1. 1.
    gerçekler her yerde, her insana söylenmez. belli bir zümre, şanslı bir toplum bilir bunu sadece. belki de bu bilgiye hazır değildir insanlar. yaşamak ve görmek gerekiyordur onca şeyi.
    hayat ağacının köklerine bakın. yıldızların yansımalarına ve ayın çığlıklarına kulak verin. uzun bir süre nefesinizi tutun. kalbinizi yumruklayın ya da. yine de hiçbir şey anlayamazsınız. anlamamalısınız.
    hayat bu şekilde geçip gider. bir anlamı olmayan bu cümleler gibi akar içimizden ve yok olur hayallerimizle. yine de "dur" demek gerekiyor bazen. "dur ve beni dinle!"
    yetmiyor. hayat ağacını kestiler ve yok ettiler. artık nefes alamıyoruz. ruhumuz göklere çıkamıyor ve meleklerin sesini duyamıyor. kana susamış bir halde, yalnızca onun kanatları altında yaşamak istiyoruz.
    "ah.. kutsal babamız.."
    bir pazartesi öğleden sonrası hayat daha da bunaltıyor insanı.
    kimi zaman insan ucuz kitapçılarda satılan romanlar gibi hisseder kendini; yıllarca bekler ama onu alan çıkmaz ve eskir, yok olur gider kalabalık bir kitap yığını içinde. işte "hayat nedir?" sorusunun cevabı budur. bu olmalıdır ve bu olacaktır. hiçbir şey böyle olmamalıydı belki de. ama yaratıcımız böyle istediyse ona kulak vermek en iyisidir.

    yaşamayan her nesneye kin tutmak ne kadar anlamsızsa, yaşayanlara karşı duyulan sevgi de o kadar boştur çoğu zaman. onların basit bir nesneden, çiçeksiz bir vazodan ya da meyvesiz bir ağaçtan ne farkı olabilir ki? her bir nefes ciğerlerimizi yakarken onların ardından bakmak neye yarar ki? evet. aynı sözleri tekrarlamaya gerek yok sanırım. yaratıcının yolunda, ona duyulan aşkın sınırında, hayat geçip gitmeliydi.
    şimdisi ve sonrası olmayan bir dünyanın ürünü olmak ne demekti acaba?
    bir kedinin şımarması kadar sevimli bir dünya değildi burası. hayatın susmadığı, arzuların kafa şişirdiği ve aşkın acı verdiği bir yerdi dünya. yaratılan her şeyin acı verdiği bir yerdi.
    ekranlardan bakıyorum hayata. bir bilgisayar, bir klavye ve ben. arkada çalan şeytanın müziği ve bu lanet hisler. anlamsız bir bulutun içinde kümelenmiş ağır hayaller. ne manasız değil mi, tüm bu cümleler hiçbir anlatmamak için kurulmuş gibi.
    bazen anlatmak istediklerimiz sözcüklere sığmıyor. içimizdeki duygular söylenmeyi değil, yaşatılmayı istiyor. yanlış bir sözcüğün altındaki kırmızı çizgi gibi uyarıyor insanı. "yaşat beni lanet olası!" diye haykırıyor. ama yapamıyor bunu insan. gücü kalmadı çünkü. son nefesini de verirken yalnızca onu düşündü. göklerin maviliklerinde kaybolurken, yalnızca onun gözlerine baktı.

    hiçliğin dünyasında yine sıradan bir gün. güneş tenimi yakarken ve vücudum suya açken yalnız ben ısrarla bu acıya katlanıyor gibiydim. gerçekçi rüyalardan uyanmış ve sonu olmayan bir evrene açılmış gibiydim. umarsız ve tutarsız isteklerin peşinde giderken ruhumu göklerden gelen meleğe adamıştım. onun beyazlar ve maviler içindeki hayatını görmek istemiştim. yalnızca bunun için yaşar olmuştum. şimdi ise tek başına gökyüzüne bakıyorum; güneş gözlerimde kaybolurken bulutlar tüm ağırlığını omzuma yüklüyor. kuşlar kulaklarımı rahatsız ederken, yerdeki böcekler bir bir ezilmeye başlıyor.
    yavaş yavaş akşamın kutlu dönüşü gerçekleşirken son kez bakıyorum ruhumun derinliklerine: "orada bir şeytan görüyorum. yaratıcının huzurunda eğilen bir beden ve onun sonsuz lütuflarından faydalan bir ben..."
    ... bay polar