı enbiyâ ve evliyâ veya cesedlerini çıkaran ervâh-ı emvât, izn-i ilâhî ile oraya giderler. Mâdem hiffet ve letâfet bulanlar oraya giderler; elbette cesed-i mîsâlî giyen ve ervâh gibi hafif ve latîf bir kısım sekene-i arz ve hava, semâya gidebilirler.

ÜÇÜNCÜ BASAMAK
Semânın, sükût ve sükûneti ve intizam ve ıttırâdı ve vüs'at ve nurâniyeti gösterir ki, sekenesi, zeminin sekenesi gibi değiller; belki, bütün ahalisi mutîdirler. Ne emrolunsa onu işlerler. Müzâheme ve münâkaşayı icâb edecek bir sebep yoktur. Zîrâ, memleket geniş, fıtratları sâfî, kendileri mâsum, makamları sabittir.
Evet, zeminde ezdâd içtimâ etmiş, eşrâr ahyâra karışmış; içlerinde münâkaşât başlamış. O sebepten, ihtilâfât ve ıztırâbât düşmüş; ve ondan, imtihânât ve müsâbakât teklif edilmiş; ve ondan, terakkiyât ve tedenniyât çıkmış. Şu hakikatin hikmeti şudur ki:
Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz'ü olan meyvesidir. Mâlûmdur ki, birşeyin semeresi, en uzak, en cemiyetli, en nâzik, en ehemmiyetli cüz'üdür. işte bunun için, semere-i âlem olan insan, en câmi', en bedî, en âciz, en zayıf ve en latîf bir mu'cize-i kudret olduğundan, beşiği ve meskeni olan zemin, âsumâna nisbeten, maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber, mânen ve san'aten bütün kâinatın kalbi, merkezi, bütün mu'cizât-ı san'atın meşheri, sergisi ve bütün tecelliyât-ı esmâsının mazharı, nokta-i mihrâkiyesi ve nihayetsiz faaliyet-i Rabbâniyenin mahşeri ve makesi ve hadsiz hallâkıyet-i ilâhiyenin, hususan nebâtât ve hayvanâtın kesretli envâ-ı sağîresinde cevâdâne icadın medâr ve çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuâtın küçük mikyasta numunegâhı ve mensucât-ı ebediyenin süratle işleyen tezgâhı ve menâzır-ı sermediyenin süratle değişen taklidgâhı ve besâtîn-i dâimenin tohumcuklarına süratle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.

işte arzın Haşiye bu azamet-i mâneviyesinden ve ehemmiyet-i san'aviyesindendir ki, Kur'ân-ı Hakîm, semâvâta nisbeten, büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan arzı, bütün semâvâta denk tutuyor; onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor; mükerreren, "Rabbüs semavati vel ard" der.
Hem, arzın şu mezkûr hikmetlerden neş'et eden süratli tahavvülü ve devamlı tegayyürü iktizâ eder ki, sekenesi de ona göre mazhâr-ı tahavvülât olsun.
Hem, şu mahdut arz, hadsiz mu'cizât-ı kudrete mazhar olduğundandır ki, en mühim sekeneleri olan ins ve cinnin kuvâlarına, sâir zîhayatlar gibi fıtrî bir had ve hulkî bir kayıt konulmadığı için, nihayetsiz terakkî ve nihayetsiz tedennîye mazhar olmuştur. Enbiyâdan, evliyâdan tut, tâ Nemrudlara, tâ şeytanlara kadar uzun bir meydan-ı imtihanları peydâ olmuştur. Mâdem öyledir, elbette Firavunlaşmış şeytanlar, hadsiz şerâretiyle semâya ve ehline taş atacaklar.

DÖRDÜNCÜ BASAMAK
Bütün âlemlerin Rabbi ve Müdebbiri ve Hâlıkı olan Zât-ı Zülcelâlin, ahkâmları ayrı ayrı pek çok nâmları ve ünvanları ve Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Meselâ, Ashâb-ı Nebî safında küffara karşı muhârebe etmek için melâikeleri göndermesini iktizâ eden hangi isim ve ünvan ise, o isim ve ünvan iktizâ eder ki, melâike ile şeyâtîn ortasında muharebe bulunsun ve ahyâr-ı semâviyyîn ve eşrâr-ı arzîn mâbeynlerinde mübâreze olsun. Evet, küffarın nüfûs ve enfâsları kabza-i kudretinde olan Kadîr-i Zülcelâl, bir emir ile, bir sayha ile onları mahvetmiyor; Rubûbiyet-i âmme ünvânıyla, Hakîm ve Müdebbir ismiyle bir meydan-ı imtihan ve mübâreze açıyor.
Temsilde hatâ olmasın, görüyoruz ki, nasıl ki bir padişahın daire-i hükümeti itibâriyle ayrı ayrı pek çok ünvanları, isimleri bulunur; meselâ, daire-i adliye onu "hâkim-i âdil" nâmiyle yâd eder, daire-i askeriye onu "kumandan-ı âzam" nâmiyle bilir, daire-i meşihât onu "halîfe" ismiyle zikreder, daire-i mülkiye onu "sultan" nâmiyle tanır, mutî ahali ona "merhametkâr padişah" derler, âsi insanlar ona "kahhâr hâkim" derler; daha bunlara kıyas et. işte bâzı vakit oluyor ki, bütün ahali Onun elinde olan o padişah-ı âlî, âciz, zelîl bir âsiyi bir emir ile idâm etmiyor. Belki hâkim-i âdil ismiyle onu mahkemeye gönderir. Hem muktedir, hem sâdık bir memurunu taltife liyâkatini biliyor, fakat hususi ilmiyle, hususi telefonuyla onu taltif etmiyor; belki haşmet-i saltanat ve tedbîr-i hükümet ünvânıyla mükâfata istihkâkını teşhir etmek için, bir meydan-ı müsâbaka açar, vezirine emreder, ahaliyi temâşâya dâvet eder, bir istikbâl-i siyâsî yaptırır, muhteşem bir imtihân-ı ulvî neticesinde bir mecmâ-ı âlîde onu taltif eder, liyâkatini ilân eder. Daha başka cihetleri bunlara kıyas et.

Göklerin ve yerin Rabbi [Allah'tır]. (Ra'd Sûresi: 16; isrâ Sûresi: 102; Kehf Sûresi: 14.)

Haşiye: Evet, küre-i arz, küçüklüğüyle beraber semâvâta karşı gelebilir. Çünkü, nasıl ki, "Dâimî bir çeşme, vâridâtsız büyük bir gölden daha büyük" denilebilir. Hem, bir ölçek ile bir şey ölçerek başka yere nakledilen ve onun elinden geçmiş ve ona girmiş çıkmış bir mahsülâtla, zâhiren binler defa ölçekten büyük ve dağ gibi bir cisimle o ölçek muvâzeneye çıkabilir. Aynen öyle de, küre-i arz, Cenâb-ı Hak onu san'atına bir meşher ve icadına bir mahşer ve hikmetine medâr ve kudretine mazhar ve rahmetine mezher ve Cennetine mezraa ve hadsiz kâinata ve mahlûkat âlemlerine ölçek ve mâzi denizlerine ve gayb âlemine akacak bir çeşme hükmünde icad etmiş. Her sene kat kat ve katmerli yüz bin tarzda, masnuâttan dokunmuş gömleklerini değiştirdiği ve çok defa dolu mâziye boşaltarak gayb âlemine döktüğü bütün o müteceddid âlemleri ve arzın müteaddit gömleklerini nazara al; yani, bütün mâzisini hazır farz et; sonra yeknesak ve bir derece basit semâvâta karşı muvâzene et. Göreceksin ki, arz, ziyâde gelmezse, noksan da kalmaz. işte, Rabbü's-Semâvâti ve'l-Arz sırrını anla.

işte, velillahil mesele-l a'la -1-, Ezel ve Ebed Sultanının pek çok Esmâ-i Hüsnâsı vardır. Tecelliyât-ı Celâliye ve tezâhürât-ı Cemâliye ile pek çok şuûnâtı ve ünvanları vardır. Nur ve zulmet, yaz ve kış, Cennet ve Cehennemin vücudunu iktizâ eden isim ve ünvan ve şe'n ise, kanun-u tenâsül, kanun-u müsâbaka, kanun-u teâvün gibi pek çok umumi kanunlar misillü, kanun-u mübârezenin dahi bir derece tâmimini isterler. Kalb etrafındaki ilhamât ve vesveselerin mübârezelerinden tut, tâ semâ âfâkında melâike ve şeytanların mübârezesine kadar, o kanunun şümûlünü iktizâ eder.
BEŞiNCi BASAMAK
Mâdem arzdan semâya gidip gelmek var, semâdan arza inip çıkmak oluyor; ehemmiyetli levâzımât-ı arzıye oradan gönderiliyor. Ve mâdem ervâh-ı tayyibeler semâya gidiyorlar. Elbette, ervâh-ı habîse dahi, ahyârı taklîden semâvât memleketine gitmeye teşebbüs edecekler. Çünkü, vücudca, letâfet ve hiffetleri var. Hem, şüphesiz tard ve ref' edilecekler. Çünkü, mahiyetçe şerâret ve nuhûsetleri vardır.
Hem, bilâşek velâşüphe, şu muâmele-i mühimmenin ve şu mübâreze-i mâneviyenin, âlem-i şehâdette bir alâmeti, bir işareti bulunacaktır. Çünkü, saltanat-ı Rubûbiyetin hikmeti iktizâ eder ki, zîşuur için, bâhusus en mühim vazifesi müşâhede ve şehâdet ve dellâllık ve nezâret olan insan için, tasarrufât-ı gaybiyenin mühimlerine bir işaret koysun, birer alâmet bıraksın. Nasıl ki, nihayetsiz bahar mu'cizâtına yağmuru işaret koymuş ve havârik-ı san'atına esbâb-ı zâhiriyeyi alâmet etmiş; tâ âlem-i şehâdet ehlini işhâd etsin. Belki, o acîb temâşâya, umum ehl-i semâvât ve sekene-i arzın enzâr-ı dikkatlerini celb etsin. Yani, o koca semâvâtı, etrafında nöbettarlar dizilmiş, burçları tezyin edilmiş bir kale hükmünde, bir şehir sûretinde gösterip, haşmet-i Rubûbiyetini tefekkür ettirsin.
Mâdem şu mübâreze-i ulviyenin ilânı, hikmeten lâzımdır; elbette ona bir işaret vardır. Halbuki, hâdisât-ı cevviye ve semâviye içinde şu ilâna münâsip hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zîrâ yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hâdisât-ı necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedâheten anlaşılır. Halbuki, şu hâdisenin, bu hikmetten ve şu gâyeden başka ona münâsip bir hikmeti bilinmiyor. Sâir hâdisât öyle değil. Hem şu hikmet, zaman-ı Adem'den beri meşhurdur ve ehl-i hakikat için meşhuddur.

En yüce sıfatlar Allah'ındır. (Nahl Sûresi: 60.)

ALTINCI BASAMAK
Beşer ve cin, nihayetsiz şerre ve cühûda müstaid olduklarından, nihayetsiz bir temerrüd ve bir tuğyan yaparlar. işte, bunun için Kur'ân-ı Kerîm, öyle i'câzkâr bir belâgatla ve öyle âlî ve bâhir üslûblarla ve öyle gâlî ve zâhir temsiller ve mesellerle ins ve cinni isyandan ve tuğyandan zecr eder ki, kâinatı titretir. Meselâ, "Ey ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz, haydi hudud-u mülkümden elinizden gelirse, çıkınız" meseline işaret eden

-1-
âyetindeki azametli inzâra ve dehşetli tehdide ve şiddetli zecre dikkat et.

Nasıl ins ve cinnin gayet mağrurâne temerrüdlerini, gayet mu'cizâne bir belâgatla kırar, aczlerini ilân eder, saltanat-ı Rubûbiyetin genişliği ve azameti nisbetinde ne kadar âciz ve bîçare olduklarını gösterir. Güyâ şu âyetle, hem -2- âyetiyle böyle diyor ki:
"Ey hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve ey zaaf ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan cin ve ins! Nasıl cesâret edersiniz ki, isyanınızla öyle bir Sultan-ı Zîşânın evâmirine karşı geliyorsunuz ki; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi, emirlerine itaat ederler.
"Hem, tuğyânınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelâle karşı mübâreze ediyorsunuz ki; öyle azametli mutî askerleri var, farazâ şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recm edebilirler.
"Hem, küfrânınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelâlin memleketinde isyan ediyorsunuz ki; ibâdından ve cünûdundan öyleleri var ki, değil sizin gibi küçücük âciz mahlûkları, belki farz-ı muhâl olarak dağ ve arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri, şuvazlı nühasları size atabilirler, sizi dağıtırlar.
"Hem, öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki; o kanun ile öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa, arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi, küreniz misillü yıldızları üstünüze yağdırabilirler."
Evet, Kur'ân'da bâzı mühim tahşidât vardır ki, düşmanların kuvvetli olduğundan ileri gelmiyor. Belki, haşmetin izhârı ve düşman şenaatinin teşhiri gibi sebeplerden ileri geliyor.

Hem, bâzan kemâl-i intizamı ve nihayet adli ve gayet ilmi ve kuvvet-i hikmeti göstermek için, en büyük ve kuvvetli esbâbı, en küçük ve zayıf bir şeye karşı tahşid eder ve üstünde tutar; düşürtmez, tecavüz ettirmez. Meselâ şu âyete bak:

-3-

Ne kadar Nebi hakkına hürmet ve ne kadar ezvacın hukukuna merhamet var. Şu mühim tahşidat, yalnız hürmet-i Nebinin âzametini ve iki zaîfenin şekvalarının ehemmiyetini ve haklarının riayetini, rahîmâne ifade etmek içindir.

1- Ey cinler ve insanlar topluluğu! Eğer göklerin ve yerin sınırlarından çıkıp gitmeye gücünüz yeterse, haydi, çıkın. Fakat Allah'ın vereceği bir kuvvet olmadan çıkamazsınız. • Rabbinizin nimetlerinden hangi birini inkâr edersiniz? • Üzerinize saf ateşten bir alevle bakır gibi kızıl bir duman salınır da, birbirinize hiçbir yardımınız dokunmaz. (Rahmân Sûresi: 33-35.)
2- Şeytanlar için o kandilleri birer taş yaptık. (Mülk Sûresi: 5.)
3- Eğer ona karşı birbirinize arka çıkarsanız, şüphesiz ki onun dostu Allah'tır, Cebrâil'dir ve sâlih mü'minlerdir. Üstelik melekler de onun yardımcısıdır. (Tahrîm Sûresi: 4.)

YEDiNCi BASAMAK
Melekler ve semekler gibi, yıldızların dahi gayet muhtelif efradları vardır. Bir kısmı nihayet küçük, bir kısmı gayet büyüktür. Hattâ, gökyüzünde her parlayana yıldız denilir. işte bu yıldız cinsinden bir nevi de, nâzenin semâ yüzünün murassâ zînetleri ve o ağacın münevver meyveleri ve o denizin müsebbih balıkları hükmünde, Fâtır-ı Zülcelâl, Sâni-i Zülcemâl onları yaratmış ve meleklerine mesîreler, binler menziller yapmıştır. Ve yıldızların küçük bir nevini de, şeyâtînin recmine âlet etmiş. işte bu recm-i şeyâtîn için atılan şahapların üç mânâsı olabilir:
• Birincisi: Kanun-u mübâreze, en geniş dairede dahi cereyan ettiğine remz ve alâmettir.
• ikincisi: Semâvâtta hüşyar nöbettarlar, mutî sekeneler var. Arzlı şerirlerin ihtilâtından ve istimâlarından hoşlanmayan cünûdullah bulunduğuna ilân ve işarettir.
• Üçüncüsü: Müzahrafât-ı arzıyenin mümessilât-ı habîseleri olan câsus şeytanları, temiz ve temizlerin meskeni olan semâyı telvîs etmemek ve nüfûs-u habîse hesâbına tecessüs ettirmemek için, edebsiz câsusları korkutmak için atılan mancınıklar ve işaret fişekleri misillü, o şeytanları ebvâb-ı semâdan o şahaplarla red ve tarddır.
işte yıldız böceği hükmünde olan kafa fenerine itimad eden ve Kur'ân güneşinden gözünü yuman kozmoğrafyacı efendi! Şu yedi basamaklarda işaret edilen hakikatlere birden bak, gözünü aç, kafa fenerini bırak, gündüz gibi îcâz ışığı içinde şu âyetin mânâsını gör. O âyetin semâsından bir hakikat yıldızı al; senin başındaki şeytana at, kendi şeytanını recm et. Biz dahi etmeliyiz ve -1- beraber demeliyiz.

-2-

-3-

1- "Ey Rabbim, şeytanların vesveselerinden Sana sığınırım. (Mü'minûn Sûresi: 97.)
2- Tam ve kesin delil [ve açık ve kat'î görünen hikmet] Allah'ındır. (En'âm Sûresi 149. âyetten iktibastır.)
3- Seni her türlü kusur ve noksandan tenzih ederiz. Senin bize öğrettiğinden başka hiçbir bilgimiz yoktur. Sen herşeyi hakkıyla bilir, her işi hikmetle yaparsın. (Bakara Sûresi: 32.)

On Beşinci Sözün Zeyli

[Yirmi Altıncı Mektubun Birinci Mebhası]

-1-

-2-

Hüccetü'l-Kur'ân Ale'ş-şeytan ve Hizbihî

iblisi ilzam, şeytanı ifhâm, ehl-i tuğyânı iskât eden Birinci Mebhas:
Bîtarafâne muhâkeme içinde şeytanın müthiş bir desîsesini kati bir sûrette reddeden bir vâkıadır. O vâkıanın mücmel bir kısmını on sene evvel Lemeât'ta yazmıştım. Şöyle ki:
Bu risâlenin telifinden on bir sene evvel Ramazan-ı Şerifte istanbul Bayezid Câmi-i Şerifinde hâfızları dinliyordum. Birden, şahsını görmedim, fakat mânevî bir ses işittim gibi bana geldi. Zihnimi kendine çevirdi; hayalen dinledim. Baktım ki, bana der:
"Sen, Kur'ânı pek âlî, çok parlak görüyorsun. Bîtarafâne muhâkeme et, öyle bak. Yani bir beşer kelâmı farz et bak; acaba o meziyetleri, o zînetleri görecek misin?" dedi.
Hakikaten ben de ona aldandım, beşer kelâmı farz edip, öyle baktım. Gördüm ki, nasıl Bayezid'in elektrik düğmesi çevrilip söndürülünce ortalık karanlığa düşer; öyle de, o farz ile, Kur'ân'ın parlak ışıkları gizlenmeye başladı. O vakit anladım ki, benim ile konuşan şeytandır; beni vartaya yuvarlandırıyor. Kur'ân'dan istimdâd ettim. Birden, bir nur kalbime geldi; müdâfaaya kati bir kuvvet verdi. O vakit şöylece şeytana karşı münâzara başladı.

1- Allah'ın adıyla. O her türlü kusur ve noksandan uzaktır. • Hiçbir şey yoktur ki Onu övüp, Onu tesbih etmesin. (isrâ Sûresi: 44.)
2- Rahmân ve Rahîm olan Allah'ın adıyla.
Şeytandan sana bir vesvese geldiğinde Allah'a sığın. Şüphesiz ki O herşeyi hakkıyla işiten, herşeyi hakkıyla bilendir. (Fussilet Sûresi: 36.)

Dedim: Ey şeytan! Bîtarafâne muhâkeme, iki taraf ortasında bir vaziyettir. Halbuki, hem senin, hem insandaki senin şâkirdlerin, dediğiniz bîtarafâne muhâkeme ise, taraf-ı muhâlifi iltizamdır. Bîtaraflık değildir, muvakkaten bir dinsizliktir. Çünkü, Kur'ân'a kelâm-ı beşer diye bakmak ve öyle muhâkeme etmek, şıkk-ı muhâlifi esas tutmaktır, bâtılı iltizamdır. Bîtarafâne muhâkeme değildir, belki bâtıla tarafgirliktir.
Şeytan dedi ki: "Öyle ise, ne Allah'ın kelâmı, ne de beşer kelâmı deme; ortada farz et, bak."
Ben dedim: O da olamaz. Çünkü, münâzâü'n-fîh bir mal bulunsa, eğer iki müddeî birbirine yakın ise ve kurbiyet-i mekân varsa, o vakit, o mal ikisinden başka birinin elinde veya ikisinin elleri yetişecek bir sûrette bir yere bırakılacak. Hangisi ispat etse, o alır. Eğer o iki müddeî birbirine gayet uzak, biri maşrıkta biri mağribde ise, o vakit, kaideten, "sahibü'l-yed" kim ise onun elinde bırakılacaktır. Çünkü, ortada bırakmak kâbil değildir.
işte Kur'ân, kıymettar bir maldır. Beşer kelâmı Cenâb-ı Hakkın kelâmından ne kadar uzaksa, o iki taraf, o kadar, belki hadsiz birbirinden uzaktır. işte, serâdan Süreyyâ'ya kadar birbirinden uzak o iki taraf ortasında bırakmak mümkün değildir. Hem, ortası yoktur; çünkü, vücud ve adem gibi ve iki nâkızeyn gibi, iki zıddırlar. Ortası olamaz. Öyle ise, Kur'ân için sahibü'l-yed, taraf-ı ilâhîdir. Öyle ise, Onun elinde kabul edilip, öylece delâil-i ispata bakılacak. Eğer, öteki taraf Onun kelâmullah olduğuna dâir bütün bürhanları birer birer çürütse, elini Ona uzatabilir; yoksa uzatamaz.
Heyhât! Binler berâhin-i kat'iyenin mıhlarıyla Arş-ı âzama çakılan bu muazzam pırlantayı, hangi el bütün o mıhları söküp, o direkleri kesip (onu) düşürebilir?
işte ey şeytan! Senin rağmına, ehl-i hak ve insaf, bu sûretteki hakikatli muhâkeme ile muhâkeme ederler. Hattâ en küçük bir delilde dahi Kur'ân'a karşı imânını ziyâdeleştirir. Senin ve şâkirdlerinin gösterdiği yol ise:
Bir kere beşer kelâmı farz edilse, yani Arşa bağlanan o muazzam pırlanta yere atılsa, bütün mıhların kuvvetinde ve çok bürhanların metânetinde birtek bürhan lâzım ki, onu yerden kaldırıp Arş-ı mânevîye çaksın. Tâ küfrün zulümâtından kurtulup, imânın envârına erişsin. Halbuki, buna muvaffak olmak pek güçtür. Onun için, senin desîsen ile şu zamanda bîtarafâne muhâkeme sûreti altında çokları imânını kaybediyorlar.
Şeytan döndü ve dedi: "Kur'ân beşer kelâmına benziyor; onların muhâveresi tarzındadır. Demek, beşer kelâmıdır. Eğer, Allah'ın kelâmı olsa, Ona yakışacak, her cihetçe hârikulâde bir tarzı olacaktı. Onun san'atı nasıl beşer san'atına benzemiyor; kelâmı da benzememeli."
Cevaben dedim: Nasıl ki, Peygamberimiz (a.s.m.) mu'cizâtından ve hasâisinden başka, ef'âl ve ahvâl ve etvârında beşeriyette kalıp, beşer gibi, âdet-i ilâhiyeye ve evâmir-i tekviniyesine münkad ve mutî olmuş; o da soğuk çeker, elem çeker, ve hâkezâ. Herbir ahvâl ve etvârında hârikulâde bir vaziyet verilmemiş-tâ ki, ümmetine ef'âliyle imam olsun, etvârıyla rehber olsun, umum harekâtıyla ders versin. Eğer, her etvârında hârikulâde olsa idi, bizzat her cihetçe imam olamazdı, herkese mürşid-i mutlak olamazdı, bütün ahvâliyle "rahmete'n-li'l-âlemîn" olamazdı.
Aynen öyle de, Kur'ân-ı Hakîm, ehl-i şuura imamdır, cin ve inse mürşiddir, ehl-i kemâle rehberdir, ehl-i hakikate muallimdir. Öyle ise, beşerin muhâverâtı ve üslûbu tarzında olmak zarûrî ve katidir. Çünkü, cin ve ins münâcâtını ondan alıyor, duâsını ondan öğreniyor, mesâilini onun lisâniyle zikrediyor, edeb-i muâşeretini ondan taallüm ediyor, ve hâkezâ, herkes onu mercî yapıyor. Öyle ise, eğer Hazret-i Mûsâ Aleyhisselâmın Tûr-i Sînâda işittiği kelâmullah tarzında olsa idi, beşer bunu dinlemekte, işitmekte tahammül edemezdi ve mercî edemezdi. Hazret-i Mûsâ gibi bir ulû'l-azm, ancak birkaç kelâmı işitmeye tahammül etmiştir. Mûsâ Aleyhisselâm demiş:

Şeytan döndü, yine dedi ki: "Kur'ân'ın mesâili gibi, çok zâtlar o çeşit meseleleri din nâmına söylüyorlar. Onun için, bir beşer, din nâmına böyle birşey yapmak mümkün değil mi?"
Cevaben Kur'ân'ın nuruyla dedim ki:
Evvelâ: Dindar bir adam, din muhabbeti için, "Hak böyledir, hakikat budur. Allah'ın emri böyledir" der. Yoksa, Allah'ı kendi keyfine konuşturmaz. Hadsiz derece haddinden tecavüz edip, Allah'ın taklidini yapıp, Onun yerinde konuşmaz. -2- düsturundan titrer.
Ve sâniyen: Bir beşer kendi başına böyle yapması ve muvaffak olması hiçbir cihetle mümkün değildir, belki, yüz derece muhâldir. Çünkü, birbirine yakın zâtlar birbirini taklid edebilirler, bir cinsten olanlar birbirinin sûretine girebilirler, mertebece birbirine yakın olanlar, birbirinin makamlarını taklid edebilirler. Muvakkaten, insanları iğfal ederler; fakat, dâimî iğfal edemezler. Çünkü, ehl-i dikkat nazarında alâküllihâl, etvâr ve ahvâli içindeki tasannuâtlar ve tekellüfâtlar sahtekârlığını gösterecek; hilesi devam etmeyecek. Eğer, sahtekârlıkla taklide çalışan, ötekinden gayet uzaksa, meselâ âdi bir adam, ibni Sînâ gibi bir dâhîyi ilimde taklid etmek istese ve bir çoban bir padişahın vaziyetini takınsa, elbette hiç kimseyi aldatamayacak; belki kendi maskara olacak. Herbir hali bağıracak ki, "Bu sahtekârdır!"
işte -hâşâ, yüz bin defa hâşâ- Kur'ân beşer kelâmı farz edildiği vakit, nasıl bir yıldızböceği bin sene tekellüfsüz hakiki bir yıldız olarak rasat ehline görünsün? Hem, bir sinek, bir sene tamamen tavus sûretini tasannu'suz, temâşâ ehline göstersin? Hem, sahtekâr, âmî bir nefer, nâmdar, âlî bir müşirin tavrını takınsın, makamında otursun, çok zaman öyle kalsın, hilesini ihsâs etmesin? Hem, müfteri, yalancı, itikadsız bir adam, müddet-i ömründe dâimâ en sâdık, en emîn, en mûtekid bir zâtın keyfiyetini ve vaziyetini en müdakkik nazarlara karşı telâşsız göstersin, dâhîlerin nazarında tasannuu saklansın? Bu ise, yüz derece muhâldir; ona hiçbir zîakıl mümkün diyemez. Öyle de farz etmek dahi, bedihî bir muhâli vâki' farz etmek gibi bir hezeyandır.

1- Senin konuşman böyle midir? Allah buyurdu: "Bütün dillerin kuvveti benimdir." (Hadîs-i Şerif: Tefsir-u ibn-i Kesir: 1:505; Mu'cemü't-Taberânî el-Evsât, 1:991.)
2- Allah adına yalan söyleyenden daha zâlim kim vardır? (Zümer Sûresi: 32.) *
devam

Aynen öyle de, Kur'ân'ı kelâm-ı beşer farz etmek, lâzım gelir ki, âlem-i islâmın semâsında bilmüşâhede pek parlak ve dâimâ envâr-ı hakâikı neşreden bir yıldız-ı hakikat, belki bir şems-i kemâlât telâkkî edilen Kitâb-ı Mübînin mahiyeti - hâşâ - bir yıldızböceği hükmünde tasannucu bir beşerin hurâfâtlı bir düzmesi olsun. Ve en yakınında olanlar ve dikkatle ona bakanlar farkında bulunmasın. Ve onu dâimâ âlî ve menba-ı hakâik bir yıldız bilsin. Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber, sen ey Şeytan, yüz derece şeytâniyette ileri gitsen, buna imkân verdiremezsin, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın. Yalnız, pek uzaktan baktırmakla aldatıyorsun; yıldızı, yıldız böceği gibi böyle küçük gösteriyorsun!
Sâlisen: Hem, Kur'ân'ı beşer kelâmı farz etmek, lâzım gelir ki, âsârıyla, tesirâtıyla, netâiciyle âlem-i insaniyetin bilmüşâhede en ruhlu ve hayatfeşân, en hakikatli ve saadetresân, en cemiyetli ve mu'cizbeyân, âlî meziyetleriyle yaldızlı bir Furkan'ın gizli hakikati (hâşâ) muâvenetsiz, ilimsiz birtek insanın sahtekâr, âdi fikrinin tasannuâtı olsun. Ve yakından onu temâşâ eden ve merakla dikkat eden büyük zekâlar, ulvî dehâlar, ondan hiçbir zaman, hiçbir cihette sahtekârlık ve tasannu' eseri görmesin; dâimâ ciddiyeti, samimiyeti, ihlâsı bulsun.
Bu ise, yüz derece muhâl olmakla beraber, bütün ahvâliyle, akvâliyle, harekâtıyla bütün hayatında emâneti, imânı, emniyeti, ihlâsı, ciddiyeti istikâmeti gösteren ve ders veren ve sıddıkînleri yetiştiren, en yüksek, en parlak, en âlî haslet telâkkî edilen ve kabul edilen bir zâtı en emniyetsiz, en ihlâssız, en itikadsız farz etmekle, muzaaf bir muhâli vâki görmek gibi, Şeytanı dahi utandıracak bir hezeyân-ı küfrîdir. Çünkü şu meselenin ortası yoktur. Zîrâ, farz-ı muhâl olarak, Kur'ân kelâmullah olmazsa, Arştan zemine düşer gibi sukut eder, ortada kalmaz. Mecmâ-ı hakâik iken menba-ı hurâfât olur. Ve o hârika fermanı gösteren zât (hâşâ, sümme hâşâ) eğer Resûlullah olmazsa, âlâ-yı illiyyînden esfel-i sâfilîne sukut etmek ve menba-ı kemâlât derecesinden mâden-i desâis makamına düşmek lâzım gelir; ortada kalmaz. Zîrâ, Allah nâmına iftira eden, yalan söyleyen, en ednâ bir dereceye düşer. Bir sineği dâimî bir sûrette tavus görmek ve tavusun büyük evsâfını onda her vakit müşâhede etmek ne kadar muhâl ise, şu mesele de öyle muhâldir. Fıtraten akılsız, sarhoş bir divâne lâzım ki buna ihtimâl versin.
Râbian: Hem, Kur'ân'ı kelâm-ı beşer farz etmek; lâzım gelir ki, nev-i benîâdem'in en büyük ve muhteşem ordusu olan ümmet-i Muhammediyenin (a.s.m.) mukaddes kumandanı olan Kur'ân, bilmüşâhede kuvvetli kanunlarıyla, esaslı düsturlarıyla, nâfiz emirleriyle o pek büyük orduyu, iki cihânı fethedecek bir derecede bir intizam verdiği ve bir inzibat altına aldığı ve maddî mânevî teçhiz ettiği ve umum o efrâdın derecâtına göre akıllarını tâlim ve kalblerini terbiye ve ruhlarını teshîr ve vicdanlarını tathir ve âzâ ve cevârihlerini istimâl ve istihdam ettiği halde-hâşâ, yüz bin defa hâşâ-kuvvetsiz, kıymetsiz, asılsız bir düzme farz edip, yüz derece muhâli kabul etmek lâzım gelmekle beraber, müddet-i hayatında ciddî harekâtıyla Hakkın kanunlarını benî Adem'e ders veren ve samimi ef'âliyle hakikatin düsturlarını beşere tâlim eden ve hâlis ve mâkul akvâliyle istikâmetin ve saadetin usûllerini gösteren ve tesis eden ve bütün tarihçe-i hayatının şehâdetiyle Allah'ın azabından çok havf eden ve herkesten ziyâde Allah'ı bilen ve bildiren ve nev-i beşerin beşten birisine ve küre-i arzın yarısına bin üç yüz elli sene kemâl-i haşmet ile kumandanlık eden ve cihânı velveleye veren ve şöhretşiâr şuûnâtıyla nev-i beşerin belki kâinatın elhak medâr-ı fahrı olan bir zâtı - hâşâ, yüz bin defa hâşâ - sahtekâr, Allah'tan korkmaz ve bilmez ve haysiyetini tanımaz, insaniyetin âdi derecesinde farz etmekle yüz derece muhâli birden irtikâb etmek lâzım gelir. Çünkü, şu meselenin ortası yoktur.

Zîrâ, farz-ı muhâl olarak, Kur'ân kelâmullah olmazsa, Arştan düşse, ortada kalamaz; belki, yerde yalancı birinin malı olduğunu kabul etmek lâzım gelir. Bu ise, ey şeytan, yüz derece, sen, katmerli bir şeytan olsan, bozulmamış hiçbir aklı kandıramazsın ve çürümemiş hiçbir kalbi iknâ edemezsin.
Şeytan döndü, dedi: "Nasıl kandıramam? Ekser insanlara ve insanın meşhur âkıllerine Kur'ân'ı ve Muhammed'i inkâr ettirdim."
Elcevap:
Evvelâ: Gayet uzak mesafeden bakılsa, en büyük şey, en küçük şey gibi görünebilir; bir yıldız, bir mum kadar denilebilir.
Sâniyen: Hem, tebeî, sathî bir nazarla bakılsa, gayet muhâl birşey, mümkün görünebilir. Bir zaman, bir ihtiyar adam, Ramazan hilâlini görmek için semâya bakmış. Gözüne bir beyaz kıl inmiş; o kılı ay zannetmiş, 'Ayı gördüm' demiş. işte, muhâldir ki, hilâl, o beyaz kıl olsun. Fakat, kasden ve bizzat aya baktığı, ve o saçı tebeî ve dolayısıyla ve ikinci derece göründüğü için, o muhâli mümkün telâkkî etmiş.
Sâlisen: Hem, kabul etmemek başkadır, inkâr etmek başkadır. Adem-i kabul bir lâkaydlıktır, bir göz kapamaktır ve câhilâne bir hükümsüzlüktür. Bu sûrette, çok muhâl şeyler onun içinde gizlenebilir; onun aklı onlarla uğraşmaz. Ammâ inkâr ise, o adem-i kabul değil, belki o, kabul-ü ademdir, bir hükümdür. Onun aklı hareket etmeye mecburdur. O halde senin gibi bir şeytan, onun aklını elinden alır, sonra inkârı ona yutturur. Hem, ey şeytan, bâtılı hak ve muhâli mümkün gösteren gaflet ve dalâlet ve safsata ve inad ve mugâlâta ve mükâbere ve iğfal ve görenek gibi şeytânî desîselerle, çok muhâlâtı intâc eden inkâr ve küfrü, o bedbaht insan sûretindeki hayvanlara yutturmuşsun.
Râbian: Hem, Kur'ân'ı kelâm-ı beşer farz etmek; lâzım gelir ki, âlem-i insaniyetin semâvâtında yıldızlar gibi parlayan asfiyâlara, sıddîkînlere, aktablara bilmüşâhede rehberlik eden ve bilbedâhe mütemâdiyen hak ve hakkâniyeti, sıdk ve sadâkati, emn ve emâneti umum tabakât-ı ehl-i kemâle tâlim eden ve erkân-ı imâniyenin hakâikıyla ve erkân-ı islâmiyenin desâtiriyle iki cihânın saadetini temin eden ve bu icraatının şehâdetiyle bizzarûre hak ve hâlis ve sâfî hakikat ve gayet doğru ve pek ciddî olmak lâzım gelen bir kitâbı, kendi evsâfının ve tesirâtının ve envârının zıddıyla muttasıf tasavvur edip-hâşâ, sümme hâşâ-bir sahtekârın tasnîât ve iftiralarının mecmûası nazarıyla bakmak, Sofestâîleri ve şeytanları dahi utandıracak ve titretecek şenî bir hezeyân-ı küfrî olmakla beraber; izhâr ettiği din ve şeriat-ı islâmiyenin şehâdetiyle ve müddet-i hayatında gösterdiği bilittifak fevkalâde takvâsının ve hâlis ve sâfî ubûdiyetinin delâletiyle ve bilittifak kendinde görünen ahlâk-ı hasenenin iktizâsıyla ve yetiştirdiği bütün ehl-i hakikatin ve sahib-i kemâlâtın tasdikiyle en mûtekid, en metîn, en emîn, en sâdık bir zâtı- hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ-itikadsız, en emniyetsiz, Allah'tan korkmaz bir vaziyette farzetmek, muhâlâtın en çirkin ve menfur bir sûretini ve dalâletin en zulümlü ve zulmetli bir tarzını irtikâb etmek lâzım gelir.

Elhâsıl: On Dokuzuncu Mektubun On Sekizinci işaretinde denildiği gibi, nasıl kulaklı âmî tabakası, i'câz-ı Kur'ân fehminde demiş: 'Kur'ân, bütün dinlediğim ve dünyada mevcud kitaplara kıyas edilse, hiçbirisine benzemiyor ve onların derecesinde değildir." Öyle ise, ya Kur'ân umumunun altındadır veya umumunun fevkınde bir derecesi vardır. Umumun altındaki şık ise, muhâl olmakla beraber, hiçbir düşman, hattâ Şeytan dahi diyemez ve kabul etmez. Öyle ise, Kur'ân umum kitapların fevkındedir; öyle ise mu'cizedir.
Aynen öyle de, biz de ilm-i usûl ve fenn-i mantıkça sebr ve taksim denilen en kati bir hüccetle deriz:
Ey Şeytan ve ey Şeytanın şâkirdleri! Kur'ân ya Ârş-ı Âzamdan, ism-i Âzamdan gelmiş bir kelâmullahtır, veyahut - hâşâ, sümme hâşâ, yüz bin kere hâşâ - yerde, sahtekâr ve Allah'tan korkmaz ve Allah'ı bilmez, itikadsız bir beşerin düzmesidir. Bu ise, ey Şeytan, sâbık hüccetlere karşı bunu sen diyemedin ve diyemezsin ve diyemeyeceksin. Öyle ise, bizzarûre ve bilâşüphe, Kur'ân Hâlık-ı Kâinatın kelâmıdır. Çünkü ortası yoktur ve muhâldir ve olamaz. Nasıl ki katibir sûrette ispat ettik; sen de gördün ve dinledin.
Hem, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm, ya resûlullahtır ve bütün resûllerin ekmeli ve bütün mahlûkatın efdalidir; veyahut - hâşâ, yüz bin defa hâşâ - Allah'a iftira ettiği ve Allah'ı bilmediği ve azabına inanmadığı için, itikadsız, esfel-i sâfilîne sukut etmiş bir beşer farz etmek Haşiye lâzım gelir ki; bu ise, ey iblis, ne sen ve ne de güvendiğin Avrupa feylesofları ve Asya münâfıkları bunu diyemezsiniz ve diyememişsiniz ve diyemeyeceksiniz ve dememişsiniz ve demiyeceksiniz. Çünkü, bu şıkkı dinleyecek ve kabul edecek, dünyada yoktur. Onun içindir ki, güvendiğin o feylesofların en müfsidleri ve o Asya münâfıklarının en vicdansızları dahi diyorlar ki: "Muhammed-i Arabî (a.s.m.) çok akıllı idi, çok güzel ahlâklı idi."
Mâdem, şu mesele iki şıkka münhasırdır. Ve mâdem ikinci şık muhâldir ve hiçbir kimse buna sahip çıkmıyor. Ve mâdem kati hüccetlerle ispat ettik ki, ortası yoktur. Elbette, bizzarûre, senin ve hizbü'ş-şeytanın rağmına olarak, bilbedâhe ve bihakkalyakîn, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm Resûlullahtır ve bütün resûllerin ekmelidir, bütün mahlûkatın efdalidir.

Melekler, insanlar ve cinler adedince ona salât ve selâm eyle. (Duâ)

Haşiye: Kur'ân-ı Hakîm, kâfirlerin küfriyâtlarını ve galîz tâbirâtlarını, iptal etmek için zikrettiğine istinâden, ehl-i dalâletin fikr-i küfrîlerinin bütün bütün muhâliyetini ve bütün bütün çürüklüğünü göstermek için, şu tâbirâtı farz-ı muhâl sûretinde titreyerek kullanmaya mecbur oldum.

ŞEYTANIN iKiNCi KÜÇÜK iTiRAZI

Sûre-i -1- i okurken

Şu âyetleri okurken şeytan dedi ki: "Kur'anın en mühim fesahatını, siz onun selasetinde ve vuzuhunda buluyorsunuz. Halbuki; şu âyette nereden nereye atlıyor? Sekerattan tâ kıyamete atlıyor. Nefh-i Sur'dan muhasebenin hitamına intikal ediyor ve ondan Cehennem'e idhali zikrediyor. Bu acib atlamaklar içinde hangi selaset kalır? Kur'anın ekser yerlerinde, böyle birbirinden uzak mes'eleleri birleştiriyor. Böyle münasebetsiz vaziyetiyle selaset, fesahat nerede kalır?"

Elcevap: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyânın esâs-ı i'câzı, en mühimlerinden belâgatından sonra îcâzdır. icâz, i'câz-ı Kur'ân'ın en metîn ve en mühim bir esâsıdır. Kur'ân-ı Hakîm'de şu mu'cizâne îcâz, o kadar çoktur ve o kadar güzeldir ki, ehl-i tetkik, karşısında hayrettedirler. Meselâ,

-3-

kısa birkaç cümle ile, tûfan hâdise-i azîmesini netâiciyle öyle îcâzkârâne ve mu'cizâne beyân ediyor ki, çok ehl-i belâgatı, belâgatına secde ettirmiş.

1- Kaf. Şerefi pek yüce olan Kur'ân'a yemin olsun. (Kaf Sûresi: 1.)
2- •insanın ağzından hiçbir söz çıkmaz ki, yanında onu yazmaya hazır, gözetleyici bir melek olmasın.
Derken ölüm sarhoşluğu gerçekten geliverir. işte senin kaçıp durduğun şey budur.
Ve Sûr'a üfürülür. Vaad olunan gün işte budur.
Herkes yanında bir sevk eden, bir de şâhidlik eden melekle beraber gelir.
And olsun ki sen bundan gâfildin. Şimdi gözünden perdeyi kaldırdık. Bugün bakışın pek keskindir.
Yanındaki melek "işte onun defteri bende hazırdır" der.
Atın Cehenneme, her bir inatçı kâfiri! (Kaf Sûresi: 18-24.)
3- Ve denildi ki: "Ey yer, suyunu yut. Ey gök, suyunu tut." Su çekildi, iş bitirildi ve gemi Cûdî Dağına oturdu. Ve "Zâlimler gürûhu Allah'ın rahmetinden uzak olsun" denildi. (Hûd Sûresi: 44.)

Hem meselâ:

-1-

işte, Kavm-i Semûd'un acib ve mühim hâdisatını ve netâicini ve sû'-i akibetlerini, böyle kısa birkaç cümle ile îcaz içinde bir i'câz ile selasetli ve vuzuhlu ve fehmi ihlâl etmez bir tarzda beyân ediyor.
Hem meselâ:

-2-

işte -3- kelimesinden -4- cümlesine kadar çok cümleler matvîdir. O mezkûr olmayan cümleler, fehmi ihlâl etmiyor. Selasete zarar vermiyor. Hazret-i Yûnus Aleyhisselâm'ın kıssasından mühim esasları zikreder. Mütebâkisini akla havale eder. Hem meselâ: Sûre-i Yûsuf''ta -5- kelimesinden -6- ortasında yedi-sekiz cümle îcaz ile tayyedilmiş. Hiç fehmi ihlâl etmiyor, selasetine zarar vermiyor. Bu çeşit mu'cizane îcazlar Kur'anda pek çoktur. Hem pek güzeldir. Amma, Sûre-i Kaf'ın âyeti ise; ondaki îcaz pek acib ve mu'cizanedir. Çünki; kâfirin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbaline ve o istikbalin dehşetli inkılabatında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisata birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi fikri, onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hâzır bir sahife gibi nazara gösterir. Zikredilmeyen hâdisatı hayale havale edip, âli bir selasetle beyân eder.

1- • Semud kavmi azgınlığı yüzünden peygamberini yalanladı.
• Onların en azgını baş kaldırdığı zaman,
• Allah'ın Resûlü kendilerine, 'Allah'ın bir mu'cize olarak yarattığı şu deveye dokunmayın; onun su içmesine mâni olmayın' demişti.
• Onlar peygamberlerini yalanlayıp deveyi öldürdüler. Rableri de günahları yüzünden onları azabla kuşatıp, hepsini birden helâk etti.
• Allah onları cezalandırmaktan çekinecek değildir. (Şems Sûresi: 11-15.)
2- Balığın yuttuğu Yunus'u da hatırla ki, öfkelenerek kavmini terk etmiş ve Bizim de kendisini bu yüzden bir sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı. Sonra karanlıklar içinde kaldığında niyaz etti: "Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksandan tenzih ederim. Gerçekten ben kendine zulmedenlerden oldum. (Enbiyâ Sûresi: 87.)
3- Bizim de kendisini bu yüzden bir sıkıntıya sokmayacağımızı. (Enbiya Sûresi: 87.)
4- Sonra karanlıklar içinde kaldığında niyâz etti. (Enbiyâ Sûresi: 87.)
5- Beni gönderiniz (Yûsuf Sûresi: 45.)
6- Ey Yusuf, ey doğru sözlü kişi. (Yûsuf Sûresi: 46.)

işte ey Şeytan, şimdi bir sözün daha varsa söyle.
Şeytan der: "Bunlara karşı gelemem. Müdâfaa edemem. Fakat, çok ahmaklar var, beni dinliyorlar; ve insan sûretinde çok şeytanlar var, bana yardım ediyorlar; ve feylesoflardan çok Firavunlar var, enâniyetlerini okşayan meseleleri benden ders alıyorlar. Senin bu gibi sözlerin neşrine sed çekerler. Bunun için, sana teslim-i silâh etmem."

Kur'ân okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki, rahmete erişesiniz. (A'râf Sûresi: 204.)
*
16. sözden bir öncekidir , net , tartışmasız.